OHAL etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
OHAL etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

25 Şubat 2023 Cumartesi

Yönetemiyor!


Prof. Dr. Naci Görür, yıllarca üniversitede ders vererek, etkili anlatım gücü kazanan bir bilim insanıdır. 

Söyleşilerinde depremlerin bilimsel oluş nedenlerini, faylarının hangi yıllarda kırılıp kaç şiddetinde depremler ürettiğini ve hangi kentlerimizde kaç şiddetinde depremler beklendiğini herkesin anlayacağı bir dille anlatır. 

Bu uyarıcı anlatılarında özetle: "Deprem engellenemez bir gerçektir. Depremin zararlarını ancak, deprem dirençli köy ve kentlerin yapılmasıyla en aza iner." -demektedir. 

İki yıl önce Elâzığ depremi olduğunda da: "Aman ha Maraş-Hatay hattına dikkat ediniz, orada çok büyük bir enerji birikimi var!" diye günlerce uyarmıştı. 

İki yıl sonra belirtilen Maraş-Hatay hattında 4 ana ve binlerce artçı depremi oldu! 

13 milyon insanın yaşadığı bölge enkaza döndü, çok sayıda ölüm ve büyük acılar yaşandı, yaşanacak da. 

Deprem bölgesine 90 ülkeden de yardım ekipleri geldiği halde, ülkemizin kamu kurumları 'gidiniz' emirini geç aldıkları için can kurtarma, kurtulanlara sağlık, güvenlik, barınma, beslenme, iletişim gibi öncelikli hizmetlere ancak 2-5 gün sonra ulaşabilmişti. Oysa bu tür felaketlerde ilk 24 saat çok çok önemliydi. 

Bugün depremin 20. günü ve hâlâ çok sayıda insanımız çadır ve tuvalet bekliyor! 

Bu 'tek adam'-'tek merkez' anlayışının ne kadar yetersiz ve hantal olduğunun göstergesiydi.   

Birden anımsadım! 

Hani onlar her eleştireni ve karşı çıkanı 'not' alıyorlar ya!

O halde ben de bu 21 yıllık iktidarın geçmişi için bir parantez açmalıyım! 

İşte açtım bile:

(İktidarının en etkili kişisi Erdoğan; 'Cumhurbaşkanlığı Yönetim Sistemi'  için halktan oy isterken: 

"Bizim geleceğimizi, biz belirleyeceğiz. 24'ünde siz bu kardeşinize yetkiyi verin ... göreceksiniz" demiş ve istediği oyları da almıştı!

Demiş, istediği oyu almış sonra da neler neler olmuştu:

  • Yasama, yargı, yürütmenin tüm yetkilerini tek kişiye veren 'Cumhurbaşkanlığı Yönetim Sistemi' kurulmuş!
  • Ülke kaynaklarını hor kullanarak; yol, tünel, havaalanı, şehir hastaneleri yapılmış!
  • Birileri kazansın diye orman, tarım ve deprem toplanma alanları imara açılmış!
  • 'Bazı' müteahhitlere 30 -40 yıllık kapitülasyon hakları verebilmek için en az 192 kez ihale yasası, defalarca imar ve vergi yasaları değiştirilmiş!
  • Ülkemiz, dünyadaki kara para ve mafya için güvenli bir liman olmuştu!  

Bence bu kadarı yeterli artık parantezi kapatalım).

Halkımız bunlar benzeri sayısız zorluğu yaşadı! 

Tabii ki bu uygulamalardan zarar gören ve vicdanen rahatsız olarak yazıp, çizip anlatarak karşı çıkanlar da çoğaldıkça çoğaldı. 

En tepedeki tek kişi ve onun şemsiyesinde 'dokunulmazlık' zırhına bürünenler de yönetemediklerini anladıkça; korku, öfke, panik içinde 'karşı' olan hemen herkesi parmak sallayarak ötekileştirir, tehdit eder ve onlara: 

"Sen kimsin be! hain, terörist, sürtük, çürük, terbiyesiz, vicdansız, ahlaksız, adi... gibi argoda bile çok az kullanılan sıfatları yakıştırıyorlardı! 

Nazım Hikmet, böylesi bir psikolojiyi şöyle tanımlıyor: 
"korkuyla tutuşup /korkuyla yanarak /durup dinlenmeden konuşuyor."

Bu baskı-korku ikliminde iki kutba ayrılan nüfusun yüzde 70'i 'öteki' sayılmıştı! 

İşsizlik ve yoksulluğun üstüne bir de 6-7 Şubat depremi eklenmişti: 

Tek kişinin, deprem için gerekli önlemleri almadığı, insanı yaşatan, hasarı azaltan organizasyonları ve araç-gereçleri sağlamadığı ve ülkenin yönetilemediği ortaya çıkmıştı!  

Görüntü şöyleydi:

İçişleri bakanlığına bağlı AFAD'ın ekipsiz, çadırsız, Çevre Şehircilik bakanlığına bağlı kent merkezleri harabeye dönmüş, Ulaştırma bakanlığına bağlı, iletişim, yollar ve havaalanları işlevsiz kalmış, Enerji bakanlığına bağlı su, elektrik, doğalgaz sistemi çökmüş olduğu apaçık ortaya çıkmıştı. 

Böyle bir durumda eğer insanlık değerlerinin gereği yapılsaydı işin sorumlusu olan bakan ve bürokratlardan birkaçı ortaya çıkıp: 

"Benim bu işte sorumluluğum var, ben bu acılara katkı verdim, istifa ediyorum" -derdi, Aradan yirmi gün geçti hiçbir ses seda yok!  

***

Yönetim şimdi de depremin yıkım, acı ve yaraları için plansız, programsız olarak ve yarınları düşünmeden bazı anlık çözümler aramaktadır!

İşte iki buluşları:

BİRİNCİ BULUŞ: 

Üniversitelerin yüz yüze eğitime son vermek, öğrenci yurtlarını boşaltmak, boşalan yurtlarda depremzedeleri barındırmak! 

Müthiş bir buluş! 

Böylece; doktor hastayı görmeden, dinlemeden, araç-gereçlere dokunmadan, mühendis alanı, aracı tanımadan, plan-proje yapmadan, öğretmen öğrencisiyle göz teması kurup ona dokunmadan... 

Yarım hekim candan, yarım hoca dinden misali; doktor, mühendis, öğretmen, ...!

Peki bu kararlar ülkenin geleceğine (bekasına) ipotek değil mi?

*

İKİNCİ BULUŞ: 

Cumhurbaşkanın 9 Şubat günü OHAL ilan etmiş, 9 Şubat günü de ; "Bir yıl içerisinde yıkılan binaları yeniden inşa edip, sahiplerine teslim edeceğiz!" -sözü vermişti.  

Daha depremin 4 günü; halk pijama, terlikle, aç ve açıkta, deprem öncesi plansızlık sonucu olan ölüm ve yıkımların şokunda herkes, ölülerle dolu enkazlar duruyorken ve deprem faylarının yerlerini belirleyen hiçbir bilimsel çalışma yokken bu buyruk verilmişti! 

OHAL yetkileriyle, deprem suçları ve failleri gizlenecek, acılı halk susturulacak ve rant için inşaatlara başlanacaktır.  

24 Şubat günü Resmi Gazete'de yayımlanan Cumhurbaşkanlığı Kararnamesinde de müthiş bir buluşun detayları vardı. Şöyle ki:

Depremin baş sorumlularından biri olan: Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı’na; denetimi ve itiraz hakkı olmayan yetkiler veriliyordu!

Böylece bilim, teknik, hukuk yok sayılacak, orman ve meralar yok edilecek ama yeni yepyeni rant alanları açacaktı!
  
Evet, 21 yıllık iktidar depremzedelere yetecek deprem çadırı bile üretemedi!  

Halkı kutuplara ayırdı, ülkeyi birlik içinde yönetemedi! 

Şimdi de gerekli araştırmaları yapmadan gecekondu yaparcasına 13 milyon insana konutlar yapacaklarmış

Uyan ey yüzde 70'lere ulaşan fakat birlik olamayan muhalefet uyan!

 Emin Toprak - DOSTÇA

         Diğer yazılarım için tıklayınız   
                    
                                        

10 Şubat 2023 Cuma

Depremle Yaşamak

6-7 Şubat 2023 günü peş peşe çok büyük yıkım yapan iki deprem oldu. 13 milyon insanın yaşadığı bölge enkaza döndü. 10 Şubat Cuma gününde can kaybı: 20.213, yaralı 80.052 kişi ve 6.444 bina çöktü!

Geçmişte böyle bir olay olur olmaz, Kızılay, sağlık eleman ve araçları eşliğinde hızlıca o bölgeye gedip, çadır ve mutfaklarını kurar, İtfaiye ve TSK'nın eğitimli personeli de kurtarma çalışmalarına başlardı. 

Fakat felaketin yaşandığı 6 Şubat günü böyle bir çalışma yoktu. Özellikle kayıpların en çok yaşandığı Hatay ilinde yardıma koşan hiçbir örgüt ve organizasyon yoktu. Özetle, devletin sesi de hizmeti de yoktu.  

Oysa bilenler ve bilim böylesi felaketlerde ilk 8 ve 24 saatin yaşam için çok önemli olduğunu söylerler.  

Deprem depremzedeleri uykuda yakalamış  ve büyük çoğunluğu enkaz altında kalmıştı, kurtulanlar ise yalın ayak ve pijamalarıyla sokaklardaydı.

Her taraf enkaza dönmüş, su, elektrik, doğalgaz, kesilmiş, cadde-sokak yollar geçilmez, havaalanı kullanılmaz olmuştu.  

Halkın arasına ancak 8 Şubat 2023 günü gidebilen Cumhurbaşkanı Erdoğan, Pazarcık ilçesinde bir depremzede vatandaşa: 

"Olanlar hep oldu. Bunlar kader planının içinde olan şeyler" diyebildi. 

Bu, boyun eğip susunuz demektir! 

Fakat cılız da olsa bazı vatandaşlar ve muhalefet susmadı:

CHP Genel Başkanı Kılıçdaroğlu, 8 Şubat günü Twitter hesabında: 

"Halkımızın halini yerinde gördüm. Yaşananlara siyaset üstü bakmayı, iktidarla hizalanmayı reddediyorum. Bu çöküş tam da sistematik rant siyasetinin sonucudur. Erdoğan’la, sarayıyla ve rant çeteleriyle hiçbir zeminde buluşmayacağım. Ben halkımın kavgasını vereceğim. Sonuna kadar." diyordu.  

Boyun eğip susun diyen Erdoğan, henüz 48 günlük başbakanken 1 Mayıs 2003 günü Bingöl'de (6,4) deprem 625 binayı yıkmış ve en az 176 kişinin de ölümüne neden olmuştu. Ve Erdoğan, devlet adına şunları söylemişti: 

"Yeraltında fay kırıklarından önce bağışlayın söylemek zorundayım, kırılan ar damarlarıdır. Malzemeden çalmanın arkasında ahlak hırsızlığı, demokrasiden çalmak, hukuk kapkaççılığı, siyaset yankesiciliği ve kamu yönetimi kalpazanlığı yatmaktadır. Bu olay, kamu otoritesinin devlet imkanlarını nasıl kullandığını bütün çıplaklığı ile ortaya koymuştur. Olay kader diye geçiştirilemez... İnşaatlarda zemin etüdü, malzeme ve kontrol eksikliği varsa netice bu olur." 

Demek ki, bu ölüm ve yıkımların sorumluları: ar damar olmayan, hırsız, yankesici, kapkaççı, ahlaksız, demokrasi-hukuk düşmanı, kamu otoritesi ve devlet imkânlarını kullanan kalpazanlardır!

Ve bu olay, 'kader' diye geçiştirilemez!  

Onun gerçekleri anlatan sözleri halktan çokça beğeni ve alkış almıştı. 

Şimdi biraz da günümüze dönelim. 

Sayın Erdoğan 21 yıldır çok az  padişahın sahip olduğu yetkilerle görev yapıyor. Sanırım biz de vatandaş olarak ona sorular sorup cevaplar almalıyız. İşte benim sorularım: 

Soru 1: 21 yıllık muhteşem iktidarınızda 'Ar damarları olmayanlar' hakkında neler yaptınız, yurdumuzda; 'Ar damarları olmayanlar' çoğaldı mı yoksa azaldı mı?

Soru 2: 6-7 Şubat depreminde de kamu otoritesi, devlet imkanlarını kullan kalpazanlar var mıdır, varsa ne yapmayı düşünüyorsunuz?  

Soru 3: 6-7 Şubat deprem felaketi için İBAN numaralarına yine bağış isteniyor. Tabii ki bu çok haklı bir istek, çünkü zarar çok büyük! Peki, 1999'dan beri bağışlar dışında “deprem vergisi” bilinen, resmi adı ise "ÖİV” olan vergi tutarının 685 milyar lira olduğu söyleniyor, acaba bu para nemalandırılmış olarak duruyor mu? 

***

Doğa bir döngü içinde varlıkları geliştirip, dönüştürüp var ederken bazen de: yıkar-yakar-yok eder.

Fakat doğanın ayrılmaz parçası olan yaşam, bu 'yıkımlar' karşısında hiç pes etmez ve fırsat bulduğu bir yerden yeniden fışkırarak devam eder. 

Anadolu coğrafyası da böylesi bir döngünün kadim ev sahipliğini yaparak birbirinden habersiz yaşamış pek çok kültürün beşiği olmuştur. 

Bunun içindir ki, kazdıkça toprağın derinliklerinden kat kat olmuş kültürel  kalıntılar çıkmaktadır.

Demek ki coğrafyamızda depremler hep olmuş ve olacaktır. O halde bu kadere boyun eğmeden, bilimsel önlemler alarak depremle yaşamayı öğrenmemiz gerekir. Tıpkı Japonya gibi... 

2021 yılı yazında peş peşe yaşanan yangın, deprem ve sellerin üzüntüsü ile yazdığım Coğrafya Kader Mi?  son satırları şunlardı:

"Eğer halkımız, geçen yaz yaşanan yangın, deprem, selleri ve onların yaşattığı acı ve kederleri, çare bulunmaz bir 'kader' sayarsa...

Ve eğer, tüm acıları sorgulayıp bir daha yaşanmaması için iktidarı önlem almaya zorlamazsa, o zaman gelecek yaz ve sonrası yıllarda aynılarını, belki daha da büyüklerini yaşarız. 

Fakat eğer, yangınları söndürecek uçaklar, araç-gereçler, deprem ve seller için de gerekli koruyucu önlemler alınırsa, o kader de kederler de değişir.

Bunun için de bilimsel, demokratik ve barışçıl birliktelikler gerekir." 

Evet eğer halkımız bu iktidara, 20 yıl öncesi hesapları bile sormadan, 2021 yılı yazını milat alıp; yangın, deprem ve sellerdeki yönetimsel suç ve kusurlar için hesap sorulabilseydi.

Mutlaka bugün;

***Ormanlarımız daha iyi korunur, yangınları söndüren uçak ve teknolojimiz olurdu.

***Ülkemiz kaynak ve bütçesinin karadeliği olan "Bir gece ansızın" seferleri son bulur, ölümler olmaz, tank, top, bomba, İHA, SİHA, mermi ... için harcanan milyarlar, yaşatacak kaynaklara dönüşürdü. 

***Halkın deprem toplanma alanları imara açılmaz, deprem yönetmeliği esas alınır, fayların üzerine havaalanları ve yaşam alanları yapılmaz, tarım alanları imara açılmaz, kamu malı olan toprak, maden, dereler yandaşa peşkeş çekilmez, ülke bütçesi açık vermezdi. 

***40 yıl sonrası torunlarımızı borçlandıran, adrese teslim ihalelerden vazgeçilirdi. 
 
***Ülkemiz olağan yönetilmiş olduğu için yönetim yetersizliği yaşandığında başvurulan 'Olağanüstü Hâl' (OHAL) ilan etmeye gerek olmaz, böylece önümüzdeki seçimleri etkileyecek daha az 'algı' üretilmiş olacaktı. 

***Ve büyük bir yıkıma neden olan Kahramanmaraş, Adıyaman, Gaziantep, Hatay, Malatya, Diyarbakır, Kilis, Şanlıurfa, Adana, Osmaniye depreminde ölü ve yaralıların binlercesi sağlıklı yaşayacak, yıkılan on binlerce konuttan binlercesi yıkılmamış olacaktı. 

***Ve eğer bu hal olmasa, OHAL ilan etmeye bile gerek kalmazdı!

Demek ki, bu acıların yaşanmasından sadece tek kişilik iktidar değil, bizler de sorumluyuz!  

Nazım Hikmet'i saygıyla anıp, onun dizeleriyle bitirelim:
"...Koyun gibisin kardeşim,
...
deryayı bilmiyen balıktan da tuhaf.
Ve bu dünyada, bu zulüm 
senin sayende.
Ve açsak, yorgunsak, alkan içindeysek eğer..."


Emin Toprak - DOSTÇA

         Diğer yazılarım için tıklayınız   


24 Kasım 2017 Cuma

Öğretmen mi, Hoca mı?


Eğer bugün “Öğretmenler Günü” ise; öğretmeni, öğrenciyi ve onları bir araya getiren eğitimi ilgilendiren her şeyi (tabii ki diğer ülke sorunlarını unutmadan) konuşmak gerek.

Bugün eğer öğretmenler okullarında (öğrencileri ile) güvende değillerse, mesleki, sosyal, psikolojik ve ekonomik sorunlar yaşıyorlarsa bunları konuşmak gerek. 

Böyle bir günde; binlerce öğretmen ve akademisyen kesinleşmiş mahkeme kararı olmaksızın KHK’lerle işlerinden “ihraç” edilmiş, çocukları ve yakınları ile birlikte açlığa mahkûm edilmişse...
Ve bu haksızlığı kabullenmeyip işlerine geri dönüş için ölümüne direniş başlatan Semih Özakça ile Nuriye Gülmen'i konuşmak gerek. 

Böyle bir günde, niçin milyonları ilgilendiren eğitim sorunları ve çözümleri için; eğitimci, veli, STK, üniversite, Talim Terbiye ve Eğitim Şurası görüşlerine başvurulmadığını… 
Niçin 4+4+4 ve Proje Okul uygulamalarıyla tüm okullarda  İmam Hatip Sistemi kurulduğunu... 
Niçin sadece “tek adam”; “Ben TEOG'u, YGS ve LYS’yi beğenmedim değişsin!..” dedi diye acele ile değiştirildiğini sorgulayarak konuşmak gerek.

İşte bugün böyle bir gün isteyen kutlasın, isteyen tüm olanları düşünsün, elbirliği içinde çocuklarımız, öğretmenlerimiz  ve geleceğimiz için çözümler arasın. 
*** 
Belki yazım için seçtiğim "Öğretmen mi, Hoca mı?" başlığı, size garip ya da sıradan gelmiştir. İşte bu başlığı seçmemdeki nedenler:
 
Günlük yaşamımızda hem “Öğretmen” hem de “Hoca” sözcükleri çok sık kullanılır.
Öğrencilerin sınıf öğretmeninden sonra gelen öğretmenlerine “Hocam” demeleri; onlar için sanki bir büyüme, ergen olma söylemidir ve bu hitap  üniversitede hatta sonrasında da devam edip gider.

İşin ilginç tarafı da, öğretmen olduğu halde “Hoca” olarak anılmak isteyen ve bundan haz duyan çok sayıda öğretmenin bulunmasıdır. 

Oysa en güzel isim, insanın kendi ismidir derler. Bir öğretmenin kendi meslek adı ile değil de, başka bir adla anılma isteği oldukça önemlidir. Bunun sosyal ve psikolojik nedenlerini düşünüp, konuşmak gerek.   

Bilge bir öğretmen olarak insanlık tarihinde yer alan Konfüçyüs öğrencilerine:
“Her gerçeğin dört köşesi vardır. Bir öğretmen olarak ben sana birini veriyorum, diğer üçünü bulmaksa senin işin...” der.

Bu özlü sözden anlaşılacağı gibi öğretmen işi bitiren değil, başlatandır.

İşte tam da budur eğitim ve öğretmenlik. Bu eğitim sürecinde bireyler, işbirliği içinde, katılımcı, soran, sorgulayan, eleştiren, özgür ve özgündürler. Bilgi ve beceriye yaparak, yaşayarak içselleştirerek ulaşırlar.

Öğretmen eğitim sürecinde rehber, öğrenciler ise odak/hedef/özne'dir: Öğretmen farkına varacak, farkındalık yaratacak, öğrencisine öğretirken ondan da öğrenecektir. Öğrencisini yönlendirip geliştirirken kendisini de; değişen şartlara, zamana, çevreye, bilim ve teknolojiye göre yenileyecektir. Özet olarak öğretmen; öğretmeninden öğrendikleriyle öğretmenlik yapmayandır. 

Hoca veya Hocalık sisteminde esas ve özne olan ezberletilen bilgilerdir; bu bilgiler "neden, niçin, nasıl" soruları ile sorgulanmaz, eleştirilip, yorumlanamaz. 
Böyle bir ortamda yetişen hoca kürsüsünde oturarak; kendisine ezberletilerek öğretilenleri, (genellikle, emir-yasak ve öğüt olarak) karşısındaki kişilere anlatan (vaaz eden) kişidir. Hoca, hocalarından öğrendikleriyle yetinir ve onlar gibi hocalık yapar.  
Hocanın anlattıkları "kesin ve değişmez" kabul edilir, "talebelerin"  eleştirme, sorgulama, yorumlama ve tartışma yapmalarına izin verilmez. Eğer sorup sorgulamakta ısrarcı olanlar olursa onlar da; “İnanç sistemi sorgulanamaz!” diye azarlanır, ayıplanır, yadırganır. Bu sistemde zaman, çevre, bilim ve teknoloji önemsizdir, orada itaat esastır.

Öğretmenlerin işi özgür bireylerle... Hocaların işi ise bağımlı ve itaat eden kullarla... 

Hani “Perihan Abla” dizisinde Perran Kutman haklı olarak; “Hoca Camide evladım, hoca camide... Ben öğretmenim” derdi ya. Gerçekten de hoca camide…

Eğitim sürecini hocalara teslim edecek olursak (ki hızla oraya doğru gidiyoruz), o zaman ortaçağa doğru zorlu bir yolculuğumuz var demektir.

Eğer çok sayıda öğretmenlerimiz bu yola “Hoca” olarak devam etmek isterlerse onlara ne diyebiliriz ki? 
***
Günlük yaşamımda bunları düşündüğüm (“soru sorulamayan” olmayı, öğretmen ve akademisyenlere  yakıştıramadığım) için; meslektaşlarıma, öğrencisi olduğum, ya da sohbet ettiğim tüm akademisyenlere “öğretmenim” diye hitap ederim. İşte iki örnek:

Geçen yıl, "Felsefe Atölyesi" anlatılarını zevkle dinlediğim Prf. Dr. Kenan Gürsoy’un haftalarca öğrencisi oldum. Bir söyleşide kendisine, niçin “öğretmenim” demek istediğimi anlatmış ve o şekilde de hitap etmiştim. Ve Sn. Gürsoy da bu hitap şeklimi yadırgamamış kabul etmişti...

Bu yıl da, Kadıköy Belediyesi Akademisi’nde üç oturum Yurttaş Temelli Siyaset sunumunu yapan Prf. Dr. Yüksel Taşkın’ın öğrencisi oldum. O da dinleyicilerinin katılımına önem veren bir kişi. 

Bir oturumda söz aldım ve ön açıklama yapmadan söze “öğretmenim” diye başladım. Sn. Taşkın hemen araya girdi ve “Ben öğretmen değilim” dedi.  O anda (daha cümlesini noktalamamışken) çok şaşırmış, üzülmüş ve bozulmuştum. Sn. Taşkın hemen peşi sıra “Çünkü benim akademik unvanlarım KHK ile geri alındı.” açıklamasını duyunca da, büyük bir acı ve üzüntü yaşadım, öfkelendim.

Tüm eğitim emekçilerine saygı ile... 


NOT: 2017 yılında "Fark Yaratan Öğretmenler" projeleri ile ortaya çıkmaya başladı. İçlerinde; kız-erkek "talebe"leri ayırıp "Hadis Halkası" yapanlar ve "Ümmetin Anneleri"  korosunu hazırlayanlar da var. Şimdi gel de bunları göremeyen hain PISA'cılara kızma.


AÇIKLAMA: Bu yazı için çokça olumlu geribildirimler alırken, Süheyla Aker arkadaşımdan çok önemli ve katkı sağlayan bir eleştiri aldım: Farsça ‘da hâce (çoğulu hâcegân) Türk­çe’ de “hoca” kelimesinin isim olarak "ev reisi, kethüda, şeyh, pîr. hükümdar, başbuğ, tacir, kadın, gönül" ve sıfat olarak "zengin, büyük, yüce" gibi değişik anlamları vardır. Sn. Aker’in bu katkısına çok teşekkür ediyor ve yazıma bir açıklama olarak eklemek istiyorum. Aslında yazımda eleştirilen “Hoca-Hocalık” anlayışı; inanç sistemini günlük çıkarlara ve politikalara alet edip okulları da buna merkez kılan zihniyettir. Eğer bu amacımı gereğince açıklayamamış ve akademik ünvan sahibi bilim insanlarını üzmüşsem çok üzülürüm ve özür dilerim. Saygılarımla…25.11.2017 


Yazarın diğer yazıları için tıklayınız