31 Ocak 2014 Cuma

Başbakan Erdoğan: “Asıl çevreci biziz be!” demiş.


“Asıl çevreci biziz be!” söylemi haklı olabilirdi,

Eğer:

Çevreyi korumak isteyen ‘Gezi’ göstericilerinin üzerine; polis, toma, gaz, kimyasal su ve plastik mermilerle gidilmesini durdurup; yaralanma, sakatlanma ve ölümler yaşanmasa… 
      
Okul arazilerini korumak isteyen ODTÜ’lerin üzerine;  polis, toma, gaz, kimyasal su ve plastik mermilerle gidilmesini durdurup; yaralanma, sakatlanmalar yaşanmasa…

ODTÜ’ye, ‘gece baskını’nı yaptırıp, zafer kazandığını ilan eden belediye başkanını ödüllendirip, yeniden belediye başkanı adayı ilan etmese… 
     
1994 den bu güne yönettikleri İstanbul’a + katlar vererek gökdelenler diktirmeyip; ormanı, yeşili, barajı, dereyi, parkı, yolu, kanalı, trafiği, görüntüyü vb. yok etmese…

İstanbul’un kuzey ormanlarını, Ataköy’ün asırlık ağaçlarını, Yenikapı’nın sahilini yok etmese…

İstanbul’un, havasında siyanür ve musluklarında arsenikli su (çevre örgütlerinin tespiti) bulunmasını önleye bilse…

Yüzlerce çevre kıyımından sadece iki örnek; Beykoz’da “Tabiat parkı” ilan edilen Polonezköy’ü ve Çanakkale’de,“Doğal sit alanı” olan “Bozcaada Akvaryum Koyu”nu imara açmaya çalışmasa…

Artvin, Rize… Daha nice yerde HES’lerle; ırmakları-dereleri kurutup cennet vadileri yok etmese…

Oksijen kaynağı olan dağları, ormanları zehirli kimyasallarla tahrip edip madencilere vermese…
 
Denizleri trollere, Marmara, Ege, Akdeniz… Bölgesi ve kıyılarını dozer-vinç-kepçelere… Velhasıl müteahhitlere sunmasa
             
Kars'taki ‘İnsanlık Heykeli'ne ucube deyip, yıktırmasa…

Marmaray kazısında bulunan, 8 bin yıl öncesine ait tarihi miraslar için:Marmaray projemiz var, basit çanak çömlek hikâyesi bize dört sene kaybettirdi.” demese…   
    
Kısaca; hem vuran hem bağıran olmasa…


Daha yazayım mı?

-Hayır, yeter, yeter artık!  ‘Telefon tapeleri’ne girme biz biliyoruz!
Dediğinizi duyar gibiyim.

O halde, yukarıda sıralanan ‘olmasalar, olmasa belki de, “Asıl çevreci biziz be!” (bence, be! ünlemi kullanılmasa daha da iyi olur) diyebilirdi.

Peki, hiç mi çevreci değil?
Diye, sorar gibisiniz.

Soruya soru ile cevap verilmez ama, ben yine de;


 “Asıl çevreci mi, yakın çevreci mi?” sorusunun cevabını size bırakıyorum… 


SONUÇ: Bu yurt hepimizin, sahip çıkalım!




  
 
Polenezköy'den



Yazarın diğer yazıları için tıklayınız

Aynı yazı Milliyet Blog'da:
http://blog.milliyet.com.tr/basbakan-erdogan---asil-cevreci-biziz-be---demis/Blog/?BlogNo=447013

20 Ocak 2014 Pazartesi

Bir gezinin yaşattıkları ve düşündürdükleri…

Değişik yıl ve mevsimlerde çocuklarımın peşi sıra Münih, Edinburgh, Londra, Zürih ve Freiburg’a gitmiştim. Bu seferki gezimi de 4-15 Aralık 2013 günlerinde Nürnberg´deki kardeşimin yanına giderek yaptım.

Gezdiğim bu kentlerin ortak özelliği, tarihi dokularını bozacak bir yapılaşmaya izin verilmemesidir. Bu kentlerde, müteahhitlere avantaj sağlamak için izin verilen ve gökyüzünü delercesine yükselen ucube binaları göremezsiniz, tek tük de olsa karşılaştıklarınız genellikle ofis binalarıdır. Yani, şimdilerde İstanbul’da olduğu gibi çılgın projeler yok buralarda. Yapılacak projelerin tarihi dokuya ve çevreye uyumlu olması yanında, yola, suya, elektriğe,… verebileceği olası yükler hesaplandıktan sonra izin verilmektedir. Yazımın asıl konusu trafik ve çılgınca büyüme olmadığı için bu konuya şimdilik noktayı koyalım.

Ve artık yazının asıl konusu olan Nürnberg gezisine gelelim.

İstanbul-Nürnberg uçak yolculuğum sırasında yanımda oturan ve uzun yıllar Nürnberg’de çalışıp emekli olan bir işçi arkadaş bana “Nürnberg çok güzel bir kent, gezilecek pek çok yeri var, fakat siz yanlış mevsimi seçmişsiniz.” Demişti. Ama şansım yaver gitti, kaldığım sürede ne rahatsız edici soğuk,  ne de çok yağmurlu günler oldu.

Nürnberg, Almanya'nın Bavyera eyaletine bağlı en büyük 2. Şehri olup endüstri başkenti olarak da kabul edilir. 2012 deki 510.602 nüfusu ile İstanbul’un ancak 1/27’si kadardır. Ve bu nüfusun %10'nu da Türkiyeli göçmenlerin oluşturduğu söylenir. Almanya’da tümüyle otomatik, vatmansız ilk metro taşımacılığına 2008 yılında Nürnberg’de başlanmış ve devam ediyor…  (Acaba neden, henüz yeni yapılmış metro hatlarımızda bu teknoloji kullanılmamış!)

İstanbul’da; AVM, çarşı, pazar gibi yerler fazlasıyla var olduğu için, Nürnberg’de günlerimi daha çok, tarihi yerler, müze ve parklara giderek geçirmeye çalıştım. Her gün çevreyi tanımak için otomobille veya yürüyerek gezmeye çıkıyorduk. Büyük bir zevk alarak gezdiğim ormanda; değişik tür ağaçlar, çiçekler, böcekler, kuşlar, hayvanlar… Kısaca ormanda olması gereken her şey vardı.

Oturduğumuz semt, kentin kuzeyinde olup, kent merkezi dışındaki tüm yerleşimler de olduğu gibi burası da genellikle 2-3 katlı bahçeli evlerden oluşuyordu. Hemen bitişiğinde ormanlık bir alan, onun da yanı başında ise, (yazma konularımdan birincisi olan) 1250 dönümlük Halk Parkı Marienberg vardı1930’lu yıllarda askeri hava alanı olan bu park, şimdiki Nürnberg havalana da yürüme mesafesindedir. (Dilerim yapımına yeni başlanmış olan ismi tartışmalı hava alanı bittiğinde Atatürk Hava alanı da böylesi bir park yapılır.)  İstanbul bu özelliklerde bir park bile yokken, bu kentin değişik bölgelerinde buraya benzer daha onlarca park var…

Marienberg’da; yayalar ve bisikletliler için de ayrı, ayrı geniş ve birbirine paralel yollar vardı. Böylece kimse kimseyi  rahatsız etmeden rahatça gezebiliyordu. Bu yollar, parkı adeta dilimleyerek, parçalara ayırmasıyla,  her yaş ve zevke hitap eden eğlence, barbekü, gezi, oyun, güneşlenme alanları, çayırlar, yapay gölet, kızak-kayak yapılacak tepeler gibi yerler oluşmuştu. Bir de unutmadan söylemeliyim ki, bizim ‘Taksim Gezi Parkı’nın 3-4 katı büyüklüğünde bir alanı da sadece köpeği olanların kullanımı için ayırmışlar…

Etrafı çevrili olmayan bu park, alabildiğine geniş ve uzun yeşil bir halıyı andırıyordu. Bu devasa halıda, daha çok meşe ağaçları ve az da olsa kavak ve değişik ağaç türleri ile çalımsı süs bitkilerinin oluşturduğu öbekler vardı. Bu öbekler sanki bir halının kökboyalı motifleri gibi duruyordu. Bu durum bana, ilkbaharda (oysa şu an mevsim kış) Anadolu’nun değişik bölgelerinde gördüğümüz yaylaları hatırlatıyordu.

Mevsim kış fakat her yer yemyeşildi. Çevre köylerde ise büyükbaş ve küçükbaş hayvanlar çayırlarda otluyordu (bizde, hayvanlar ahırlarda yapay ve kuru yemlerle beslenirken), buradakiler özgürce yeşil otlaklarda... Burası bizim yurdumuza göre oldukça kuzeyde bulunan bir kent, ama her mevsim çok bol yağmur aldığı için her zaman yemyeşil.

Aralık ayı olduğu için hava soğuk, o nedenle de parkın müşterileri az. Sanırım kış dışındaki mevsimlerde bu parkın cıvıl, cıvıl olduğunu anlatmaya gerek yok. Bu güzellikleri gören herkes bunu kolayca tahmin edebilir. Bu güzelliği kim gezip görmek, yaşamak istemez ki?


Nürnberg’in hemen yanı başında 115.000 nüfuslu Fürth kenti var. Burada bulunan kaplıcanın övgüsünü duymuştum (yazma konularımdan ikincisi ), tabii ki gitmemek olmazdı. Bir günümüzü de bunun için ayırdık. Kaplıcada, tüm gün veya 4 saat kalmak gibi iki seçenekten ikincisini seçtik. 

Ve girdik kaplıcaya, mühendislik aklı ve becerileri ile o denli güzel işlemlerden geçirmişler ki suyu, her yaşta insanlara büyük hazlar yaşatan bir eğlence ve sağlık merkezi olmuştu. Tuzlu su havuzu, soğuk su havuzu, sauna, bina içinde ve dışında değişik işlevlere sahip onlarca havuz var. 

Bu sınırlı zamanda tüm bölümlere girdim-çıktım. En çok sevdiğimi aktiviteyi soracak olursanız size cevabım; “İçerideki havuzları dolaşıp, buz gibi su ile dolu havuza ördek misali dalıp çıkmak, vücuduma binlerce iğne batıyormuş duyumunun verdiği enerji ile dışarıdaki havuzlara koşmak, orada da uzun süre kalmaktır.” derdim. 

Yaşım 63, mevsim kış, aylardan Aralık, dışarıdaki havuzlardan hiç çıkmak istemiyorum… (Şimdi gel de yurdumun pek çok yöresinde sahipsiz kaplıcaları veya tek havuzla yetinilen yıldızlı tesisleri düşünme). Bu kadar yeter sanırım.

İnsana yaşam zevki ve tutkusu veren; orman, park, göl, ırmak, nehir, kaynak sular, deniz ve benzeri ortak kullanım alanları, bizden öncekilerden bize miras kalmıştır. Bu yerleri koruyup yaşanır halde bizden sonrakilere bırakmak zorunlu bir insanlık borcudur. Bu duygu; sınır, ırk, din tanımıyor artık. Dünya hepimizin... 

Şu an bulunduğum kentin %10 nüfusunu bizim ülkemizden gelen insanlar oluşturuyorsa, bizim yurdumuzda da başka ülkelerden gelip yerleşmiş bizim kadar hak sahibi olan insanlar var. O halde; bu birleşmiş-kaynaşmış dünya hepimizin…

Hani "birleşmiş-kaynaşmış dünya hepimizin"di sonucuna varmıştık ya, bazen ego öne çıkıyor, “Bana ne, bana ne, ben de isterim. Bende yurdumda bunları isterim.”  deyip kıskanıyor bu güzellikleri. İşte egomun söylettiklerini de parantezlere sığınarak sundum sizlere…


Yazarın diğer yazıları için tıklayınız


Bu yazı Milliyet Blog'da:
http://blog.milliyet.com.tr/bir-gezinin-yasattiklari-ve-dusundurdukleri-/Blog/?BlogNo=445528