20 Temmuz 2016 Çarşamba

Muhtar Toplantıları ufuk açacak…



Çoktandır muhtarların saraydaki toplantıları hakkında bir yazı yazmak istiyordum. Hatta yoğun olarak ramazan toplantıları yapıldığı günlerde, bu yazı için bir ön hazırlık yapmıştım. İşte O yazı için bir ön hazırlık amacıyla tutmuş olduğum notlar:

Şimdiye kadar “Saray”da kaç “Muhtarlar Toplantısı” yapıldı, daha kaç tanesi kaldı, bilmiyorum. Ama bence muhtar toplantıları, toplumsal uyanış için tam bir fırsat ve de büyük bir şans… Muhtarlar bu toplantı süresince hiç konuşmadan sadece alkış tutsalar bile, birkaç saat içinde her şeyi görüp, duyup, yaşayıp ve bu debdebeli hayatı tanıyarak köylerine, mahallerine dönecekler.

Elbette bu güzel toplantılara daha katılmamış sırasını bekleyen muhtarlar da var, onlar da katılacaklar. Ama bence, bu toplantılar bitse bile yine de yarım kalmış olacak. Çünkü Muhtarların bu kazanım ve deneyimlerinden mahallelilerin ve köylülerin yararlanması gerek. Bunun için de muhtarlar da halkla buluşup kucaklaşmalı, kazanımlarını paylaşmalı…

Peki, ne yapmalı, nasıl yapmalı?

Saray toplantısına katılan her mahalle veya köy Muhtar’ını halkla bir araya getirecek yemekli toplantılar düzenlenmeli (nasılsa bu yemeklerin kaynağı nedir, parasını kim ödeyecek gibi endişeler de yok artık). 

Ramazan Bayramı’ndan hemen sonra, Vali, Kaymakam ve Belediye Başkanları kolları sıvayıp bu toplantıların yapılacağı mekânları belirlemeli… Toplantılar “zorunlu canlı yayın” bağlantıları ile tüm yurdumuza duyurulmalı. Ödenek sıkıntısı pek çekilmez ya, olurda bazı belde ve bölgelerde sorun yaşanırsa onlar da, Cumhurbaşkanı’nın tüm muhtarlara vermiş olduğu “özel kalem” telefonundan ödenek isteyebilirler.

Anlaşıldı sizler bu toplantıların gündemini merak ettiniz.

İşte Saray’dan alınan temsili yetki ile her Muhtar’ın toplantı Gündemi:
  • Saray Külliyesinden görüp, öğrenilenlerin görseller eşliğinde sunumu,
  • Muhtarlığımızda “partimize” oy vermeyenlerin tespiti, teşhiri, protestosu, 
  • Muhalif liderlerinin söz ve eylemlerini hatırlatıp protesto edilmesi,  Barış isteyenlerin tespiti ve protesto edilmesi,
  • Tankların korumak için gittiği bölgelerden görüntüsüz haberler, 
  •  BM, ABD ve AB’ye soydan gelme gücümüzle gözdağı verilmesi, 
  • Mahallemize yeni açılacak İmam-Hatip Okullarını müjdelemek,
  • Türk tipi Başkanlık Sistemi ve erdemlerini solo-koro sunumlarla tanıtmak, 
  •  Yemek, yemek duası ve kapanış…
Böylece istenen amaca geometrik bir hızla kavuşmuş olunur.
(İşte size sadece bir öğün yemeğin sağladığı yararlar…)

Notların hepsi bu kadar, hiç ekleme çıkarma yapmadım. (Oysa bu notlar bitmemiş bir yazımın taslağıydı, belki daha ekleme ve çıkarmalar yapacaktım. Vaz geçtim, bu haliyle sizlere sunmaya karar verdim.)

***

Vazgeçtim çünkü; önemli bir gelişme oldu, henüz saraydaki toplantıya katılmayan muhtarlardan biri belirlenen kurallara uymadı, oyunu bozdu. Bu nedenledir ki ülkemizdeki sarı-sıcak gündem nedeniyle ötelenen bu yazıyı artık paylaşmaya karar verdim. Varsın yarım kalsın bu yazım. Kim bilir belki, Muhtar 
Gökhan Bahadır’ın (oyunbozan muhtar) haberi tamamlar yarım kalan yazımı.

İşte o haber:

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan tarafından Cumhurbaşkanı yerleşkesine davet edilen Trabzon'un Vakfıkebir ilçesi Çarşı Mahallesi Muhtarı Gökhan Bahadır, ''Erdoğan'ın tarafsızlığını kaybettiği, anayasaya saygı duymadığını ve başkanlık için Türkiyeyi kaosa sürükleyen politikalara yer verdiğini’’ öne sürerek, davete katılmama kararı aldığını açıkladı.

''Cumhurbaşkanı tarafsızlığını korumadı. Anayasa ve yasaların saygı duymadı. Ülkemizin sorunlarının çözülmesi değil başkanlık için ülkemizi kaosa sürükleyen politikalara yer verdi. Örneğin biz gençler işsiz dolaşırken kendisi oy uğruna Suriyelilere iş okuma ve vatandaşlık hakkı vermesi, açıkça kendini düşündüğünü ortaya sermiştir. Son zamanlarda İsrail ve Rusya politikası her seyi ortaya koymuştur. Bu gerekçelerle ve tarafsız muhtar olarak partili ve bu denli yanlış politikalar güden bir cumhurbaşkanının sarayına gitmeme kararı aldım. Sıradan ve menfaatçı muhtar olmadığımı halkımız biliyor. Bir müddet sonra bu fikirlerimin doğruluğu daha da belirgin olacak. Kendimizi değil ülkemizi düşünelim. Suriye politikası sonunda ülkemizde her noktasında canlı bomba ile ilgili istihbarat alınıp duruyor. Sonumuz hayrola. Mevla Türk halkının yardımcısı olsun. Tüm Türk İslâm halkını saygılarımla. En kalbi duygularımla selamlıyorum.”
‘Çarşı Mahallesi Muhtarı Gökhan Bahadır'

Kaynak. Vira Trabzon dogukaradenizhaber.com hayati çebi (12 Temmuz 2016 Salı 17:30) http://www.dogukaradenizhaber.com/bolgemiz/muhtardan-cumhurbaskanina-tarafsizlik-protestosu-h2007.html


Bu yazı radikalyazar.com’da:  
http://www.radikalyazar.com/muhtar-toplantilari-ufuk-acacak/


Yazarın diğer yazıları için tıklayınız

14 Temmuz 2016 Perşembe

Sarı Sıcak ve Acılı Bir Kuşak



Haftada bir kez yazmayı düşündüğüm yazılarımı düzensiz aralıklarla yazmaya başladım. Bunda önemli bir neden de sıcaklar, hava sıcak, fakat gündem daha da sıcak, kan gözyaşı, acılarla bezenmiş, yurdum insanı bu kara-sarı-sıcaktan bezmiş, sinmiş, duyarsızlık içinde…
Sıcak havalarda, serinleyecek çözümler arar ve bulabilir insan. Bazen bir gölgeye sığınır, bazen karşılıklı pencereleri, varsa klimayı açar, bazen de; duş, havuz, ırmak, göl, deniz hangisi varsa girer çıkar veya günbatımını bekler ve biraz serinler.
Ama öyle bir kara-sarı-sıcak bir gündemimiz var ki, ondan korunmak, kurtulmak hiç de kolay değil. Öyle bir yıkıcılığı var ki, 8 kuvvetindeki bir deprem gibi, öyle bir yakıcılığı var ki,  sellere neden olan sağanaklarla bile sönmeyen, Kış, İlkbahar, Yaz, Sonbahar demeden hep yanan, hep kavuran…
Sanki Yaşar Kemal’in o muhteşem eseri “Sarı Sıcak’taki iklimin devamı gibi… Bu iklimde yokluk, açlık, unutulmuşluk, kimliksizlik içinde doğup, acı, öfke ve kinleri tedavi edilmeyen insanlar yaşar, bunlar yaşlanıp ya da ölünce de tüm bu ağır mirasları çocuklarına kalır. Böylece bu genç çocuklar, ‘sermayesi derdi, serveti ahı’ olan acılı bir kuşak olmuştur adeta. Güven içinde olmayan, gelecekleri meçhul gençler, bu küçücük yaşlarında; yangınlar, yıkımlar, sürgünler görmüş, yakınları, arkadaşları ve komşularının pek çok haksızlığa uğramalarına ve ölümlerine tanık olup, acılarını yaşamış bunlar…
Özetle bu gençler; sindirilmiş, bastırılmış, kışkırtılmış ergen-gençlerdi ve bizim insanlarımız, bizim gençlerimizdi.
Her ana-baba bu ergen gençlerin öfke ile neler yapabileceklerini iyi bilir.
Kaldı ki bunlar tek değil grup olmuş yüzlercesiydi, bunların birlikte neler yapacaklarını neden düşünemedik?
Neden onların ölümüne engel olabilecekleri arayıp, bulup onları kurtaramadık?
Neden korkup sinip seyirci kaldık?!..
Belki doğru, belki yanlış, fakat bu gençler kötü miraslarına isyan edip, çözümü/özgürlüğü hendeklerde aradılar.

Hiç mi halden anlayanı, ergen psikolojisini bilen yetkilimiz yoktu?
Neden kimse onları çağırıp, ne istiyorsunuz diyen yetkilimiz yoktu?
Belki de (söylendiği gibi) tüm bu olanlara baştan beri bilerek seyirci kalıp, saldırı için bahane yarattılar!..
Bundandır ki çözüm aramak yerine birden bire hendek savaşlarını başlattılar!..
***
Barışı kendileri için zül sayıp, savaştan başka çözümü olmayanlar, tanklarla, tomalarla, akreplerle, top ve tüfeklerle savaş açtılar.
Ve Cumhurbaşkanı R. Tayyip Erdoğan da 17 Mart 2016 günü alan ve ekranlarda: “Geçtiğimiz temmuz ayından bu yana 300’ün üzerinde asker ve polisimizi şehit verdik. Ama ne kazandık biliyor musunuz? … Bu kazanç öyle bir kazançtır ki ancak Çanakkale ile Kurtuluş Savaşı ile mukayese edebiliriz” diyerek, bunun bir savaş olduğunu tüm dünyaya ilan etti.
Evet, savaşı kaybetmişti o gençler, eviyle, mahallesiyle, şehriyle, tarihiyle, coğrafyasıyla birlikte hendekler ve o gençler de yok edildiler. Göç edenler, evsiz, barksız kaldı, sokaklarda, çadırlarda perişan.
Enkazlar, savaşta taraf olmayan, evlerinden çıkmayan, suçsuz, günahsız,  bebek, çocuk, yaşlı, kadın, erkeklerin oluşturduğu yüzlerce kişiye de mezar oldu. Binlerce kişi sakat ve yaralı… Ölüler teşhir edildi, tomaların arkasına bağlanarak sürüklendi, videoları paylaşıldı, girdikleri evlerin duvar ve aynalarına faşist-sapık sloganlar yazıp nefret suçları işlendi… Ve de tüm bu yapılanlar yapanların yanına kâr kaldı.
Sonra?
Sonra, hendekler kapandı, fakat nice sivil, nice genç, nice asker, nice polis… Ölü evine döndü yüzlerce, köy mahalle, şehir ve tüm ülke.
 Peki, daha sonra?
***
Oya Baydar ve arkadaşları duyarlılık gösterip “’Aslolan Hayattır’ sloganı ile çatışmaların yaşandığı bölgede ve Ankara’da silahların susması, ölümlerin durması, müzakere süreçlerinin başlaması için çağrıda bulunmuşlardı. Fakat iktidarın çıkarlarını savaşa endeksli kılması, muhalefetin etkisizliği karşısında etkili olamadılar.
Surönü Diyalogları, Oya Baydar’ın Aralık 2015 ve Mart 2016’de Diyarbakır’a giderek yaptığı gözlemler ile görüşmeleri “batıdan gelen biri” olarak, “bölgeyi bilen biri” ile değerlendirip analiz ettikleri diyaloglardan oluşuyor. Aslında anlatılan konuların anlamı, felsefesi, psikolojisi, sosyolojisi hakkında ciltlerle kitaplar yazılabilir. Fakat yazar (okuyucunun katkı ve yorumlarını da düşünmüş olacak ki), ustaca düzenlediği diyaloglarla, bu detaylı konuları sadece 123 sayfaya sığdırmıştır. Bu büyük bir başarı…
Daha önce Cumhuriyet Gazetesinin bu kitaptan yaptığı bazı alıntıları okumuştum. Fakat bu diyalogların tümünü henüz okudum. Bitirdim demiyorum çünkü bence, her diyalogu birkaç kez yeniden okuyup düşünmek gerek. Bazen kendinizin niçin iki zıt görüşü de haklı gördüğüne şaşırabilirsiniz. Bu durumlarda yerinizi değiştirip “diğeri”nin bakış açısı ile olaya bakmanız gerekecektir.
Oya Baydar, işçi sınıfının örgütlü mücadelesi içinden yetişmiş bir toplum bilimci akademisyen, yazar ve eylem insanı. İşte bu yiğit kadın, çözümsüzlüklere çözüm olamamışsa da vicdanın sesi ile bir çığlığın oluşmasına neden olmuştur.
Eğer olanları değişik seslerden öğrenmek isterseniz okunacak bir kitaptır Surönü Diyalogları.
Bu yazı radikalyazar.com’da:  
http://www.radikalyazar.com/sari-sicak-acili-bir-kusak/


Yazarın diğer yazıları için tıklayınız

3 Temmuz 2016 Pazar

Kozyatağı’nda bir yer sofrası ve 4+4+4 söyleşisi



Muhtarlar toplantısının yeni bir versiyonu çıktı ortaya!.. Ramazan ayı boyunca, yurdun her yerinde saraylarda, köşklerde, konaklarda muhteşem sofralar kuruluyor. Yemekler yendikten sonra da “aynı düşünmeyen-kendi gibi olmayan-ötekilere…” hakaret ediliyor, (kendince) “dünyaya ayar veren” nutuklar atılıyor. Ve “zorunlu canlı yayın” bağlantıları ile dinletiliyor milyonlara…

Saray, köşk ve konaklarda yer bulamayan garibanlar da var. Ramazan ayı boyunca onlara da; parklarda-meydanlarda plastik masa-sandalyeler üstünde (yer bulamayanlara da yerde gazete kâğıdı üstünde) iftar yemekleri veriliyor.

Bu konuda sorulsa cevapsız kalacak pek çok soru var. Birkaçını soralım bakalım:

Acaba, saray sofralardaki emek ve malzemenin giderleri kimin cebinden çıkıyor?

Acaba, bu saray sofralarının içinde, hakaret edilenlerden alınan vergilerin de payı var mı?

Acaba, bir öğün yemek için (onuru, gururu ile boğuşarak), iftar açmaya saatler kala itiş-kakışla kuyruklara girenleri; Ramazan ayı bittikten sonraki on bir ayda (üç öğün) kim doyuracak? Muhtaç olan bu insanlar ne yapacak?
 
***
Haydi, biz yukarıdaki acaba’lara cevap bekleyedurup ve asıl konumuza gelelim.

Mahallemizin örnek kuruluşu olan “Kozyatağı Dayanışması” 25 Haziran akşamı Kriton Curi Parkı’nda mahalleliler birlikte iftar açsın diye bir “yer sofrası” düzenlemişti. Fakat bu sofra, yukarıdakilerden oldukça farklı, çünkü bu sofra, katılanların ortaklaşa katkıları ile hazırlanmıştı. Tıpkı Anadolu’nun uzun kış gecelerinde bir araya gelerek, her komşunun evindeki yemeklerle katıldığı sohbet amaçlı misafirlikler gibi.

İşte burada da böyle sohbetli “yer sofrası” hazırlanmıştı. İftar yemeğinin hemen sonrasında da, parktaki açık hava toplantı alanında değerli bir Toplumbilimci-yazar olan Prof. Dr. Tayfun Atay’ın 4+4+4 konusunda bir söyleşi olacaktı.

25 Haziran, her bölgede ormanlarımızın yandığı çok sıcak,  çok sıkıcı bir gündü…

Söyleşi konumuz olan 4+4+4’nin yaşattıkları da; çok önemli, çok sıcak ve çok can sıkıcıydı. İktidar sandıktan aldığı gücü abartarak, yasama, yargı ve insan haklarını hiçe sayarak eğitim alanına çok abanmış bir durumda… Bu gidişe dur demek için bilgilenip, birlik olmamız gerekti.

Çünkü 4+4+4, dede-nine, baba-anne, çocuk-torun ve de yaşadığımız dünyada (evet tüm dünyada) herkesin söz hakkı sahibi olduğu, geleceğimizin ortak bir sorunu...

Söyleşiyi yapacak olan kişi bir akademisyen-yazar, onun yazdıklarını beğenerek okuyor, pek çok görüşüne de katılıyorum. O halde bu toplantıyı kaçırmamalıyım.
Eşimle birlikte yer sofrasına katılmadık, toplanma alanına yürüdük, orada, henüz ses düzeni kontrolü yapan gönüllü görevliler dışında kimseler yoktu. Kendimize bir yer seçip oturduk. Yavaş yavaş gelmeye başlayan her yaş ve her anlayıştaki mahallelilerimizle birlikte söyleşinin başlamasını bekledik. 

Kuşkusuz böylesi toplantılara giderken herkesin belli beklentileri vardır. Bizler de:

  •  Neden 5 yıllık sınıf eğitiminin 4 yıla indirildiğini, 
  •  Niçin 5+3+4 dan vaz geçildiğini, 
  •  4+4+4’lü yaşlardaki çocukların hangi psiko-sosyal özelliklerinin olduğunu, 
  •  Neden bu iktidarca; bağımsız düşünemeyen, özgürce soru sormayan,         yorum yapmayan, özgüveni olmayan nesiller yetiştirmek istendiğini, 
  •  4+4+4’in ilk 4’ü ile İmam Hatip ilişkisinin ne olduğunu, 
  • Tüm okulların niçin İmam Hatip anlayışıyla düzenlendiğini, 
  •  Niçin borçlanarak çocukların resmi okul yerine özel okullara gönderildiğini, 
  •  Ülkenin geleceğine yön veren Anadolu Liselerinin neden yok edildiğini, 
  •  Hemen hemen tüm okul yöneticinin neden “Din Dersi” branşlısı olduğunu, 
  •  Diyanet İşleri Başkanlığı ve çeşitli vâkıfların MEB üzerindeki hâkimiyetini…
Yukarıdaki ve benzeri konuları öğrenip “ne yapalım” arayışı içinde olan kişilerdik. 

Ama söyleşide yukarıdaki sorun/sorulara doyurucu cevaplar alamadık. Sayın Atay da böyle düşünmüş olacak ki, iki gün sonraki yazısında: “Elbette eğitimci değilim ve işin “teknik” yanı üzerinde çok söz söyleyebilecek ehliyetim yok. Ben AKP’nin 14 yılda 6 bakan eşliğinde ha babam de babam yap-boza çevirdiği sistemde karşımıza çıkan rakam düzenlemelerine bir futbol takımının oyun taktiği gibi bakıyorum! O kadar yani: 4+4+4… 3+3+3+1…”  diye yazmıştı.

Oysa 4+4+4 anlayışının, Kemalizm ve ulus-devletçiliğe olan karşıtlığını, çok güzel anlatmıştı. Zaten söyleşide bulunanların amacı da; işin teknik yönünden çok, pratikte birey ile topluma yaşatılanları ve yaşatılacak olanları duymak, öğrenmek ve çözümler aramaktı.

Ayrıca aynı yazısında; “Elbette AKP, ne yapıyorsa Kemalizm’den intikam almak için yapıyor.” Diyerek kuşku yok ki onların gizli bir amacını açıklıyordu… Oysa AKP’nin asıl amacı: kendi iktidarlarını kalıcı kılmak...

Nedense iktidarın asıl amacı için; gelecekte (kendilerine), neden-niçin-nasıl diye soru sormayan, yorum yapmayan “ Baş üstüne, sen ne dersen o olur” anlayışına sahip dindar nesiller yetiştirmek olduğunu anlatmadı.

Nedense, çok yakın zamanda cehaleti kutsayan ve “cahil halkın iradesine güvenen” Prof. Dr. Bülent Arı ile Bakan Mehmet Özhaseki’nin söylediklerini de hatırlamadı veya hatırlatmak istemedi.

Ve bu sınırlılık içindeki söyleşi, cevapsız kalan iki soru ile sona erdi:
·         9-10 yaşındaki bir dinleyici çocuk: “Kemalizm ve Solcu nedir?” …
·         Kendisini Dersim mağduru olarak tanıtan 80’li yaşlardaki dertli kadın da (kısaca); Deniz, Mahir, İbrahim’lerin ülkelerini, halklarını sevdiklerini, bağımsızlık ve özgürlük istedikleri için de öldürüldüklerini, bu gün yurdumuzda yaşanan yakma-yıkma, acı ve ölümler karşısında neden suskun kalındığını?!...
Not: Tam bu yazıyı bitirmiştim ki, acılarımıza bir acı daha eklendi. Yine terör, yine katliam!.. Atatürk Havalimanımız kana bulandı. Suçsuz günahsız insanları hedef alan tüm katliamlar gibi bunu da lanetliyorum. “SOS”: Nutuk yerine çözüm!..


Bu yazı radikalyazar.com’da:
http://www.radikalyazar.com/kozyataginda-bir-yer-sofrasi-444-soylesisi/


Yazarın diğer yazıları için tıklayınız