26 Mart 2016 Cumartesi

Bir panel ve çok soru


“Acılar insanları birleştirir” sözü, çokça söylenen ve çokça kabul gören bir sözdür. Bazen “Sevinçler insanları birleştirir” şeklinde de söylenir fakat bu söz, ilkinde olduğu kadar kapsayıcı değildir. Yani acıların kapsam alanı, sevinçlerin kapsam alanından daha geniştir. (Neden/niçin diye sorar, düşünürseniz altından “kıskançlık” çıkabilir).

Ama artık acısını izlerken birini gözlerimiz nemlenmiyorsa, sözcükler boğazımızda düğüm olmuyorsa, acılarda da bizi bir araya getirmez olmuşsa, bilin ki bizler acınacak bir durumdayız toplum ve kişi olarak.

“Bana dokunmayan yılan bin yaşasın” diyenlerin arttığı, acılara duyarsızlıkların zirveye çıktığı günleri yaşıyoruz. Bireysel ve toplumsal değerlerin yara aldığı günler…

Toplumu diri, kişiyi güçlü kılan bu duygudaşlıklar aşınmaya mı başladı ne!?

Birinci soru:

“’Cizre’nin sizde hiç mi hakkı yoktu, niye daha önce gelmediniz?’ Bu soruyu CHP milletvekili İlhan Cihaner’e yakılıp yıkılmış Cizre’de dolaşırken çok yaşlı bir Kürt yurttaş sormuş. Cihaner bu sorudan çok etkilenmiş ama yanıt verememiş…” Diye başlayan ve oldukça düşündürücü bir yazı yazmıştı Işıl Özgentürk.

İlhan Cihaner’i yanıt veremez hale düşüren, benzer durumları çoğumuz sıkça yaşamış veya tanığı olmuşuzdur.

İkinci soru:

Kadıköy-Kozyatağı benim semtim, semt gönüllülerimiz “Kozyatağı Dayanışma” ismiyle bir grup kurmuş. Bu grup üç yıldır, çevreci, sosyal ve kültürel pek çok etkinlik yaptı. Bunlardan biri de 12 Mart günü “Kozyatağı Kültür Merkezi”nde yapılan “Ortadoğu’da Kaybolan İnsanlık” isimli paneldi.

Panel yöneticisi “Kozyatağı Dayanışma”dan Dr.Ayşegül Tozeren, panelistler ise: Oya Baydar (Yazar-Toplumbilimci), Eren Erdem (İstanbul Milletvekili), Fehim Işık (Gazeteci) idi.

Panel başlamadan önce konuya hazırlık amacıyla, Suriye ve Irak’da yaşanan savaşın ölümcüllüğü, yıkıcılığı ve zalimliğini anlatan kısa süren bir video sunumu yapıldı. Ve panel başladı.

(Bu sunumu izleyince oldukça garipsedim ve eğitim-öğretimde sıkça kullanılan “yakından uzağa” ilkesini anımsayıp kendi kendime şu soruyu sormuştum: “Neden ülkemizde yaşananları değil de uzaklardan örnekler seçmişler?” Sanırım pek çok izleyici de aynı duygularla kendisine benzer sorular sormuştu.)

Oya Baydar kendisine ilk söz verildiğinde, söze bu konuyu eleştirerek başladı ve “ Bugün, Cizre, Sur’da ve daha pek çok yerde yaşananların Suriye’de olanlardan ne farkı var ki bunları görmeyip Suriye’den Irak’ tan örnekler verdiniz? Diye özetleyebileceğim haklı bir soru sordu ve konuşmasını bu eksende yaptı.

Üçüncü soru:

Panelin en heyecanlı konuşmasını CHP İstanbul Milletvekili Eren Erdem yaptı diyebilirim. (Özetle) Ortadoğu ve özellikle de Suriye’deki olayların bu noktaya gelmesinde; Erdoğan ve dış politikamızın çok büyük payı bulunduğunu söyledi. Türkiye’deki Kürt sorunu ve 10 aydan beri yaşanan acı olaylardan ise; AKP-Erdoğan ve PKK-HDP’nin sorumlu olduğunu belirtti.

Konuşmasının bir bölümünde de; “Devlet Camilere yardım yaptığı halde, diğer ibadethane ve inançlara özellikle de Cemevleri’ne neden yardım ve hizmet etmiyor?” (Kendisinin özgün bir cümlesi olmasa da bu anlama gelebilecek sorular sorup yorumlarda bulundu.)

Dördüncü soru:

Gazeteci Fehim Işık (özetle); Acıların yaşandığı bölgeyi çok sık aralıklarla ziyaret ettiğini ve Kürt halkına yapılanların sadece bugüne özgü olmadığını, Cumhuriyetin kurulduğu ilk yıllarından günümüze kadar o coğrafyada katliamlar ve büyük acılar yaşandığını söyledi. Örnek olarak da yaşamından bir örnek verdi: Diyarbakırlı olduğunu ve 10 yaşında iken köylerinde yaşlı bir adamın soyularak, cinsel organına ip bağlandığını ve ipin diğer uçununda o yaşlının eşine verilerek halkın önünde yürütüldüğüne tanık olduğunu söyledi…

Ölümleri, acıları, yıkımları kısaca yaşanmışlıkları anlatan paneliste bazı izleyiciler tepki gösteriyorlardı. Sanırım istekleri; dünü hatırlamamak, konuşmamak, acılara tanıklık yapanları dinlememekti. Onlar örtünün altına süpürülmüşlerin gün yüzüne çıkmasını istemiyorlardı. Ama onlar aynı zamanda bu inkârcılıktan hiçbir çıkarı olmayan, neden böyle davrandıklarını da bilemeyenlerdi. Onlara sadece duyarsızlık öğretilmişti diyebilirim. Acı olan da bu…

Bu kez de ben sordum kendime:
Söylenenler gerçek değil mi, yaşanmamış mı? O halde bunca inkârcılık, hoşgörüsüzlük neden?!

Beşinci soru:

Panel bitmiş dinleyiciler dağılmaya, konuşmacılar da sahneden inip dinleyicilere karışmaya başlamışlardı. Benim de kafamda netleşmemiş bazı düşüncelerim ve sorularım vardı. Hemen sahnenin önüne gidip, sahne merdiveninden inmekte olan Milletvekili Eren Erdem’i beklemeye başladım. Yanıma geldiğinde de “Sayın vekilim size iki sorum var dinler misiniz lütfen?” Dedim. Gayet samimi olarak “Evet” deyip sorularımı dinleyeceğini bildirdi. Hemen sordum:

Siz devletin sadece belli bir dini inanca hizmet ettiğini diğer inançlara hizmet vermediğini ve bunun yanlış olduğunu söylediniz. Peki, sizce devlet adına bu hizmeti yapan Diyanet İşleri Başkanlığı laikliğe aykırı bir ve gereksiz değil mi?

Hiç duraksamadan kesin olarak “Hayır” dedi ve birkaç çünkü sıraladı.

Ben de hemen ikinci sorumu soruverdim:

Eğitim sistemimiz İmam-Hatip Sistemine dönüştü ne düşünüyorsunuz?

Özet olarak el cevap: “Eğitim bir haktır isteyen istediği okula gider.”

Bu cevabı alınca da duyulur duyulmaz bir sesle; “Bu kadar imam-hatip ne olacak?” deyiverdim. Cevap vermedi, ben de başka soru soramadım. İyi günler dileyip ayrıldım.

Ama susamadım içimdeki ben ile konuşmaya başladım, ona sorular sordum:

Diyanet İşleri Başkanlığının görevi: “İslam Dininin inançları, ibadet ve ahlak esasları ile ilgili işleri yürütmek…." değil mi?

Peki, diğer dini inançlar ne olacak ve laiklik nerde kaldı?
Vekilimiz biraz önce şikâyetçi olmuştu, şimdi neden sistemi savunuyor?

Devlet, Cem evinin suyunu elektriğini karşılasa görevini yapmış mı olacak?

Devletin dini olur mu?

Devletin görevi imam-hatip yetiştirmek mi?

Okullar sorgulama, yorumlama yapılmayan, neden, niçin diye sorular sorulmayan İmam-Hatip anlayışına geldi, ne olacak bilimsel çalışmalar ve ülkenin hali?

Uzadıkça uzadı sorular, hemen “dur, artık sorma” dedi içimdeki ‘ben’:

"Artık anla bunlar kırmızıçizgileri olmuş CHP’nin."

Duramadım yine de sordum kendi kendime:

Belki inançta belki olur, ama bilimde kırmızıçizgi olur mu?

Emin Toprak- DOSTÇA

          Diğer yazılarım için tıklayınız 



24 Mart 2016 Perşembe

“Endişe etmeyin”//”Alışın”


Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan, 37 kişinin hayatını kaybettiği ve 125 kişinin yaralandığı Ankara Kızılay katliamı sonrasında:

“…Askeriyle, polisiyle, köy korucusuyla tüm güvenlik güçlerimiz, hayatları pahasına, terör örgütleriyle kararlı bir mücadele yürütmektedir.

Vatandaşlarımız endişe etmesin, devletimizin tüm kurumlarının milletimizle işbirliği içinde yürüttüğü terörle mücadele mutlaka başarıyla neticelenecek, terör dize getirilecektir.” dedi.

Bu iki cümle; iç sorunumuzu sadece asker-polis-korucu silahları ile çözmek isteyen bir anlayış, ya da bir savaş felsefesi. Anlamak için bazı sorular sormamız gerek:

Tüm yollar tıkandı, bitti mi ki, sadece silahlarla çözüm arıyorsunuz?
Toplumda yaygınlaşan endişeleri sadece, şiddet, ölüm, yıkım ve yok ederek mi gidereceksiniz, öyle mi düşünüyorsunuz?
Sorunların çözümü için görüşme, anlaşma uzlaşma, barışma yok mu, devlet sadece güç mü kullanır?
Devletin görevi: Vatandaşın, canını, malını korumak, hukuk içinde kalarak, zarar verenlerden hesap sormak ve bu olayların tekrarını önleyen çareler bulmak değil mi?
Yaşanan ölüm, acı, yıkım ve endişeleri önleyemeyen üst düzey sorumlular niçin, “özür dilerim ben başaramadım, başaran birini bulun” deyip istifa etmiyor?
Kendi anlayışı dışındaki herkesi terörist ilan etmek, kime hangi kazancı sağlar?
Bunca ölüm, yıkım ve acıyı durduracak çareler aramak yerine, savaşa devam demek kime hangi kazancı sağlar?
Neden parlamento çalıştırılmıyor, diplomasi ve sivil toplum örgütleri susturulmuş?

…Daha pek çok soru sorulabilir fakat bu bölümü iki hatırlatma ile bitirelim:

Devletin görevi sadece ekranlarda ve sokaklarda; sonuna kadar / ya benden yanasın ya da teröristsin deyip nutuk çekmek, meydan okumak, ağıt yakmak, terörü lanetlemek olmamalı. Ölümlerin son bulması ve bu kara günlerin bitmesi için uygun bir iklim yaratıp çare aramalı, çözümler bulmalı…

Sadece, öfke, kin, kibir ve silahla sorunlar çözülemez, öldürüp ortadan kaldırmak yok etmez, bitirmez, ilerde yaşanacak yeni yeni ölümleri… Olsa olsa geleceğe kin tohumu eker, zehir eder yarınları…


***

Uzun yıllardan beri çözümsüz kalmış bir iç sorunumuz var, Kürt sorunu (şüphesiz tek sorunumuz değil ama öncelikli)… Yılların asimile çalışmaları, inkârları, baskı ve şiddetleri sonucu oluştu bu sorun. Ama olmadı sorun bitmedi. Fakat bu uygulamalar bir karşı güç doğurdu otuz iki yıldan beri onlarla savaş yaşanıyor.

Birkaç yıl önce tüm yaşanmışlıklardan ders çıkaran, asker, polis, korucu ve politikanın en üst görevlileri, bu soruna sadece savaşarak çözüm bulunamayacağını açıklayıp uzlaşmayı ve barışı işaret etmişlerdi. Ve bu görüşleri de toplumda büyük kabul görmüştü…

Bu pişmanlık (belki de sağduyu) dile getirildiği zaman, geçmiş olan on yıllarda nice canlarımızı kaybetmiş ve nice kaynaklarımızı heba etmiştik. Ama buna rağmen olsun zararın neresinden dönersin kârdır diye düşünüp sevinmiştik.

Yazık oldu, bu sevincimiz de kısa sürdü, egolara kurban gitti barış.

Son on aydan beri dağlardan kent merkezlerine indi acımasız savaş ve güvenlikçi anlayışlara geri dönüldü. Hendeğiyle, topuyla, tüfeğiyle, tankıyla ve de nefret söylemiyle…

Yeniden sadece asker, polis ve korucular ile sorunlara çözüm aranmaya başlandı. Çatışmalarda yaşam alanları yakılıp, yıkıldı, bebek çocuk, yaşlı, kadın yüzlerce ölümler yaşandı, binlerce kişi sakat kaldı, tarihi dokular yok oldu. Ve halen devam ediyor...

Hem de kuruluş felsefesinde “Yurtta Barış Dünyada Barış” ilkesine yer veren ülkemizde…

Ölüm, yıkım ve acıların yaşandığı her olay sonrasında etkili yetkililer; ekranlara çıkıp, kürsülerde lanetler yağdırdı, misliyle cezalar ödeteceklerini, onları hendeklere gömüp sonuna kadar savaşacaklarını söyleyip durdular. Ne ölümler ne de söylevler bitti. Ama yurdum insanları, da pek çok katliamı yaşadı, gördü, duydu, çok büyük acılar yaşadı…

Çoğu katliamın failler bulunamadı, tek tük bulunsa bile dosyaları zaman aşımına uğratıldı. Susurluk Kazasında olduğu gibi çeteler tesadüfen ortaya çıksa, yaptıkları ortalığa saçılsa da, arkasındaki odaklara dokunulamadı ulaşılamadı. Ve böylece cezasız kalan pek çok insanlık suçu yapanların yanına kâr kaldı, onlarla hesaplaşılamadı. Hukuk kalmadı.

***

Neden endişe etmesin, niçin alışsın olanlara:


Şimdi sen gel de, bu katliamlarda nice kıymetlilerini kaybetmiş, o ölümleri, yıkımları, yakılanlarını görmüşlerin gözlerinin içine bakarak vatandaşlarımız endişe etmesin de…

Acısı olan birine, bir yakını yada bir komşusu endişe etme dese belki duygudaşlık (empati) yapıyor der anlarsınız. Ama bu sözü söyleyen devletin en başındaki Cumhurbaşkanı… Yani, ülkeye bu acıları yaşatmamakla görevli olanların en başındaki…

Sürekli olarak endişe içinde olmak ruhsal bir sorun sayılabilir, ama sağlıklı insanlar da yaşadıkları, duydukları, gördükleri olayların etkisinde kalıp, kendisi veya değer verdiklerini güvende hissetmediklerinde endişe ederler. Fakat asıl korkunç ve korkulacak olan ülkede, sürekli olarak endişe edilecek bir iklimin var olması…

Eğer, son on ay içinde Diyarbakır, Suruç, Sultanahmet katliamlarından başka (son beş ay da) sadece Ankara’da üç kez kitleleri hedef alan katliamlar yaşanışsa…

Nice ana baba, yuva yas ve acılar içinde ise,
Sokaklar güvenli değilse,
Eşi, çocuğu, kardeşi, annesi, babası geç kalmışsa, yoldaysa, gelmemişse,
Siftah etmeden kapatıyorsan kepenkleri,
Müşteri bulamıyorsan sebze-meyvene, oteline…
Gazetesi, işyeri, çalışanı güvende değilse, kapıda sıra bekliyorsa kayyumlar,
Ülke kaynaklarının pek çoğu silahlara gidiyorsa,
Dünyada yalnız ve dost komşusu kalmışsa ülkenin,
Türküler, şarkılar, şiirler, öyküler sadece acıları, sızıları dillendiriyorsa…

Bunları yaşamış, duymuş, görmüş birini düşünün, nasıl endişe etmez ki bu insan?

Halden anlamaz, haksızlıkları göremez sadece kendini düşünenler yüzünden, sürekli endişe yaşayan, ruh sağlığı bozuk bir toplum olmak üzereyiz. Bundandır ki çoğu kimse; kendine ayna tutmaz, ben ne yaptım demez, parmağıyla başkasını gösterip, hep suçlu arar, acıları yarıştırır, ağlar, gözyaşı döker, kızar, bağırır…

Rıza Türmen "Acele barış" yazısında sormuş, biz de o soruyla bitirelim:
“Neden insan öldürmeyi düşünmek yerine, barışı nasıl gerçekleştireceğimiz üzerinde kafa yormuyoruz?”

(Bugün doğum günümmüş, oturmuş acıları, ölümleri yazıyorum. Son dakika: İstiklâl Cd. ‘nde de patladı bomba…)

Emin Toprak- DOSTÇA

          Diğer yazılarım için tıklayınız 


Bu yazı Radikal Blog’da:
http://blog.radikal.com.tr/turkiye-gundemi/endise-etmeyinalisin-128323




16 Mart 2016 Çarşamba

Diyanet İşleri Başkanlığı bir Kamu Kurumu mu?


03.03.1924’de “Diyanet İşleri Reisliği” olarak kurulmuş olup, 22.06.1965 gün ve 633 sayılı Kanun ile Diyanet İşleri Başkanlığı olan kurumun görevi:

“Madde 1 –İslam Dininin inançları, ibadet ve ahlak esasları ile ilgili işleri yürütmek, din konusunda toplumu aydınlatmak ve ibadet yerlerini yönetmek.”

Görüldüğü gibi bu kuruma görev olarak: “İslam Dininin inançları, ibadet ve ahlak esasları ile ilgili işleri…” verilmiştir. Görev alanının sınırlı olması, yapılan hizmetlerin de sadece bir gruba verilmesine neden olmaktadır. Bu da diğer inanç gruplarının haklı tepkilerine neden olmaktadır.

Ben hukukçu değilim, ayrıca bu madde ve uygulamadaki pek çok çelişkiyi görmek için hukukçu olmaya da gerek yoktur.

İşte bu görev maddesi hakkında çelişkiler ve düşündüklerim:

Devletin dinler karşısında tarafsız olması anlamına gelen laiklik ilkesine uymaması…

Ülkemiz vatandaşı olup Müslüman olmayan (sayısı önemli değil) başka inançlara sahip insanlarımızın bulunması…

Görev alanı olarak “İslam Dini” sınırlamasına rağmen, aynı din içinde olan diğer mezhep ve anlayışlara uzak durup sadece Sünnilik-Hanefilik anlayışına göre hizmet verilmesi…

Halkın bütününe hizmet veren kurumlar olarak tanımlanan kamu kurumları tanımına uymaması...

Ve sadece belli bir inanç grubuna hizmet sunan Diyanet İşleri Başkanlığı için (herkesten toplanan vergilerden ayrılan) 2016 bütçesi, 12 (on iki) bakanlık bütçesini geride bırakmıştır.

Sadece bu çelişkiler bile bize şu haklı soruyu sorma hakkı vermektedir:

Eşitlik ve laiklik ilkelerine uymayan, kapsayıcılığı bulunmayan ve kamu hizmeti anlayışı ile çelişen bir kurum, kamu kurumu olabilir mi??


***

Diyanetin Fetva ve hutbeleri:

Diyanet İşleri Başkanlığı yukarıda belirtilen görev tanımından hareketle, iktidarın da sağladığı kadro ve maddi imkânlarla ülkenin önemli bir gücü olmuş durumda. Bu gücünü kullanarak, inanç sistemi ve sosyal yaşamı yakından ilgilendiren pek çok fetva, hutbe üretip uygulamalarda bulunmaktadır.

Bu fetva, hutbe ve uygulamaların, sadece bir inanç grubunun inanç ve anlayışları doğrulusunda olmasına rağmen tüm topluma yaygınlaştırılmaya çalışılması diğer inanç grupları için “mahalle baskısı” nedeni olmakta ve bir dayatma olarak algılanmaktadır.

İşte sosyal yaşamda tartışma ve çatışmalara neden bazı fetva, hutbeler:

Nişanlılık, Evlilik, Cemevleri, Milli Piyango, Feminizm, Grev, …

Ve son günlerde basına yansıyan bir Fetva:

"Eti yenen hayvanların etlerinin helal olması için, hayvan kesecek kimsenin, akıl ve temyiz gücüne sahip, Müslüman veya ehl-i kitaptan olması gerekir. Müslüman veya ehl-i kitaptan olmayan Mecusi, putperest veya ateistin kestiği hayvanın eti helal değildir. Onun kestiği hayvan da kurban olmaz."

"Müslüman bir kadının dinsiz, ateist bir erkekle evlenmesi caiz olmadığı gibi, Müslüman bir erkeğin de böyle bir kadınla evlenmesi caiz değildir"

(Hutbede geçen bazı deyim ve sözcükleri hatırlatalım:

“Akıl ve temyiz gücüne sahip”: Anlama, düşünme ve ona göre davranma yetisi olan kişi.
“Müslüman veya ehl-i kitaptan”: Müslüman Yahudi, Hristiyan gibi semavi dinden olan kişi.
“Mecusi”: Ateşe tapan Zerdüşt dininden olan kimse.
“Putperest”: Bir nesne, görüntü veya fikre tapma anlayış veya inancı olan kimse.
“Dinsiz, ateist”: Dine ve Allaha inanmayanlar.)

Şimdi de bu fetvadan çıkardığımız iki soruyu kendimize ve Diyanet İşleri Başkanlığı’na soralım:

1. Müslümansınız ve et alacaksınız, yukarıdaki şartlara uygun et almanız gerek. Nerden ve kimden alacaksınız?
2. Müslümansınız, birine gönül verdiniz ve evlenmek istiyorsunuz, o kişinin; “Mecusi, putperest, dinsiz, ateist” olup olmadığını nasıl anlarsınız?

Bu iki soru için ben de cevap aradım ve bunların çözümsüz sorular olduğuna karar verdim. Eğer sıkılmazsanız kendimle konuştuklarımı sizinle de paylaşmak isterim.

Birinci soruya cevabımdır: Büyük kentlerde mümkün değil ama diyelim ki eti yenen bir hayvan ve onu kesecek “akıl ve temyiz gücüne sahip” birini buldunuz. Peki, onun sözde değil özde (iç dünyasında) bir, “Müslüman veya ehl-i kitaptan” olup, “Mecusi, putperest veya ateist” olmadığını nasıl anlayacaksınız?

İkinci soruya cevabımdır: Eğer isterseniz evleneceğiniz kişiye, IQ testi uygulatıp zekâsını, kişilik testleri uygulatarak da ruhsal durumunu öğrenirsiniz. Hatta onu tanıdıkça testlerin ölçemediği bazı özelliklerini de öğrenebilirsiniz. Peki, o insanın kendisi dışında başkasına açmadığı, bazılarını açsa bile saklı-gizli tuttuğu pek çok sırrının olduğu iç dünyası ya da inançlarını nasıl öğreneceksiniz?

***
Çözüm için ne yapmalı:

Devletin devasa bir bütçe ve kadro sağlayarak, sadece bir inanç grubu için din görevlisi yetiştirmesi, onlara, kim için, neyi, nasıl, yapacaklarını söyletip, inanç sistemini denetimine alması resmi bir resmi din oluşturmak anlamına gelir ki, şimdiki görüntü budur. Resmi din olabilir mi?...

Peki, yaşanan tüm bu olumsuzluklar nasıl çözüme kavuşur?

Aslında çözüm çok basit ve şöyle ki:

1. Diyanet İşleri Başkanlığı kapatılsın.

2. Her inanç grubu kendi organizasyonu ile var olan veya yapılacak mekanlarda kendi inanç sistemine uygun ibadetini yapsın.

3. Yerel yönetimlere bağlı olarak (örneğin) İnanç İşleri Müdürlüğü kurulursun, tıpkı Zabıta ve Fen İşleri müdürlükleri gibi… Bu müdürlük de her inanca sahip insanların ölüm, cenaze, mezarlık, defin işlerini şimdi olduğu şekliyle devam ettirsin.

4. Devlet de hukuk içinde laiklik ilkesine uygun her inanca eşit uzaklıkta denetim görevini yapsın.

***

Eğer muhalefet basit oy hesapları yapıp, eğitim sistemini ortaçağ zihniyetine götüren iktidara sessiz kaldığı gibi bu konuda da sessiz kalırsa, tarih onları da sorumlu ilan edecektir. Fakat acısını torunlarımız çekecektir.

Emin Toprak- DOSTÇA

          Diğer yazılarım için tıklayınız 


  
Bu yazı Radikal Blog’da: 
http://blog.radikal.com.tr/turkiye-gundemi/diyanet-isleri-baskanligi-bir-kamu-kurumu-mu-127683

11 Mart 2016 Cuma

Cizre ve Sur’u gör, Heidelberg, Cambridge, Oxford’u an

“28 Şubat Dolmabahçe Mutabakatı"(!) üstünden bir yıl geçti. 

O, imzalar atılıp tokalaştıklarında; milyonlar savaşın biteceğini, insanların ölmeyeceğini, büyük coşkuyla kardeşlik türkülerinin söyleneceğini umut etmiş, çok sevinmiş, mutlu olmuştu.

Gel gör ki bu imzalardan ikbal umanlar, hesap kitap yaptılar, ibrenin onlardan yana değil, halktan yana olduğunu anladılar. Ve "top sahibi çocuk egosu” ile barış dursun, savaş sürsün narasıyla masayı devirdi. Böylece devlet adına verilen sözler havada ve atılan imzalar imzacıları ile birlikte masanın altında kalmış oldu. Bir süre barışı buzdolabına koyduklarını söyleyip oyaladılar, oysa o buzdolabının fişi çekilmiş, enerjisi bitmişti… Sonra katliamlar yapıldı nice ölüm, nice yaralar, nice yıkımlar yaşandı. Durmadı yayıldı, devam ediyor.
 
Peki, yaşanan bunca acı, bunca yıkım ve de binlerce ölüm, birilerinin saltanatı için, değer miydi?!..

***

Sansür görmekten kurtulan tek tük gazeteci az da olsa bu yıkım ve ölüm haberlerini yazdı, bazı TV’ler kırpılmış kareler gösterip anlattı. Böylece bizler de  görüp, dinledik ve öğrendik ki: 

Cizre'de 82 gün sonra sokağa çıkma yasağı (kısmen) kalkmış! 

Artık çok da anlamlı değildi bu karar, çünkü bu gün sokağa çıkma yasağı kalktığı için değil, başını sokacağı evi kalmadığı için sokakta kalmış Cizreliler, Surlular, Silopililer, İdilliler… Analar, bebeler, çocuklar… 

Ellerinde bavulları, bohçaları görüntüler korkunç!... 

Ve bu insanları; evi barkı, çocuğu, kadını, erkeği, yaşlısı, genci ile birlikte korumakla görevli devlet görevini yapıp koruyamamış…

Sağ kalabilenler henüz ölülerinin acısını yaşamamış, yakılmışsa küllerini, parça parça olmuşsa cesetlerinin bazı parçalarını bulamamış, yaralılarını tedavi edip deva bulamamış…  

Ama sağ kalabilenler, bu yaralar, sızılar, acılar ve  savaşa rağmen yaşama devam etmek zorunda, etmeleri gerek…

İki eli böğründe kalmış insanlar, acılı, evsiz, barksız, işsiz, kimsesiz, sessiz, çaresiz…

Çare bulmak gerek. 
***

(Yaşadıkları acı, yıkım ve tarihi geçmişleri ile birlikte benzer olan pek çok yerimiz var, ama sadece örnek olsun diye Cizre ve Sur’a biraz göz atalım istedim.)

Cizre’yi tarihi ile tanıyalım biraz:

Şırnak'ın Cizre'si; M.Ö 10.yy demir çağında Kumme Kumme Krallığı’nın merkezi, M.Ö 2000 yılından itibaren, Babil, Arap, Asur, Med, Kürt, Ermeni, Pers, Selevkos, Sasani, Emevi, Abbasi, 1096 yılında Büyük Selçuklu, ve çeşitli Emirlik/Şeyhliklere yurt olmuş. Ve 1627 yılında Osmanlı İmparatorluğunun eline geçmiştir. 

Nice nice din, dil ve çeşit çeşit insana beşiklik yapmış kadim Cizre’nin bağrından çıkmış nice saygın kişiden sadece üçünü hatırlatmak isterim:  

Tevrat, İncil ve Kur'an'da Hz. Nuh Peygamber ve Su Tufan’nı anlatılır.

Bu dini kaynaklara göre: tufan sonrasında Hz. Nuh gemisini Cudi Dağı'na indirir, Cizre şehrini kurar ve burada yaşayıp vefat eder. 

İsmail Ebul-iz El Cezeri (1153-1233) Kitapları yıllarca Avrupa üniversitelerinde ders olarak okutulmuş Fizikçi ve mucittir. Cizre’de doğmuş olup, Nuh Peygamber Camii avlusunda gömülmüştür.

Ehmedê Xanî, 1692 yılında yazılmış olan ünlü aşk hikâyesi Mem ve Zîn’in yazarıdır. Bu aşk hikâyesinin kahramanları olan Mem ve Zîn ile bu aşkın engelleyicisi olan Bekir'in türbeleri de Mir Abdal Camii bodrum katındadır.  


***

Sur’u tarihi ile tanıyalım biraz:

Sur, Diyarbakır'ın kent merkezinde olup, tam anlamıyla kentin tarihi belleği ve kalbini oluşturan ilçesidir.

Geçmişi, çok eskilere MÖ 7500 yıllarına kadar uzanmaktadır. Son dönemde yapılan arkeolojik kazılarda dünyadaki en eski yerleşim alanlarının bu bölgede olduğu görülmüştür. Hurriler, Mitanniler, Hititler, Asurlar, Medler, Persler, Romalılar, Bizanslılar, Ermeniler, Kürtler, Araplar, Türkler gibi pek çok insan grubunun bu topraklarda yaşamını sürdürdüğünü yazar kaynaklar. 

Yaklaşık 5 km uzunluğu ile Dünya Kültür mirası olan Diyarbakır Surları, İslam dünyasında beşinci Harem-i Şerif olarak bilinen Ulu Camii yanında pek çok Cami, Kilise, Han, Kervansaray, Hamam ve Şadırvanlarıyla adeta bir açık hava müzesi…

Bundandır ki, ünlü Fransız Arkeolog ve tarihçisi Albert Gabriel, dünyanın en büyük kalesi olan ve uzunluğu itibariyle de Çin Seddi’nden sonra gelen Diyarbakır'ı; Dünyanın En Büyük Kitabeler Müzesi" diye tanımlamıştır.

İşte dünya mirası Sur’da da tıpkı Çizre gibi, pek çok bebek, çocuk, genç, kadın yaşlı ölmüş, pek çok insanı yaralı ve evleri yakılmış, yıkılmış, kültürel ve tarihi dokuları yok edilmiş, ayakta kalan tek tük yerlerin de yakılıp yıkılmasına devam ediliyor sırada daha niceleri…

Bizlerin ve dünyanın gözü önünde… 

Dünya paylaşım savaşlarında bile, siviller, dini mekanlar, okul, hastane, kültür ve bilim merkezi olan yerler bomba ve yıkımlardan uzak tutulurken, neden bizim ülkemizde pek çok insanımız,  pek çok şehrimiz doğası ve tarihi ile yok ediliyor?

***

Cambridge, Oxford ve Heidelberg'e bomba yağmadı:

Faşist Hitler’in dünyaya meydan okuması yüzünden çıkan II. Dünya savaşı süresince Almanya'nın sanayi ve büyük kentleri Amerikan ve İngiliz hava kuvvetleri tarafından taş üstünde taş kalmayacak şekilde yakılmış ve yerle bir edilmiştir. Bu yıkımdan  kurtulabilen sadece birkaç kent kalmıştır. Bombaların düşmediği bu kentlerin başında da kültür ve bilim merkezi Heidelberg gelmektedir.

Heidelberg’e bomba atılmaması, Almanya'nın İngiltere'yi bombalarken Cambridge ve Oxford şehirlerine dokunmamasına karşılık bir jest olduğunu söylenir.. Bazıları ise, Amerika’nın burayı askeri üs olarak kullanmak istediği için bombaladığını söylemektedir.

Sonuç olarak bir dünya savaşı olmuş milyonlar ölmüş yıkımlar olmuştur. Fakat bu kanlı cihan savaşından bile, birer kültür ve bilim merkezi olan Cambridge, Oxford ve Heidelberg etkilenmemiştir. 

Bu sonuç size de anlamlı gelmiyor mu?

Bizler, Cizre ve Sur'u kurtaramadık. 

Bari kalanları, sıradakileri koruyalım.
 
Barış için el ele tutuşarak savaş isteyen zalimlere dur!..

Artık yeter! Yeter!...

Diyelim…

Emin Toprak - DOSTÇA

         Diğer yazılarım için tıklayınız 


Bu yazı Radikal Blog’da:
http://blog.radikal.com.tr/turkiye-gundemi/cizre-ve-suru-gor-heidelberg-cambridge-oxfordu-an-127127