3 Mart 2017 Cuma

Bilinmezleri bilinir kılanlar ile bilinmezden güç alanlar


(Savaş olmasın Barış olsun diyeBu Suça Ortak Olmayacağız! bildirisini imzaladığı için, kendisine tüm kapıların kapatılmasına dayanamayıp, yaşamını sonlandıran bilim insanı:
 Mehmet Fatih Traş’ a saygı ile…)  


Eğer insan yavrularının doğum öncesinde içinde bulundukları farklı şartları saymaz, sadece dünyaya çıplak ve korunacak halde gelişlerine bakarsak, hepsinin görüntüsel bir ‘eşitlik’ içinde olduğunu görebiliriz. Ama bu göreceli bir eşitlik ve sadece o an içindir. Çünkü ağlayarak ve çığlıklar atıp  geldikleri dünyaya, o andan başlayarak; kimine yokluk, kimine de varlık içinde bir yaşam sunacaktır.

Bu eşitsizliği ana-baba-ataların bireysel farklılıkları, özel yetileri kısmen belirlese de, asıl nedenin, emek sömürüsü sonucu oluşan artı değerin, hakça paylaşamamasından kaynaklandığı unutulmamalıdır.

Artı değerin sağladığı güçle güçlenenler, kurulu sömürü düzenlerini sürekli kılmak için her çareye başvururlar. (Savaşlar da bu anlayışın sonucudur.). Düzenlerini daha çok geliştirip kalıcı kılmak için de, İnanç Sitemi'ni kontrol altında tutmak zorundadırlar.

İnanç sistemini kontrol etmeyi de, amaçlarına uygun olarak düzenlenmiş eğitim sistemi ile sağlayabilir.   Böyle bir eğitim sisteminde insanlar; ezbere dayalı bilgilerle donanır, soru sormaz, yorum yapmaz, özgünlükleri olmayan tek tip olarak yetiştirilir. Bunlar; haklarını aramayan, sadece verilenlerle yetinen, boyun eğip hizmet eden, özgüvensiz kişilerdir. 

Bu insanlar; yaşadıkları tüm sıkıntı ve olumsuzlukları,  sadece fıtrat ve kader bağlamında değerlendiren kolaycı bir savunma mekanizmasına sahiptirler.  Böyle  yetişen kişilerde, her insanda olması gereken ve sorunlarla mücadeleyi sağlayan “başa çıkma gücü” körelmesi vardır. Bu da onları, öğrenilmiş çaresizlik içinde,  boyun eğen bireyler yapar.

Zaten güç sahibi egemenler de, böylesi insanlar istemiyor muydu?

***

Egemen güçler, güçlerini; karanlıkta kalan bilinmezlikler üzerine kurdukları için, bilimin sağladığı aydınlığı sevmezler. Çünkü aydınlık, onların emek ve inanç sömürülerine ışık tutar. Onlar için asıl korkutucu olan da budur.

Bundandır ki zaman zaman (belki de her zaman), filozoflar ya da bilge kişiler; Vicdan, Erdem, Etik, Hak-Hukuk-Adalet-Demokrasi dediklerinde “şeytanın avukatı”  sayılmış… Kimisinin derisi yüzülmüş, kimi yakılmış, kiminin giyotinle başı kesilmiş veya idam edilmiş, kimileri de alınıp götürüldükten sonra bir daha dönmemiş; kuytularda, zindanlarda, mahzenlerde işkencelerde yok edilmiş... 

Bilgin ne zaman konuşmuş, bilim ne zaman bilinir kılmışsa bilinmezleri… İşte o zaman başlamış, bu bilinmezden beslenip güç devşiren odakların paniklemeleri...

İşte o zaman başlamış olup, halen devam etmekte olan; büyük acılar ve kıyımlar yaşatan inanç, din ve mezhep savaşları…

Tarihi kalıt (miras) olan mabet, meydan ve yerleşkelerde bulunan; yontu, resim, yazı, alet ve paralardan anlıyoruz ki, insanlar tarih boyunca yaşamak ve kazanmak için savaşmış... Karşılaştıkları bilinmezliklerin, yaşattıkları korku ve sevinçleri anlamlandırmak için de: ne/niçin/neden/nasıl diye çokça sorular sorup, sürekli olarak arayışta bulunduklarını anlıyoruz.

İnsanoğlu bu bilinmezlikler için hep kendince nedenler aramış, bulmuş, sıralamış. Korkutan, ürküten güçler ve başa çıkılmaz bilinmezliklerle karşılaşınca da, onları kutsayıp, tapınmış. Bilinmezlik, korku, acı ve ıstıraplar sürüp gittikçe de, insanlar için sığınacak birer liman olmuş inançları ve tapınakları…

İşte böyle doğmuş doğa güçlerine tapan Paganizm… Tanrılar ve Tanrıçaların bolca olduğu Çok Tanrılı Dinler… Ve “İbrahim’i Dinler” olarak bilinen Tek Tanrılı Dinler

Her insanın kendine özel olarak kutsal kıldığı, bunlara dokunulunca da,  incinip canının yandığı; inançları ve değerleri vardır. Herkesin bu inanç ve değerlerine saygı duymanın da bir “erdem” olduğunu unutmamak gerekir.



Yazarın diğer yazıları için tıklayınız

24 Şubat 2017 Cuma

78’liler Buluşması

Buluşma yerimiz; İstanbul’da yaşamış olan hemen herkeste acı-tatlı bir iz bırakan ‘Taksim Meydanı’na cepheli otelin 9. katındaki bir salon.  Salonun meydana bakan tarafı da boydan boya bir balkon. O balkona daha çok sigara içenler çıkıyordu, ben ise, hem hava almak, hem de geçmişi hatırlamak için çıktım. Saat 20.30, balkon ışıksız, loş, yanımda da yıllardır okuru olduğum Sn. Aydın Engin var. Bu loşlukta hem onunla, hem de içimdeki ben ile konuşuyor ve 30 yıl öncesine uzanan bir filmi izlercesine etrafa bakıyorum.

Bu balkondan bakan herkes mutlaka Kanlı 1 Mayıs’ı, Ecevit Mitingi’ni, DİSK’le bütünleşen tüm emekçileri, çocukları faili meçhul(!) cinayetlerle yok edilen Cumartesi Annelerini ve Gezi Direnişi’ni anımsar. Orada yapılan engellemelerde, kurulan barikatlarda, tomalar, coplar, gazlar, silahlarla, kimi ölen, kimi yaşam boyu sakat kalan; emekçi, genç, çocuklar ve onlar için acı çeken sevenlerini düşünür, o acıları hisseder.

İçinizi titreten bu duygular içinde ve hüzünlü gözlerle balkondan kuşbakışı baktığınızda; hemen aşağıda Taksim Anıtını… Sol tarafta İstiklâl Caddesini ve Kanlı 1 Mayıs’ın faşist faillerinin sığınağı olan Sular idaresinin çatısını, onun hemen arkasında da yıllardır inatla tartışılan Taksim Camii inşaat hazırlığını… Tam karşınızdaki Taksim Meydanı ve Gezi Parkını… Sağ tarafta cezalandırılan Atatürk Kültür merkezini görürsünüz. (Fakat hemen sağ tarafınızda olup, bazılarımızın ölümden tesadüfen kurtulduğu, pek çok cana mezar olmuş, “Kazancı Yokuşu’nu göremezsiniz.)

İşte böylesi bir yerde toplamış bizi “78’liler Girişimi” (seçimde bu yaşanmışlıklar etkili olmuş mu bilemiyorum). Toplantıyı düzenleyenler içinde ikisi de birer can olan, Yunus Bircan ve Celalettin Can arkadaşlarım var.

Onları bir arda yakalayınca; “Ben, 68’de 18 yaşında TÖS üyesi bir öğretmendim. 78’de de epeyce acıyı ve öğrenciliği geride bırakarak, yeniden öğretmen oldum. Bilin bakalım ben 68’li mi, 78’li miyim?” diye bir soru sordum, gülüştük...

Duvarlarda; Deniz, Mahir, İbrahim ve günümüz mağdurlarının görselleri… Kürsüde; saygı duruşu, sunuş konuşması, onurluluk ödülleri sunuşları ile yurdumuz ve dünyadan canlı müzik dinletileri… Masalarda; dostların sohbetleri…

Toplantıya gelen herkesin gözaltı ve boyunlarında halkalar olsa da, gözlerinin içinde bir ışıltı, dudaklarında aydınlık, vakur gülücükler vardı: Çünkü bizler; 68’lerde halk için doğan, 78’lerde “dar grupçuluk” anlayışlarını aşmaya çalışıp gelişen ve 2013 GEZİ’de kucaklaşan… İnadına umutlu, inadına özgürlükçü ve inadına barışçı geleneğin taşıyıcısıydık…

***
Korku iklimi

Geçmişte yaşananlar insanda derin izler bıraksa da, bazen “geçmiş işte” der geçersiniz. Peki, bugün yaşananlara ne diyeceksiniz?

İçeride ve dışarıda çıkartılan savaşlar eşliğinde gelişip, ülkemizi saran bir baskı-sindirme-korku iklimi içinde yaşıyoruz. Psikoloji ve Sosyal Psikoloji bilimi: otorite ve çıkarlarını yitirme endişesi duyanların, korktukları için, bilerek, tasarlayarak korku iklimini yarattıklarını söyler.

Aslında korku herkeste var olan insani bir duygudur, kaldı ki böylesi bir iklimde sadece cahiller korkmaz. Önemli olan korkuyu etkisiz kılacak önlemler almak, onunla başa çıkmaktır. Cesaret de, bu olsa gerek. Yani zorda ve darda olan insanların; baskı-sindirme-korku iklimini etkisiz kılacak önlemleri arayıp bulmaları asıl cesarettir.

7 Haziran sonrasında tarihi ve kültürel değerleri ile birlikte yakılan-yıkılan Kürt kentleri, öldürülen pek çok çocuk, kadın, yaşlı… Sağ ve yaralı kurtulanlar ise; evsiz-barksız-sahipsiz kaldıkları için kendi ülkelerinde göçmen oldular. Nedense yetkili ve etkili hiç kimse bu insanların; nerede, nasıl, ne yapar olduklarını, barınakları-yiyecekleri ve okullarını sormaz, hatırlamaz, ilgilenmez. Fakat  onların başına yıkılan enkaz yerlerine Suriyeli göçmenlerin yerleştirilmeleri...

Dünyada birinci olduk, haklarını savunsun/arasın diye seçilip meclise gönderilen vekilleri ve toplumsal sorunları dillendiren, haber veren, yazıp, çizenleri 4 aydan beri tutuklu kılmakla. Hem de, daha suçları belli değilken ( iddianame yok), sanki öç alırcasına,  nedamet getirip boyun eğsinler diye...

“Savaş değil barış istiyoruz” diyen binlerce akademisyenin; okulundan, kürsüsünden ve öğrencilerinden uzaklaştırarak işsiz bırakılışları…  

Meclis TV’yi karartarak, haber alma-verme hakkını yok ederek, yapay algı, demagoji ve telaş ile mecliste yaşatılanları…

Vekillerin; kendilerini etkisiz-yetkisiz ve yok sayan bir düzen için, etik kuralları çiğneyerek, gizli oylarını açıklama cesareti(!) / Uzlaşı olmadan, çoğulculuğu/demokrasiyi yok edip, oy fazlası ve canhıraş çabalarla ile tek adamlık düzeni kurmanın gelecek tarihimiz için kara leke oluşunu…

Milliyetçi popülizmin şaha kalktığı bir OHAL ortamında ve iktidar gücü desteğindeki bu tuhaf anayasal tuzağın referanduma sunulma hazırlıkları ve uygulamaları için başlatılan ötekileştirmelerin yaşandığı günlerde…

İşte tam da bu günlerde yapıldı 78’liler toplantısı.

Eski TİP Milletvekili Sn. Mehmet Ali Aslan’ın gecede anlattığı bir fıkra ile sonlandıralım: 

“Kendisini taşlayanlar arasında; bir gözü kör, bir kulağı sağır, bir bacağı ve kolu olmayanı birisini gören Şeytan, hemen onun yanına giderek; Gözüne ne oldu?/ Kulağına ne oldu?/ Bacağın ve koluna ne oldu? Sorularını sorar. Ve tüm sorularına da: –Allah’tan… cevabını alınca şaşırır ve hayretle:

Peki, ben sana ne yaptım ki, sen beni neden taşlıyorsun?!” der. 



Yazarın diğer yazıları için tıklayınız

17 Şubat 2017 Cuma

Prof. Dr. Kenan Gürsoy Felsefe Atölyesi



İnsanoğlu sürekli olarak içindeki “ben” ile konuşur/didişir, bazen kendisini haklı görüp mutlu olur, bazen haksız bulup mutsuz… Mutsuzlukların arttığı an ve zamanlarda insanın kendisi ile konuşup, didişmesi daha da çoğalır. İşte ülke ikliminin çokça mutsuzluk yaşattığı bu günlerde her insan gibi ben de ne yapabilirim diye bir arayışa girdim. Bu arayış sonucunda bir etkinlikle karşılaştım, katıldım, sevindim ve kendimi şanslı görüp, kutladım.

Hani Orhan Pamuk “Yeni Hayat” romanını “Bir gün bir kitap okudum ve bütün hayatım değişti.” Cümlesi ile başlatır ya… Bazen insanda izler bırakır; karşılaştıkları, yaşadıkları, yaptıkları, kararları…

Ben de okuduğum bir duyurudan yola çıkarak öyle vardım “Prof. Dr. Kenan Gürsoy Felsefe Atölyesi“ne…

Atölyedeki söyleşi etkinliğimiz, Kadıköy Kozyatağı Kültür Merkezi’nde her Perşembe yapılmakta olup, tüm günü kapsar, saat/dakika sınırlaması yoktur ve  yıl boyunca sürecek…

Prof. Dr. Kenan Gürsoy’un yönetiminde kurulan fakat katılımcıların yönetim ve denetiminin eksik olmadığı bir oluşum  “Felsefe Atölyesi”. 11 yıl öncesine dayalı bir geçmişi ve bu süreçte ustalaştırdığı bir de çekirdek grubu varken, her yıl benim gibi acemileri de arasına katarak gelişip, büyüyen bir grup bizim atölyemiz. Burada herkes bulunduğu yerden başlayıp eğitimle yol alır. Yani “Atölye” sözcüğünün anlamına uygun ve uyum içinde...

Bu tür etkinliler daha çok sınıflarda, amfilerde ve arenada yapılır. Oysa bizim etkinlik “Atölye” olarak isimlendirilmiş, ben asıl bu ismi çok sevdim. Çünkü atölyedeki eğitimde; usta çırak herkesin elinde bir aleti, önünde bir masası/kürsüsü, yapılan işte de herkesin katkısı, herkesin bir emeği vardır. Yani atölyede bireyin özgürlüğü, özgünlüğü ve özgüveni var. Ve en önemlisi atölyede, “öğretmen merkezli” veya “tek bir kürsü merkezli” eğitime son veriliyor.

Ben bir eğitimci olarak; özgünlüğü özendirmeyen, ezberciliği özendiren, sorup sorgulamayan, öğretmen merkezli eğitim anlayışını istemediğim gibi, popülist, sen söyle sen işit ve hamaset kokan söylemleri de sevmiyorum.

İşte bizim felsefe atölyemiz uygulamalarıyla, tüm bu istenmeyen durumları ortadan kaldırmış:

Kimi sazı-sözü, kimi cetveli-pergeli, kimi inancı-anlayışı, kiminin elinde torunun resmi, kiminin koltuk altında kitabı-ders notları… Herkes dakik bir öğrenci coşkusuyla bekler bu buluşma günü ve saatini.  

Ve bir de hiçbir maddi karşılık beklemeden/almadan, yağmur, kar, fırtına dinlemeden, köprüler, tüneller, tüp geçitler geçip, İstanbul’un trafiğine meydan okuyarak her Perşembe aramıza katılan grup liderimiz Sn. Kenan Gürsoy var.    

Kendisine “Hayat Bilgisi Öğretmeni” dediğim grup liderimiz Sn. Kenan Gürsoy ve diğer grup arkadaşlarımızla zaman zaman görüş farklılıklarımız olduğu, eleştirip, eleştirildiğimiz de oluyor.

Fakat sonuç olarak burada; tüm farklılıklar kabul ve saygı görüyor, tüm karşıtlıklar tartışılıp uzlaşı ve çözüm aranıyor.    

Çocuklu/gençlik çağımda henüz TV yoktu, radyoda da “arkası yarın” saatinde tutkunu olduğum ve heyecanla beklediğim tiyatrolar olurdu, şimdi de o isteklilikle Perşembe günkü “Felsefe Atölyesi” söyleşilerini bekliyorum.

Dilerim ki bu örnek atölyemiz, gelişerek nice yıllara ulaşsın…  



Yazarın diğer yazıları için tıklayınız

10 Şubat 2017 Cuma

Okuduğunu Anlamamak

Okuryazar olmak; asker mektubu okuyup/yazmak, 200-300 sözcükle çocuk büyütmek/yetiştirmek, sular seller gibi ezbere şiir okumak, verilen dersi gözü kapalı sözcük/satır aktarmak, çarpım tablosunu ezberlemek, ödevini velisine yaptırmak v.b değildir.

Eğer 2015 PISA sınavları bizim, bilgiye dayalı, ezberci, öğretmen merkezli eğitim anlayışımıza uygun olarak yapılmış olsaydı: Matematik okuryazarlığında 49., Fen Bilimleri okuryazarlığında 52., Okuma Becerilerinde 50. Olmaz, daha üst sıralarda yer alırdı öğrencilerimiz...

Çağdaş dünyanın çoktan çöpe atmış olduğu o eğitim anlayışında direndiğimiz için geleceğimizin teminatı çocuklarımız henüz; okuduklarını anlamaz, anlatamaz ve fen-matematik okuryazarı olamamış durumdalar. Böyle yetişen nesiller; ne özgür düşünebilir, ne makine yapan makine yapabilir, ne de bilişim ve yazılım sektöründe başarılı olabilirler.

Kuşkusuz ki, çoğu insan kendi dilinde olmayan,  alt yazısı da bulunmayan bir TV belgeseli veya filmini izlediğinde; konuyu jest, mimik ve görseller yardımı ile anlar ve özgün anlatımı ile başkasıyla paylaşabilir.

Oysa bizim çocuklarımız o PISA sınavda, kendi ana dilinde yazılmış bir parçayı okuyup anlamamış, gördüklerini, yaşadıklarını tanımlayıp, dillendirememiş…

Geleceğimiz için bize yoğun endişeler yaşatan, işte bu korkunç durum… 

Hangi savaş bu sonuçlar kadar yıkıcı ve umut kırıcı olabilir ki?

 ***

Prof. Dr. Özgür Demirtaş, 5 Şubat 2017 günkü söyleşisinde “Evrensel Olmayan, Milli Olamaz” sloganı ile gündem oluşturmuş ve çokça alkış almıştı. Bu  güzel söyleşide bir de Anayasa önerisinde bulunmuştu. 

İşte o “3 Maddeli Anayasa” önerisinin tüm maddeleri:
1.      Ülkede yaşayan herkes; istediğine inanır, istediğine inanmaz, istediğini yer içer, istediğini yemez içmez, istediğini giyer, istediğini giymez, başkasına zarar vermeden istediğine inanır, söyler, istediğine inanmaz, söylemez ve devlet bu hakların güvencesi olmak zorundadır.
2.     1. Madde değiştirilemez ve yoruma açık değildir.
3.   Hükümetler 4-5 yılda seçilirler ne yaparlarsa yapsınlar eğer PISA sonuçlarındaki durumumuzu 5 basamak ilerletemezlerse o hükümet düşer, partisi de kapatılır.

Sn. Özgür Demirtaş, PISA sonuçlarının ülke için çok çok önemli olduğunu bildiği için, iktidarın sonlanması veya devamını PISA şartına bağlı kılmış. Böylece pusulasız olarak yol almakta olan eğitim-öğretimimizin, bilimsel bir rotaya girebileceğini düşünmüş.


***

Ne demek okuduğunu anlamamak!.. Normal yetilere sahip insanlara yakışmayan bir niteleme bu... Bu nitelikteki nesil, günümüz ve yarınlarımızda neler yaşatır?    

Peki, bu kördüğüm nasıl çözülür, daha güvenli bir gelecek nasıl kurulur? 
...

İç ve dış olaylar halkımıza, sosyal, psikolojik, ekonomik olarak çok zorluklar yaşatıyor bu günlerde… Böylesi zor günlerde iktidarların ana gündemi:

Ağır koşulların yarattığı iklimi ılımanlaştırıp, ülkeyi yaşanır kılmak değil mi? 

Ne gezer!..

Meydanlarda, ekranlarda, milletin gözünün içine baka, baka; bağırarak, tehditlerle, algılar yaratarak, sanki yaşananları olmamış gibi gösterilip unutturmaya çalıştılar,  çalışıyorlar…

Ve yersiz, zamansız, anlamsız, gereksiz olarak, yapay bir gündem dayatıldı hepimize…:

Tek adam yönetimine geçelim mi geçmeyelim mi?
(Demokrasi mi otokrasi mi?)
Oysa demokrasi oylanarak sonlandırılmaz ki, o ancak sağlanır.

Böylece tüm ülkeyi ilgilendiren ve uzlaşı ile yapılması gereken Anayasa değişikliğini, kapalı kapılar ardında sadece iki parti yönetiminin pazarlığına bağlı kıldılar.

Çıkara bağlı böylesi çabaları etik bulmasak, onamasak bile, benzerlerini sıkça yaşattıkları için belki anlayabiliriz... Fakat anlaşılmaz ve tuhaf olan; anlaşmaya varılan maddelerle, neler kaybettiklerini bilmekte olanlar veya meclis içinde olup kazanımlarını kaybetmek için yarışanlar... Onların söz, tavır ve eylemleri...

Partiler içinde, bazıları çalışarak, eziyet çekerek, bazıları alavere-dalavere-kandırma-yalvarma ile makam, koltuk, mevkiler alır böylece kimi vekil, kimi bakan olurlar. Ve işte bunlar; gizli oyu açık kılıp, etik kuralları yok saydılar, çoğunluğu oluşturan bir birlik(!) kurdular. Hem de; saç saça, yumruk yumruğa kavgalar, çığlıklar ve canhıraş çabalarla, ellerindeki yetki ve kazanımlar alınsın diye Anayasa’ya eklemeler yaptılar.

Böylece Anayasa değişikliğini (acemice oynanan bu korku piyesi gerginliği içinde) kabul ettirdiler. Ve de demokratik(!) OHAL şartlarında iki seçenekli (“evet” veya “hayır”)  olarak halkımıza sunacaklar.
 
Ha, bir de bu düzeneğin içinde hem anlaşılmaz, hem de tuhaf olarak sırıtan başka bir madde var: "18 yaştakilere vekil olma hakkı…"

Henüz üniversiteye bile gidememiş ve ergenlik fırtınaları içinde olan gençlerin umutlarına ve duygularına hitap eden, ustaca kurulmuş bir tuzak madde…

Ben, telaş içinde kendilerini yok saydırmaya çalışan (veli vesayetindeki 18 yaş öncesi haklarına razı) vekilleri ve onların "18 yaştakilere vekillik verilmesi"ni öngören anlayışlarının mantığını çözemedim, anlayan/bilen/çözen var mı? 

Yoksa vekillerimiz oyladıklarını okumuyor veya okuduklarını anlamıyor mu? 


Yazarın diğer yazıları için tıklayınız

3 Şubat 2017 Cuma

Psikolojide “Evet” ve “Hayır”

Eğer bir konuyu tüm yönleri ile düşünüp irdelemez, karşı görüşte olana saygıyı esas almazsak… O zaman, eşitlikçi olmayan, at gözlüğü ile bakmayı sağlayan, sadece lafebeliğine dayalı bir münazara yöntemini seçmiş olur ve yanılırız. Bu hatırlatmayı yaparak konumuza giriş yapalım.

“Evet” ve “Hayır” iki zıt sözcüktür. Bir olay veya durum karşısında kalan kişi, bu iki sözcükten birisini kendisine uygun bularak seçer, bu seçiminin niçin uygun  olduğunu belirten bir eylem ve söylem geliştirir. Şüphe yok ki,  seçimi yapan kişinin bu kararında; içinde bulunduğu ortam, dünya görüşü ve o anki ruh hâli çok etkilidir.

“EVET”= Kabullenme, güce boyun eğme, seçememe, aynılaşma, sorgulamaz sıradanlaşmış kaderci bir kul olmak…

Özetle; Verilenle yetinmek, susmaktır.

“HAYIR”= Reddetme, demokrasi isteme, seçici, özgün, sorgulayan çözüm arayan bir birey olmak...

Özetle; Birey olarak haklarını istemektir.

Kişilik gelişiminin en önemli basamağı üç yaşındaki birey, “ben yapabilirim” deyip özgürlük ister ve otoriteye “Hayır” demeye başlar. Fakat pek çok anne-baba bu dönemde (koruyucu anaç duygularla) çocuğu; ağlatarak, üzerek, “sen küçüksün yapamasın” diyerek kısıtlar, özgüvensizlik aşılar, bağımlı kılar ve sonunda “Evet” demek zorunda bırakır.

Daha sonra bu çok üzgün ve kızgın çocuklar, büyüyüp anne-baba-öğretmen-yönetici olduklarında ne yazık ki, o üzgün ve kızgınlıklarını unutup, bu kez de kendileri birer baskıcı olarak, “Evet” diyecek yeni nesiller ister ve yetiştirmeye  başlarlar. Asıl düşündürücü olan ve durdurulması gereken döngü de bu…

***
Eğitimde rehberlik anlayışı:

Hazır söz buraya gelmişken kendi yaşanmışlıklarımdan söz edeyim biraz:  Bir süre ilkokul öğretmenliği, ilkokul yöneticiliği ve ilköğretim müfettişliği yaptıktan sonra (toplam 7 yıl) yolum Rehberlik Araştırma Merkezlerinden de geçti.

Rehberlik Araştırma Merkezi’nde çalıştığım yıllarda görevim gereği; çocuk, genç ve yetişkinlerin farklılıklarıyla nasıl tanınıp yönlendirilecekleri, hakları ve değerlerinin neler olduğu, onlarla nasıl iletişim kurulacağı gibi konuları, yaşayarak, uygulayarak daha sistemli olarak öğrenmeye başladım. Bu da önceki yıllarda aldığım, “bilgi ağırlıklı ve öğretmen merkezli” anlayışımı sorgulamama neden oldu.

Çünkü bu kurum bana; “ihtiyaç duyulan bilgiye ulaşmanın yollarını öğreten ve öğrenci merkezli” bir bakış açısı kazandırmıştı. Bu kazanıma ulaşmam için belki biraz geç kalmış olabilirdim. Fakat bu anlayışı kazandıktan sonra 33 yıl Rehber Öğretmen ve Eğitim Müfettişi olarak çalıştım, bu da kendimi şanslı saymama yeter.

Okullardaki rehber öğretmenlik ve müfettişlik görevim sırasında bu anlayışımın bazı kişilerce yadırgandığımı da hissediyordum. Çünkü ben, psikoloji ve eğitim bilim gereği, öğrenci-öğretmen-yönetici-veli hâsılı her bireyin; saygın, özgün ve özgür olduğunu, bu haklarının tanınması, onların tüm haksızlıklara “Hayır”  deme haklarına sahip olduklarını düşünen-savunan-isteyen bir anlayışa sahiptim.   

İşte bu nedenle, çocukluktan başlayarak “Hayır diyebilme eğitimi” verilmesini isteyen… Ve sınırları ile sınırlı olarak; “Hayır”  diyebilmenin de bir “ERDEM” olduğuna inanan biri olmuştum.

Ve bunun için zaman zaman anne-baba-öğretmen-yöneticilerce “öğrenci taraflısı” daha yaygın söylemiyle “şeytanın avukatı” olarak görüldüğüm de olmuştur. Oysa bu tutum, çağdaş eğitimdeki bir rehberlik anlayışıdır.

Özetle bu anlayış: sadece öğrenciye özgü değil, yeri geldiğinde annenin, babanın, öğretmenin, yöneticinin özetle yapılan haksızlık/hukuksuzluk sonunda zarar gören her birey ve her toplum kesitinin (sınırlarını bilerek, hak ihlali yapmadan) üst ve astlarına karşı “Hayır” demesi ve direnmesidir.

Örnek olarak yakın geçmişte tanığı olduğumuz, “Gezi olayları” haksızlık, hukuksuzluk karşısında kalmış olanların ya da “Hayır” demeyi öğrenmiş olanların bir eylemi olarak düşünülebilir.

Eğer demokrasi herkesin duygu ve düşüncelerini özgürce ifade etmesi ise, demokrasiye gidişin eşik taşı "hayır" diyebilmektir.


Not: Şimdi kimi okuyucularımın; “Sen “evet” demeye karşı mısın?” Dediklerini duyar gibiyim. Bu olası sanal soruya cevabımdır: Hayır, ben “Evet” demeyi de çok seviyorum. Eğer dayatma değil de, uzlaşma ile var olan, tokalaşma ve barış sağlayan bir “evet”  ise…


Yazarın diğer yazıları için tıklayınız