30 Mart 2018 Cuma

Tuhaflıklar ve Tuzaklar

Türkiye’de; “2016 yılında Cumhurbaşkanına hakaretten 38 bin 254 ceza soruşturması açılmıştır.” Bu ve daha pek çok tuhaflık;  Prof. Dr. Yaman Akdeniz ve Yrd. Doç. Dr. Kerem Altıparmak’ın hazırladığı “Türkiye’de Can Çekişen İfade Özgürlüğü”(*) raporunda ...

“Gazete Duvar" sitesinden Serkan Alan şu tespitte bulunmuş:
“Cumhurbaşkanı Erdoğan hem Beştepe’de hem partisinin toplantılarında hem de katıldığı diğer etkinliklerde son bir ayda bin 300 dakika konuştu.” 

Bu 1300 dakika da yaklaşık 22 saat eder.

Kim bilir halka bu 22 saatlik tek ses’i, her saat başı tekrar yaparak kaç saat dinletmişler!… 

(Çünkü eğer iktidarı temsilen birisi konuşmaya başlamışsa, o an TV'de konuşan ve onu dinleyenler hiç önemsenmez, hemen normal yayın akışı durdurulur ve saatler süren “canlı yayın” bağlantısı kurulur. Ve bu konuşma her saat başı tekrarlarla dinletilir.) 

AKP 5 Haziran’da iktidarı kaybetmişti ipe un sermek olan “istikşaf-i görüşmeler” ve terör olaylarının ülkede yarattığı korku ikliminde yapılan 1 Kasım seçimleri ile yeniden iktidar oldu.

16 Nisan’da da YSK’nın onayladığı “mühürsüz” şaibeli sonuçlar ile kazansalar bile, bu sürecin gizli kalan gerçekleri onlar için büyük bir korku kaynağı oldu.

2019 yılında da üç önemli seçim var. Şimdiki asıl hedefleri ve tüm çabaları bu seçimleri tuzaklarla, hilelerle almak...

Bu seçimlerde kaybetmeyi önlemek için; OHAL iklimi, KHK yaptırımları ve devletin tüm imkânları devrede…

“Bir gece ansızın” telaşı ile Meclisten; insan haklarını, anayasal ilkeleri ve seçim güvenliğini yok sayan yasalar çıkarıldı. Böylece şaibeli YSK geçmişi aklanacak, gelecek seçimler hilelerle fırsata dönüşecektir.

Bir de her gün başka bir TV kanalında boy gösterdikleri için halka bıkkınlık veren sahibinin sesi bülbüller türedi. Bunlar hep aynı nakaratlarla konuştuklarını bildikleri halde konuşmaya devam ediyorlar.

Çünkü bunlar; Faşist Goebbels’in, “Yalan ne kadar büyük olursa, o kadar kolay geçer; ne kadar tekrar edilirse, halk o kadar inanır” sözü uyarınca, gündemi oluşturmak için yalan tekrarları yapmakla görevlendirilmişler.

Devlet memuru olan bu tarafgir rektörler, akademisyenler maaş aldıkları kurumlarından daha çok TV ekranlarında zaman geçiriyorlar.

Devlet kurumlarındaki, amir, memur, işçiler, okullardaki yönetici, öğretmen ve öğrenciler verilen emir gereği; kalabalık oluşturmak, alkış tutmak, algı yaratmak için meydanlarda… Düşünebiliyor musunuz bunun için ilkokul çocukları bile...

***

Ülkenin Cumhurbaşkanı, aynı zamanda AKP Genel Başkanı. Cumhurbaşkanı ettiği yemine göre tarafsız olması gerekirken, kendisine sağlanan dokunulmazlık zırhı ve tüm makam yetkilerini, AKP Genel Başkanı kimliğiyle de kullanıyor. Böylece:

Bu tarafsız kişi; İl ve ilçe, meydan, ekran dolaşıp, partisine biat etmeyen ülke nüfusunun yarısını hedef alarak, bazılarını hain ilan edip meydan okuyor ve bağırıyor…

Bu tarafsız kişi; üniversite gençlerinin tartışmaları veya kavgalar henüz soruşturulmadan ve daha kim suçlu, kim suçsuz belirlenmesi yapılmadan, kararını vermiş bile. Bakın neler söylüyor:
"Bu gençlik orada lokum dağıtırken o komünist, vatan haini gençler onların bu masalarını dağıtmaya yelteniyorlar. Bunlar terörist gençler. Bu terörist gençlerle her türlü çalışmayı yapıyoruz, onu söyleyeyim. Onların eşkâllerini belirlemek suretiyle bu üniversitede okuma hakkını vermeyeceğiz.

Oysa, okuma hakkı, yaşama hakkı kadar kutsal olan bir insan hakkıdır. Ve o hakkı sorgulamadan, yargılamadan kimse engelleyemez der hukuk. (Ama karar verilmiş,  artık o gençler okuyamaz!...)

Hangi sistemde, öfke ile, kin ile böyle kararlar verilebilir ki?!...

İşte bu nedenle biz, tek adam yönetimine hayır dedik.

İşte bu nedenle biz, fırsatçının atı alıp Üsküdar'ı geçmesine hayır dedik.

İşte bu nedenle biz, hak, hukuk, adalet, demokrasi dedik.

İşte bu nedenle biz, yerli ve milli olmak yerine eşdeğer insan olalım dedik.


***
Mahzuni Şerif, “Dost Uyan" türküsünde böylesi tuhaflık ve tuzakları göremeyenlere şöyle seslenir:   
                                      “Ateş düşmüş döşeğine
                          Sen gene uyursun gene
                          Elini vicdan üstüne
                          Koy uyan nolur uyan” 


(*) https://www.englishpen.org/wp-content/uploads/2018/03/Turkey_Freedom_of_Expression_in_Jeopardy_TUR.pdf



Yazarın diğer yazıları için tıklayınız

23 Mart 2018 Cuma

Söz uçar yazı kalır

Yaşam her insanda; “anı” veya “yaşanmışlık” dediğimiz önemli izler bırakır ve tüm bu izler birer veri olarak belleğimizde kayda alınır. Sürekli olarak kullandığımız verileri içselleştirerek davranış ve becerilere dönüştürürüz. Ancak kullanılmayan bazı veriler de zamanla güncellik yitimine uğradıklarından, çağrıştırıcı uygun bir ortam bulununcaya kadar unutulurlar. 

O halde, “söz uçar, yazı kalır” ilkesi uyarınca notlar alıp, paylaşmak, böylece önemli anıları anıtlaştırmak, kalıcı kılmak gerekir.

Belki de okurken elimden kalemi hiç  bırakmamın nedeni; “unuturum” korkusundan kaynaklıdır. O kurşun kalem ile beğendiğim veya beğenmediğim bölüm, cümle ve sözcükleri belirlemek için; soru, ünlem, yıldızlarla işaretler, çizerim. Bazen de bir parantez açıp kısaca düşüncelerimi yazarım. Bunun içindir ki, hem okuduğum dergi-gazete-kitaplar üzerinde, hem de  duyduğum, izlediğim ve tanığı olduğum olaylar için tutulmuş çokça dağınık notlarım vardır.

Aşağıda sizlere bu notlarımdan birkaçını özgün şekilde, yani yorumsuz olarak sunacağım.  Fakat siz değerli okuyucularımdan bir de isteğim var:

Lütfen, her biri; gözlem, inceleme, deneyim ve yaşanmışlıklara dayalı olan bu  alıntıları okuyunca, bitişlerine eklemiş olduğum (ki, okuyucuyu etkin kıldığı için çok sevdiğim) üç nokta ()’dan sonra biraz durup, düşününüz. Ve bu alıntıları önemseyip, ön-yargısız olarak; "neden, niçin, nasıl" sorgulamalarından  geçiriniz. Sonra da her alıntı hakkında kendi düşüncelerinizi not alınız. 

***
İşte, hiçbirisi hayal ürünü olmayan ve "ben  yandım eller yanmasın" anlayışı ile  günümüze taşınmış o alıntılardan birkaçı:

Nazilerin Polonya’da yaptıklarını anlatan “Karanlıkta” filminden; “İnsanlar yaptıklarınızı, söylediklerinizi unutur, ama onlara hissettirdikleriniz asla unutulmaz.”

Nazi propaganda şefi Joseph Goebbels; “Yalan ne kadar büyük olursa, o kadar kolay geçer; ne kadar tekrar edilirse, halk o kadar inanır”

Arno Gruen; “Empati, içimizdeki insaniyetsizlikle aramıza duvar ören bir engeldir.

Arno Gruen; “İnsanlar kendi gerçek acıları için haykırmadıkları sürece, bir Hitler karşısında daima etkilenmeye açık konumda olacaklar.”

Michel Foucault; "Bir yerde herkes birbirine benziyorsa; orda kimse yok demektir"

Jean Paul Sartre; “Cellatlarına saygı duyan kurbanlardan nefret ediyorum.”

Jean Paul Sartre; “Herkes öyle yapmıyor” diyerek kendine bahane bulmak için yalan söyleyen insanın vicdanı hastadır.” 

Nadezhda Mandelstam; “İnsanlık karşısında işlenen asıl suç susmaktır.” 

Şeyh Bedreddin (Varidat'tan) ; “Gıllıgışlı (kin ve hile dolu) bir gönülle bin yıl namaz kılsan hiçbir sevap kazanamazsın.”

“Bende Halimce Bedreddinem” romanından; “Adil olmayan gücün silahları, yalan, baskı ve korkudur.”

Cemil Meriç; “En büyük ihtiyacımız hoşgörü, En büyük düşmanımız ön-yargıdır.”

Mine Söğüt;Yeni nesle göz diken bu eğitim sistemi... Bu ülkede adaletsizlikten bile daha tehlikeli.”...

Muzaffer İzgü; “Okuduklarınız sizde kalmasın, okuyun, okutun…”

Mehmed Uzun;
“Ölümün coğrafyasında,
Yitik birer masum çocuktuk.
Dilsizdik, kimsesizdik, kimliksizdik,
Ama insandık...”

 “Amador” filminden: “Tanrı utandığı bir iş yaptığında arkasına saklanmak için bulutları yapmış.”

Lev Tolstoy'un “Vatanseverlik övüldükçe savaşlar olacaktır!” makalesinden: “Sadece bir tek vatanseverlik, mesela sadece İngilizlerinki olsaydı, o zaman onu birleştirici veya hayırlı sayma imkânı bulunurdu, ama şimdiki gibi, hepsi birbirine karşı, Amerikan, İngiliz, Alman, Fransız, Rus vatanseverlikleri varken, vatanseverlik artık birleştirmiyor, parçalıyor... Kan denizleri akıtılmıştır bu duygu uğruna ve daha da akıtılacak, eğer insanlar uzak geçmişin, hükmü geçersiz bu kalıntısından kendilerini azat edemezlerse.”

Kazak atasözü; “Parmak elle kımıldar.” 

Napolyon; “Günün birinde güçlü ve korkulan biri olmadığım anda iktidarımın da sonu gelecek.”

Adalet, özgürlük, demokrasi barış ve tüm insanlık değerleri için el ele... 

Korku salan zalimlerin; korkuları olan hesapları verecekleri, sömürüsüz, savaşsız günlere…



Yazarın diğer yazıları için tıklayınız

16 Mart 2018 Cuma

"Okulumuzun Mezarını Ziyaret Ettik"

Bir öğretmen olarak çalıştıkça, gezip gördükçe, okudukça, düşündükçe; Köy Enstitüleri’nin ne kadar gerekli olduğunu ve kapatılmasının ülkemize ne çok şey kaybettirdiğini anlamıştım. Ve bazen “keşke o okullarda ben de okusaydım” dediğim olmuştur.   

Bizden sonraki kuşaktan gelen öğretmenleri işbaşında tanıyıp, onların yaşadıkları güçlükleri gördükçe/düşündükçe, kendimce kıyaslamalar yaparak; “Aslında bizim kuşağın çok da kaybı olmamış” dediğim de olmuştur.

Bu kıyaslamalar bir "kuşak çatışması" olarak algılanmamalı, çünkü bizler yıllarca mesleği tanıyarak, kabullenerek ve her gün "Ben öğretmen olacağım" isteklendirmesi (motivasyonu) ile okuduğumuz için sorunlarımızla başa çıkmakta, bizden sonraki meslektaşlarımıza göre daha başarılıydık. 

Bizler, sınavlarla seçilip,  Erzurum, Bingöl, Gümüşhane ve Trabzon’dan gelen ve o sınavı kazanmayıp gözyaşları içinde köylerine geri dönen arkadaşlardan daha şanslı, fakir köy çocuklarıydık.  

Bizler, diğer köy enstitülerinden gelen abi ve ablalarımızın geceleri ders, gündüzleri ise inşaatlarda, atölyelerde, tarlalarda çalışarak yarattıkları "Pulur Köy Enstitüsü" yerleşkesinde barınıp, okumuş böylece hazıra konmuştuk.

Bizler,  o derslik, o atölye, o tarla, o saha, o kütüphane ve o kantinde eğitim alırken:
  • Gündüz yemek yediğimiz yerde geceleri sinema ve tiyatro izler,
  • Eksi 40 derecelerin yaşandığı gecelerde, varillerden yapılmış kömür sobalarının ısıttığı yatakhanelerde uyur, sabahları yorganımız üstünde biriken karlarla uyanır, 
  • Bahçedeki çeşmenin ince matkapla delinen borularından şakırdayarak akan suyu ile yüzümüzü yıkarken; saçlarımız, kirpiklerimiz ve kulak memelerimiz buz sarkıtları ile süslenir,
  • Tüm  etüt ve ders saatlerimizi "Öğretmen olacağım" coşkusu içinde geçirir, 
  • Törenlerde okul yönetimimizi eleştirebilir ve  seçtiğimiz öğrenci örgütüyle okul yönetimine ortak olurduk…
(Demek ki bizler de, “Yavuz Selim İlköğretmen Okulu”nda öğrenci iken ‘Köy Enstitüleri Eğitim anlayışı ve yaşantısı ile tanışmışız.) 

***

Arkadaşlarımız güzel bir gelenek oluşturmuş, hemen hemen her yıl yurdumuzun değişik bir köşesinde, bizleri okuldaşlarımızla buluşturuyorlar. Bu buluşmalarda, güzel anlar/günler yaşayıp, özlem gideriyoruz.

2015 Mayıs 29-30-31 günlerinde de buluşma yerimiz Erzurum’un simgesi olan Palandöken'deki bir oteldi. Bizim okuduğumuz 1960'lı yıllarda Palandöken, Erzurum'un sırtını dayadığı karlarla kaplı, bitki örtüsüz bir dağdı. Oysa şimdi; lüks otellerle donanmış, güzel bir kayak merkezi olan ve eteklerinde yeni mahallelerle kuşatılmış bir yerleşke olmuş. 

Her biri birer çınar olan öğretmenlerimiz, biz ve de bizim öğrencilerimiz olan üç nesil öğretmen olarak Erzurum'da buluşmamız, diğer illerdeki buluşmalarımızdan daha anlamlı, daha da önemliydi. Çünkü diğer illerde sadece öğretmenlerimiz ve arkadaşlarımızla buluşup özlem gideriyorduk. Oysa burada: hem arkadaşlarımızı tekrar görecek, hem de okulumuzu gezip görecek oradaki yaşanmışlıklarımızı anacaktık. 

Öyle de yaptık, bir günümüzü okulumuzu ziyaret etmeye ayırdık. Fakat hani pişmanlığı anlatmak için “keşke gitmez/görmez olaydık” derler ya, işte hepimiz o yoğun ve yoran duyguyu yaşadık.

Çünkü yaşamamız ve eğitimimiz için, her donanımı olan okulumuz artık yok olmuştu… 

Okul ziyaretinden perişan olarak döndüğümüz  akşam, otel salonunda toplandık, Öğretmenimiz Burhaneddin Yılmaz, “Ben bugün üç mezar ziyaret ettim. Bunlar; Hasankale’de, anneme-babama, Ilıca’da da Yavuz Selim İlköğretmen okuluna ait mezarlardı..."  Diyerek; yok edilen okulumuz için hepimizin duymuş olduğu o büyük acıyı, çok kısa ve çok net olarak dillendirmişti.

Evet, hepimiz o gün okulumuzun mezarını ziyaret etmiştik.

Genel olarak akraba, tanıdık ve arkadaş mezarları ziyaretine gidilir. Mezar ziyaretleri yaşanmışlıkları anımsattığı için, hüzün ve acı vericidir. Oysa okullar tüm ülkenin ortak malı, onlara verilen zarar herkesin kaybı ve ortak acısıdır. O gün bizler okulumuzun mezarı başında, aynı duygularla büyük acı yaşadık.

1940'lı yıllarda Türkiye’nin her bölgesinden gelen kızlı-erkekli öğretmen adayı gençlerin büyük emekler vererek yaptıkları o derslikler, yemekhane, yatakhane, kütüphane, atölye, kantin, okul içindeki uygulama okulu, hamam, çeşme, havuz,  yönetim odaları, çalışan lojmanları kısaca her şeyi olan, kendisine yeten bir eğitim yerleşkesi…

İşte bu yerleşke tüm yapıları ve anılarıyla yok edilmişti. Oysa başka ülkelerde böylesi yerler kültür mirası olarak “aslı gibi” korunur, öyküleriyle gelecek nesillere ve dünyaya miras bırakılırlar...

Müteahhit kafası ile rantı esas alan anlayışlar, yok etmiş okulumuzu…

***

Hepimizin ortak acısını dillendiren Burhaneddin Yılmaz öğretmenimizin o hüzünlü konuşmasından sonra hayat devam etti (etmeliydi de). Anılar anlatıldı, şarkı, şiir, türküler söylendi, barlar ve horonlar oynandı.

Daha önceki toplantımızda coşku ile dinlediğimiz bir arkadaşımız olan Ali Mahir Abdik de ta Almanya’dan sazını alıp gelmişti. Fakat o gece sahneye çıkamadı, çıkarmadılar. Nedeni öğrenmek için üç arkadaş birlikte “tertip komitesi yetkilisi"ne gittik.  

Yetkili arkadaş öfkeli olarak kısaca; “Onu sahneye çıkaralım da, devrim türkülerini, marşlarını mı söylesin, ona izin mi verelim yani!..” dediğinde, sansür nedenini anlamış olduk. (Ve bu anlayış beni yıllar öncesine götürdü: Çok sevdiğimiz; Sait Çiltaş, Aydemir Kumru, Şinasi Eskiçırak, Mustafa Topal… öğretmenleri de böylesi niyet okuyucular, sudan nedenlerle ötekileştirip sürgün etmişlerdi.)

Bir yandan geçmişin bu yaşanmışlıklarını düşünürken, bir yandan da o etkili yetkiliye; “Eğer birisi suç işlerse, onu engelleyecek ve yargılayacaklar vardır. Ama anlaşılan siz bu görevleri de üstlenmişsiniz.”  diyebildim sadece.

Bakar mısınız, kendi okul arkadaşları arasında bile ayrım yapıp, ötekiler yaratıyor. Oysa biz “öteki” görülenler; bizim için önemli olan “Yavuzselimlili” olmak, bu bizim ortak paydamız. Hep sevgi-saygı içinde dinledik/dinleyeceğiz tüm arkadaşlarımızı.

Demokrasinin ilkeleri olan; “ötekilere” saygı duymayı, düşündüğünü özgürce söylemeyi, ve yazmayı kabul edip önemsemeden…   Daha sonra da demokrasi ve kardeşlik nutukları…

Ve siz, bu haksızlığa,  sansüre, öteki yaratmaya karşı olan çokça arkadaşımızın olduğunu biliyor/hissediyor, fakat ses çıkaramadıklarını görüyorsunuz. Bu da sizin için çok büyük bir acı/sızı değil mi?  Tıpkı okulumuzun, tarihi-kültürel dokusuyla birlikte yok edildiğine, üzülüp, sessiz kaldığımız gibi... 

Ve şimdi de ülkemizin tüm okulları, kazanımlarıyla, eğitim felsefeleriyle birlikte yok edilmeye çalışılıyor, bunu da görüyor ve susuyoruz.

Ben de çokça düşünüp kendimce bir genelleme yaptım:

Bizler; görür, duyar, bilir ama susarız... (Bu bizim ortak sorunumuz, acı gerçeğimiz.)  Sosyal psikolojide buna, öğretilmiş veya öğrenilmiş çaresizlik denir.

Peki, bu sorunumuzdan kurtulmak için neler yapmalı ve nasıl yapmalıyız?...  

Emin Toprak
19 Şubat 2017

NOT: Bu yazı, Sn. Mürüvvet-Nermin-Mehlika DEMİRTAŞ kardeşlerin yoğun çabalarıyla hazırlanan 18-21 Mayıs 2017 Mersin-Erdemli okul buluşmamızın anısı olarak yayımlanan  dergide yer almıştır.


Yazarın diğer yazıları için tıklayınız

8 Mart 2018 Perşembe

8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Günü

Bugün, 8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Günü.

Bugün 13 ülkede bayram, her ülkede de; sevgi-saygı dolu sözler ve şiirli, şarkılı, türkülü etkinliklerle anılıp kutlamalar yapılıyor. Ama ben böyle bir günde coşku dolu bir yazı yazamadığım için çok üzgünüm. 

Çünkü dünyanın pek çok yerinde emperyalist, militarist ve işbirlikçilerinin çıkar savaşlarında; çocuklar, gençler, yaşlılar, kadınlar ölüyor, taciz, tecavüz, baskı, şiddet görüyor

Çünkü erkek egemen ayrımcılık yüzünden, emekçi kadınlar; evde, işte, yolda her yerde baskı-şiddet-sömürü sarmalı içinde ve güvencesiz (yurdumuzda 2017 yılında 409 kadın cinayeti işlenmiş) durumda. 

Dünyada olduğu gibi bizde de kadınlar,  Rize’de Artvin’de, Balıkesir’de Eskişehir’de, Soma’da, Diyarbakır’da... Ve 675 haftadır Taksim'de olan Cumartesi Anneleri...

Kadınların istekleri, acıları, öfkeleri bir çığlık olmuş sokaklarda:
  • Kimi yavrusunu, işini, yok edilmek istenen deresini, dağını, ovasını, madenini ve peşkeş çekilen ekmek teknesi fabrikasını korumak...
  • Kimi gasp edilmiş insan haklarını almak... 
  • Kimi madenlerde kaybettiği eşini, çocuğunu, kardeşini anmak... 
  • Kimi haksız çıkar savaşlarına dur demek...  
  • Kimi alıp götürüldükten sonra bir daha hiç haber alınamayan eşini, çocuğunu, kardeşini sormak, aramak için... 
Hak arayan bu kadınlara karşı çıkan, onlara engel olanlar ise yabancı değil, kendi çocukları, eşleri, kardeşleri… Bunlar aldıkları 'emir' gereği analara, kardeşlere, kadınlara durmadan; “yasak” deyip, cop sallıyor, gaz sıkıyor, hakaret ediyor, gözaltına alıp gözdağı veriyorlar. (Bu da başka bir acı). Sorumlular ise  perde arkasında, karanlıkta… 

***

Etrafınıza baktığınızda, toprak-su-hava-ateşin yaşanır kıldığı bir dünya görürsünüz. Düşününce de, dünyadaki tüm canlıların anne-baba-çocuk üçlüsünden başka bir şey olmadığını ve bu üçlüyü var edenin ise anneler olduğunu anlarsınız.

Her kadın kendisini güçlü kılan bir “annelik duygusu” taşır. Bu duygu ile kadın; hakkı yeneni, tacize uğrayanı, işkence göreni, öldürüleni yavrusu gibi görür, onları korur ve acılarına ortak olur.

Bunun için toplumlar her zaman, kadınların koruyucu sevgisine ve zalimlere dur diyecek öfkesine ihtiyaç duyarlar. 

Bir kadına verilebilecek en büyük ceza, yavrularını güvencesiz, geleceksiz bırakmaktır. Savaşlar insanları güvencesiz, geleceksiz bırakır, barış ise herkese sömürüsüz ve özgür bir yaşamı sağlar. Bunun için kadınlar, barışa dost, savaşa düşmandırlar.

Kadınlar bebelere kol-kanat olur, onları ninnilerle uyutur, büyütürler. Büyüyen o bebeler de:

Eğer, annelere karşı durup güç kullanabiliyorsa...

Eğer, kadınları kendilerine eşdeğer görmüyorsa...

Eğer, yargıçlar insan haklarına ve hukuka saygılı olmuyorsa...

Eğer, doktorlar yaşam hakkına sahip çıkamıyorsa...

Eğer, üniversiteler susmuş konuşamıyorsa...

Eğer, barış istemek, savaş iklimi ile sindirilmişse...

Eğer yaşamı,  ölüm çevrelemiş ve tutsak almışsa...

Eğer, tüm bunları sağlayan iktidar ayakta durabiliyorsa... 

Burada yanlışlıklar, haksızlıklar var demektir. 

Burada kadınlara çok iş düşüyor demektir.

Kadınların katkıları olmadan erkek egemen dünya yok olamaz.

Ve kadın desteği olmayan bir demokrasi kurulamaz.

O halde görevimiz; demokrasi, barış ve insan haklar için mücadele veren kadınların saflarında kadın-erkek el ele tutuşmak olmalı... 

***
Bütün kadınlar saygın ve emekçidir.

Baskıya, şiddete, sömürüye, ayrımcılığa hayır!..

YAŞASIN 8 MART.

DÜNYA EMEKÇİ KADINLAR GÜNÜ KUTLU OLSUN.

  

Yazarın diğer yazıları için tıklayınız

2 Mart 2018 Cuma

“Yerli - Milli” ve Satıyorum!... Sattım!


Yerel ve milli olmak, her insanın yaşamında yer alan önemli bir psiko-sosyal süreçtir. Bu süreç; insanın atmosfer basıncı, ses, ışık vb. şoklar yaşadığı doğum anıyla başlar. Çevresel etkileşim ve iletişimle sürüp gider.

Çocuk; yakınları ile birlikte bulunduğu yuvada kendisini güvende hisseder. Ailesi ve yakın çevresinin ortak değerleriyle tanışır, onları gözlemler, taklit eder, öğrenir ve yavaş yavaş kullanmaya başlar.  

Üç yaş ve sonrasında ise o çocuk; artık çevrenin ilgi odağında ve hızlıca iletişim kurabilen bir “Ben” olmuştur.  Çevresi ona hiç seçme fırsatı vermeden, “bunlar da bizden” dercesine, gelenek, görenekleri ile birlikte; bir coğrafya, bir soy, bir dil, bir din gibi "zorunlu kimlikler" verir. Artık o, bu coğrafyanın, bu soyun, bu dilin, bu dinin, bu kültürün bir taraflısı ve savunucusudur. İşte yerel ve milli olmak böyle başlar.

Demek ki; aynı coğrafyada bulunmak, benzer sosyal, psikolojik, kültürel değerlerden etkilenmek, insanların dil, inanç ve yaşam tarzını belirliyor. Bu dünyanın her yerinde olagelen insani bir durumdur. İnsani olmayan ise, bu kimliklerin ırkçı ve ayrıştırıcı bir araç haline getirilmesidir.

Ülkemiz bunu 16 Nisan referandumunda yaşadı. AKP iktidarı ile küçük ortağı MHP, devletin tüm güç, araç ve olanaklarını kullanarak, kendileri gibi olmayan, kendi gibi düşünmeyenleri; “terörist/iç düşman/vatan haini” ilan ettiler. Ana sloganları da “yerli ve milli” olmaktı.

Nefrete dayalı slogan ve algılarla bir korku iklimi oluşturulmuş ve toplum sindirilmişti (bu iklim halen devam ediyor). Böyle bir ortamda yapılan şaibeli seçim ile (atı alıp Üsküdar'ı geçerek)  amaçlarına ulaştılar.

Şimdi de 2019 da yapılacak seçimleri kazanmak için benzer ve daha yoğun çabalar içindeler. Sloganları da aynı: “yerli ve milli” olmak… Hedeflerinde de yine; “iç düşman" ve "vatan haini” ilan ettikleri “ötekiler” var. 

***
Dağlar ormanlar, denizler, göller, ovalar, tarlalar, bahçeler, madenler, köyler, şehirler, okullar, atölyeler, fabrikalar, yollar… Bunlar, coğrafyamızdaki insan ve diğer canlılara yaşam kaynağı olan yerli ve milli değerlerimizdir.
  
Sağlıklı ve mutlu bir yaşam sürdürmek için hepimiz el ele tutuşup bu değerlerimizi korumalı ve geliştirmeliyiz. İktidarların da birinci görevi budur.

Şimdi bakalım 17 yıllık AKP iktidarı, ne kadar yerli ve milli:

Yurdun her bölgesinde bulunan Sümerbank, Etibank, Te­le­ko­m, Tüpraş, Petkim, Tekel, Elektrik vb. gibi ekmek teknesi ve gözbebeği olan 135 kurum "kelepir arsa" fiyatlarıyla yandaşlara satıldı. Madenler güvenliksiz olarak  taşeron çalıştırıcılara peşkeş çekildi. HES ve maden arama projeleri daha fazla kazanç için, ekolojik dengeleri bozdu. Buralarda doğa tahrip edildi, çalışan insanlar ve yakınları da; ölerek, aç-işsiz kalarak büyük sıkıntılar, büyük acılar yaşadılar. 

Bizler, tarım ve hayvancılık ülkesi olmakla övünürken, dışarılardan; canlı hayvan, buğday, et, ot, saman alır olduk. Asırlık zeytinlikler yok edildi. Köyler boşaldı, şehirler yeşil kartlı gecekondularla dolup taştı, fakirler, Ramazan ayının "bedava" sofralarını bekler oldular.

Kentlerde; deprem toplanma alanlarını, dere yataklarını, koru ve çayırları parsel parsel dağıttılar, zaten yetersiz olan yol, su, kanallara  çare bulacaklarına, dikey yapılaşma ile sorunları 3-4 kat daha da büyütüp kaos yaşattılar.   

Emekçi çalıştırarak, üretim sağlayan; tarlaları, bahçeleri, hayvancılığı, atölyeleri, madenleri, fabrikaları daha verimli kılmak yerine... Oraların kapatılıp, terkedilmesine seyirci kalıp, sadece şehirlere; yol, köprü, tünel ve inşaat yapmaya odaklandılar. Sonra da halkla dalga geçercesine; “üç-dört yetmez, daha çok çocuk yapın” demeye başladılar.

Çocuk ve torunları bile "dolar" ile borçlandırarak, yol, köprü, tünel, alan ve inşaat yaptılar. Ama borçlandırdıkları bu çocukların ihtiyacı olan; su, süt, ekmek, okul, iş ve güvenli bir geleceği hiç düşünmediler..

Çünkü onlar için sadece ihaleler ve müteahhitler önemli idi.

Bugünlerde de 14 şeker fabrikasını pazarlamakla meşguller.

Şimdi, satıldığında  yaşanacak olan ticari ve yaşamsal hikayelere hiç girmeden sadece "kuşbakışı" bakalım, bu fabrikalara (Sayısal veriler; Özlem Yüzak-Cumhuriyet 2 Mart 2018): 
  •  1575 köyün 47 bin 758 çiftçisinden pancar alınıyor.
  •  Pancar için 1.25 milyon dekar alan işleniyor. 
  •  Bu fabrikalarda 4 bini aşkın emekçi çalışıyor.
  •  Yılda  7 milyon ton şeker pancarı işleniyor.
  •  947 bin ton şeker,  2 milyon 74 bin ton yaş küspe üretiliyor.
  • ...
Şeker fabrikalarının eğer sorunları varsa (ki vardır), bunlar çözmek iktidarın görevidir. Üreticiler kooperatifleşmek istiyor (ki Avrupa ülkeleri böyle yapmış). Böylesi çözümler destek olacaklarına emperyalist kartellerin ekmeğine yağ sürmek değil mi:

 “Satıyorum!... Sattım!...” demek?!…

Sizce yerli ve milli anlayış sahipleri, böylesi ekmek teknelerini hiç satar mı?



Yazarın diğer yazıları için tıklayınız