kin etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
kin etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

28 Ekim 2022 Cuma

Barış! Barış! Barış..!


Ülkemizin devasa sorunları var, ben bunlardan birkaç başlık seçtim:

Ülkenin ekonomik verilerini iktidarın lehine değiştirdiği söylenen Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) Temmuz 2022 yıllık enflasyon oranını %79,60 olarak açıkladı. 

Bu oran baz alınarak G20 ve Avrupa ülkeleri arasında yapılan "en yüksek enflasyonlu ülke" sıralamasında Türkiye'yi (1.) birinci yaptı.  Aynı oranla dünya sıralamasında ise Türkiye: Suriye, Sudan, Venezuela, Lübnan, Zimbabve'den sonra (6.) altıncı oldu.
*
Uğradığı haksızlıklar nedeniyle binlerce vatandaşımız, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AHİM)'e başvurmuş, bunların büyük çoğunluğu haklı görülmüştür. AHİM bu kararlarını hükümete bildirerek; hak ihlallerinin giderilmesi ve mağdurlara tazminat ödenmesi istemiştir. 

Anayasamızın (90. madde 5. fıkra): ” ... milletlerarası antlaşmalarla kanunların aynı konuda farklı hükümler içermesi nedeniyle çıkabilecek uyuşmazlıklarda milletlerarası antlaşma hükümleri esas alınır. " gereği hükümet  AHİM'in bazı kararlarını uygularken, Selahattin Demirtaş ve Osman Kavala kararlarına uymamıştır. AHİM süreci devam etmektedir. 
*
47 üyeli AHİM'de "en çok hak ihlali yapılan ülke" sıralamasında: Rusya birinciTürkiye ikinci olmuştur. 

Ancak, Ukrayna savaşı nedeniyle Rusya AHİM üyeliğinden çıkarılınca, Türkiye birinci olmuştur! 
*
Ülkemizdeki icra dosyası sayısı Aralık 2021'de: 22 milyon 571 bin, Ağustos 2022'de: 24 milyon 77 bin 828 olmuştur! 

Yani, insanlarımız elektrik, su faturalarını bile ödeyemiyor, işyerine kilit vurup iflas ediyorlar. Buna çare olsun diye ekmekler ve ödenmeyen faturalar askıya çıkarılmıştır! 
*
Hani, Napolyon buna benzer bir durumda: 'Yeter daha fazla söze gerek yok!' demiş ya. 

Ben de söze uyarak bu yazımda; tarımdan, rant-ihale-yolsuzluklardan, ormanlardan, tünellerden, hastanelerden, havaalanlarından, bütçesi 7 bakanlığın bütçesini geçen Diyanetten, MEB'den, barınak bulamayan üniversitelilerden, işsizlerden, kadınlardan, yeni seçime odaklı sansür yasasından, çıktı-çıkacak torba yasalardan, kayyumlardan ...  hiç söz etmeyeceğim. 

Nokta. 
***

Peki, en dip dünya derecelerini almamızı kim/kimler sağladı?

Kolay soru... Ülkemizde tam 20 yıldır tek adam anlayışı hüküm sürmekte olduğuna göre sorumlular gizli-saklı değil, apaçık ortada. 

Peki ya bu sonuçları oluşmasını sağlayan nedenler?

Bu konuda pek çok neden vardır, ancak 40 yıldan beridir ülkemizde ve sınırlarımızı aşıp komşu ülkelere varan çatışma ve operasyonları sonucun kara deliğidir (uçak, tank, top, tüfek, mermi, İHA, SİHA ve personel masrafları...)  

Cumhurbaşkanı Erdoğan, Şubat 2019'de: "Domatesçilere, bibercilere, patlıcancılara sesleniyorum; o bir tane merminin bedelini biliyor musun sen?” demesi de bunun belgesidir. 

Çokça ölüm ve acılara neden olan, ülke kaynaklarını tüketen yoksulluk nedeni bu çatışmalar, Mart 2022'den beri çoğaldı hem de süreklilik kazandı. 

Peki bu sorun nedendir ve çözümü yok mudur? 

İnkâr etme, yok sayma, yasaklama ve baskılar artınca Kürtlerin insan hakları ve kimliksel haklarını aramasıyla sorun başlamıştır. 

Dünyanın pek çok ülkesi böylesi sorunları, sosyolojik ve psikolojik gerçeklerden hareketle görüşerek anlaşarak çözerken, bazı ülkeler de militarist yöntemleri seçmektedir.
*
Toplumun içindeki; kimlik, kültür ve inanç farklılıkları bir zenginliktir. Ancak, "önce ben/biz" diye "ötekileri" yok sayanlar ortaya çıktığında, yönetimler için iki yol vardır:


Birinci yol; ülke insanlarının oylarıyla seçilmiş olan meclislerde demokratik, eşitlikçi, barışçıl çözümler aramak (ki, bu yolla çözülen sorunlar toplumsal huzuru sağlar).

İkinci yol; bir tarafı yenme ve yok etme işini silahlı-askeri güçlere bırakmaktır ( zora dayalı bu güvenlikçi anlayış, belki kısa süreli olarak bir tarafa üstünlük sağlayabilir. Fakat, her iki tarafın da bugünü ve yarını için çokça kin, nefret, ölüm ve acılar üretir.)…

Bizim ülkemizin yönetimi ikinci yolu seçmiştir. İşte birkaç örnek:

Cumhurbaşkanı Erdoğan 02.06.2022 günü,"53. TÜBİTAK Lise Öğrencileri Araştırma Projeleri Ödül Töreni"de konuşurken sınır ötesi operasyonları hatırlatır ve şu kıyaslamayı yapar: "Şehitlerimiz var, evet. Ama şehitlerimizin 10 kat, 15 kat, 20 kat evelallah öldürülen teröristler var"  

İçişleri Bakanı Soylu, Şehit Dul ve Yetimler Derneği Kütahya Şubesinde, "Şehitlik ve gaziliğin nasip işi olduğunu" belirterek: "Keşke Allah bana da nasip etse. Bütün yüreğimle, bütün gönlümle arzu ediyorum ve istiyorum..." diyor. 

(İranlı Sosyolog - İslam Bilgini Ali Şeriati de: "Şehitlik diye sorgusuz cennete gidilecek bir makam gerçekten olsaydı, zenginler o makamı fakirlere bırakmazdı.") Demiş...

Ülke insanlarını güvenlik, sağlık ve huzur içinde yaşatmakla görevlilerin en başındaki sorumlular halka 'şehit' olmayı öneriyor. 
*  
Oysa bu sorunların kalıcı çözümü yaşamayı odak alarak; demokratik, insani, bilimsel görüşmelerle sağlanabilir. Bu da seçilmiş temsilcilerin  meclisinde her görüşün özgürce tartışılması, konuşulması, uzlaşmaya varılmasına bağlıdır. 

Bizim meclisimiz, bu soruna barışçıl bir çözümü değil, çözümsüzlük getiren askeri operasyonlar için 'tezkereler' çıkarmaktadır.  

20 yıllık AKP iktidarı, yetkisiz kıldığı meclisin kapısına sadece, bir gece ansızın "sınır ötesi operasyonu" için yetki süresi bittiğinde uğrar. Ve çok ilginçtir ki HDP hariç diğer muhalefetin 'evet' oyunu alır. 

Karşısındakileri düşman ilan ederek yok etmeye 'evet' demektir bu! 

Nerede kaldı, demokrasi, karşılıklı hoşgörü, sevgi, saygı kardeşlik?

Kin, nefret ve ölümler sürdükçe barış olabilir mi? 
 
Oysa bu konular mecliste tartışılsa, herkes derdini anlatsa, taraflar  kendileriyle yüzleşip yanlışlarını bulabilir, bazı düşünceler değişir, ortak nokta ve paydalar bulunabilirdi. 

Böylece birlikte yaşamak daha kolaylaşırdı. Herkes kendi değerlerine bağlı, başkalarının değerlerine saygılı olur, öfke, kin, düşmanlık olmaz insanlarımız gereksiz yere ölmez, kaynaklarımız bize daha iyi bir yaşam sunmak için kullanılırdı. 

Aslında insanlık bu yolu çoktandır bulmuş ve ona 'demokrasi' demiştir. Ve bu yol mutlu yaşamın değişmezidir hem evde hem mahallede hem ülke hem de dünyada... 

Anlaşmak, uzlaşmak, birlikte yol alıp yaşamak varken, biz çatıştık! 

Sadece kendimizi sevdik-saydık ve bu yüzden çokça ayrıştık! 

Yeter artık bugünün arkasında yarınlarımız var!

Bugün ve yarınlarımız için Barış! Barış! Barış!..


Emin Toprak- DOSTÇA

         Diğer yazılarım için tıklayınız 

25 Şubat 2022 Cuma

Savaşlar ve Halklar


Coğrafyamızdaki pek çok çıkar savaşı devam ederken, bugünlerde de ülkece petrolüne, gazına, hububatı ve turistine yaşamsal bir bağla tutunmakta olduğumuz komşularımızın topraklarında, devlerin kapışması başladı, başlayacak.
 
Doğa ve canlıları yakarak, yıkarak, öldürerek ve ardında pek çok acılar bırakacak olan bu savaş da bitecek. 

Bu haksız kapışma bittiğinde, zalim güçlerden hangisinin daha fazla çıkar sağlayacağı henüz belli değil. 

Fakat tüm savaşlarda olduğu gibi bu savaşın da kaybedenleri sır değil, onları herkes biliyor. 

Kaybedecek olanlar, her iki cephede de çarpışan, ölen, sakat kalan ve büyük acılar yaşayacak olan emekçilerdir. 

Çünkü bunlar, henüz her iki cephede olup-biteni anlamamış, niçin vuruştuğunu bilmeyen, sorup yorumlamayan, ya da: 'düşmanı kardeş yapamayan" yoksul halkların emekçileridir.

Yine onların canları, malları yanıp yok olacak ve yine onlar olacak acıları için ağıt yakanlar!  

Size, şimdilerde yaşamayan, fakat her iki dünya paylaşım savaşını da cephede yaşamış birini hatırlatmak istiyorum:  

Paul ÉLUARD (14.12.1895 - 18.11.1952); 
I. Dünya Savaşı'nda askerde iken ölümleri görmüş, dehşeti yaşamış.
II. Dünya Savaşı'nda, Hitler Faşizmi Fransa'yı işgal ederken karşı durmuş. Emekçinin emeği-kanıyla beslenen emperyalizm ve onun ırkçı türevi faşizmin neler neler yaptığına tanık olmuş, halk dostu özgürlük savaşçısı büyük bir şairdir. 

'Savaşta Ölenler' şiirinde bize, savaş dehşetini ve katillerini gösterir:  
"Her yer tıklım tıklım ölü
Acı boğacak beni boğacak beni 
Otlar yalnızlıktan kupkuru
Ama suçlu ben değilim ben değilim 
Katillerle bir olmadım olmayacağım da..."
 
'Asıl Adalet'te ise; düşmanlığın gereksizliği ve saçmalığını anlatır: 
"İnsanlarda tek güzel kanun
suyu ışık yapmaları
düşü gerçek yapmaları
düşmanı kardeş yapmalarıdır..."

Savaşı ve onun felsefesini anlatmak için kim bilir kaç bin sayfa gerekir. Fakat gördüğünüz gibi ÉLUARD'un sadece birkaç dizesi bu iş için yeterli olmuş!

İşte budur şairin ve dizelerin gücü!  

***

Savaşlar, egemenlerin çıkarları için yapılan kötülük ve hak ihlalidir. Böylesi kötülük süreçlerinde yaşananlar; birey, grup ve halkta öfke-kin oluşturur. Biz bu duruma: 'canı yananların insani tepkileri' de diyebiliriz.

Egemenler, düzenleri devam etsin diye yeni yeni haksızlık ve kötülükler yapmak isterler. Bunun için de her zaman toplumda biriken öfke ve kini besler, onlara sığınırlar.

Böylece o duygusal öfke-kin, artık: "Kanı yerde kalmayacak!" diyen bir meydan okuma çağrısı hem de yeni bir savaş ve saldırının gerekçesidir.

İşte o zaman: 'kısasa kısas' bir saldırının gönüllü savaşçıları çoğalır ve karanlık kirli amaçlara ulaşmak da kolaylaşır. Yeni kavga, çatışma, savaş, işgaller başlar, yeni kayıplar olur, büyük acılar yaşanır. Fakat hiç bitmez tükenmez olur: "Kanı yerde kalmayacak!" çığlıkları...

İşte bu anlayışla beslenip mayalanır, sonra da grup ve ülkeler arasında nesiler boyu süren kanı kanla temizleme düşmanlığı olan 'kan davası" olur.

Oysa demokrasinin olduğu yerlerde "Kanı yerde kalmayacak!" yerine, söz hukukun ve politikanın olur. O zaman da iletişime dayalı diplomasi uzlaşı için yol-yöntemi belirler, silahlar susar, hukuk konuşur, yargı yargılar suçlu ceza alır... Böylece, kanı kanla temizleme ilkel alışkanlıkları, hak gaspları durur, daha güvenli, huzurlu bir barış iklimi sağlanır.

Barışçı bir yaşam; tüm farklı kimliklerin saygın, eşit, özgür olmasıyla sağlanabilir. Kısacası: 'düşmanı kardeş yapmadan' barış içinde yaşamak çok zordur. Demek ki; demokratik-laik-sosyal-hukuk devleti olmayan bir ülkede barış içinde huzurlu bir yaşam olmaz, olamaz. 

Niçin savaşlar bitmez, insanlar zulüm görmeden, açlık, işsizlik çekmeden barış içinde yaşamaz ki? 

Çehov'un: "Duvarda asılı silah oyunun devamında patlar." ünlü sözüyle özetlersek: Eğer, bir ülkede veya bir grupta eller öfkeyle, kinle sıkılmış yumruk olmuşsa, orada kavga-çatışma-savaş kaçınılmazdır.

Ama eğer bir yerde kin-öfkenin yerini akıl almışsa ve eller tokalaşmak için dostça uzatılmışsa, orada; gelecek kaygısı olmaz, dostluk ve barış olur.

Emin Toprak- DOSTÇA

Diğer yazılarım için tıklayınız

23 Nisan 2021 Cuma

Bugün 23 Nisan!


Bugün 23 Nisan!

Hani, 'Her insanın içinde bir çocuk vardır' derler ya! Ne kadar doğru bir söz! 

Bir dede olarak benim de içimde; zıp zıp zıplayan, hayalleri, tutkuları, sevinçleri, coşkuları, tutturması olan, sık sık konuştuğum, bazen azarını işitip ders aldığım bir çocuk var. 

Her 23 Nisanım ona özel bir gündür, o günde; içimdeki o kıpırtıya, 60 yıl öncesinden bugüne ses veren o çocuğa doğru yola çıkar, onu dinler, onu okşar, onunla oynar, onu daha çok duyumsarım.

Bazen içimdeki o 'yavru' ile konuşup, dedeliğim gereği düşündüğümde: İnsanlar ve evcil-yabani tüm hayvanlar için yavruların en kıymetli olduğunu gerçeği ile karşılaşırım. Aslında tam da: "Her canlının en kıymetlisi yavrularıdır." yargısıyla düşünmeye başlamıştım ki, vazgeçtim. Çünkü ağaçlar, otlar, suda yaşayan canlılar yavrularını nasıl sever, onları nasıl koruyup kollarlar pek bilmiyorum. Buna karşın insanlar, evcil-yabani tüm hayvanlar için yavruların en kıymetli olduğunu, herkes gibi ben de biliyorum.

***

Bugün 23 Nisan!

Yüz bir yıl önce özgürlüğüne kavuşan Türkiye Cumhuriyeti Meclisi, tam yüzyıl önce toplanıp bugünü: "Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı" olarak kabul etmiş.

Nisan ayı!.. Ne güzel bir tesadüf:

Çünkü, Nisan; baharın en süslü, en coşkulu, sevinç çığlıklarının en çok yükseldiği bir ay. Havada, suda, toprakta canlıların; filizlerle, çiçeklerle, fidanlarla, yumurtalarla, yavrularla coşku içinde çoğalma zamanı. 

23 Nisan, yılın en coşkulu günlerinden birisi bu güzel günü, insanların en kıymetlisi çocuklarına adayıp dünyaya örnek olmak ne güzel bir karar! 

Ülkeye ve dünyaya sevgi, saygı, dayanışma ve barışı fısıldayan bir karar. 

***

Bugün 23 Nisan!

Bu ülke, 101 yıl önce padişah buyruklarını yok sayıp, demokrasi demiş. 

Bu bayramın ilk kutlama gününde doğmuş olanlar şimdi 100 yaşında...

O halde elimizi çenemize koyup düşünelim lütfen:

101 yıldan beridir, neden barışın ve güvenliğin olduğu, insan haklarıyla yaşamın mutluluğa dönüştüğü bir ülke olamadık?

Niçin suç ve suçlular korunuyor?

Niçin çocuk hakları, kadın hakları, insan hakları yok sayılıyor? 

Çocuk Hakları Sözleşmesinin 3. maddesine Türkiye'nin koyduğu 'çekince' neden kaldırılmıyor?

Niçin insanlık mirası erdemler yok ediliyor?

Niçin çocuk heyecanları, öfke, kin ve nefrete dönüştürülüyor?

Niçin ülke kaynaklarımız insanlarımızın refahı için değil de bir azınlığa peşkeş çekiliyor.  

Demokrasilerin en vazgeçilmezi olan yasama-yürütme-yargı bağımsızlığı niçin yok oldu? 

Hani, padişah buyruğundan demokrasiye geçmiştik! 

Hani, Hakimiyet Kayıtsız Şartsız Milletin idi!

Hani, Büyük Millet Meclisi milletin temsilcisiydi!

Peki, Tek adam yönetimi nereden çıktı?  

***

Ülkemizde bunlar, bunlar, bunlar... yaşanırken...

Bugün 23 Nisan!

Çocuklara yokluk, yoksulluk, cehalet dışında bir şey bırakmamışken... 

30-40 yıl sonra doğacak torunlara, milyar dolarlar borç bırakmışken...

Söyler misiniz, nasıl coşkuyla dolup, sevinir insan? 


Diğer yazılarım için: tıklayınız

      


 

30 Ekim 2020 Cuma

TORTUM ŞELALESİNDE GÖKKUŞAĞI

Gökkuşağı; güneş ışığı ışınlarının, su zerrecikleri arasından geçerken uğradığı kırılma ve yansımalar sonucu oluşan bir fizik olayıdır. 

Gökkuşağı; içinde üç ana renk ve milyonlarca ara renk barındırır, tıpkı insanlık gibi... Gökkubbedeki bu dizilişte; hiçbir rengin önceliği, üstünlüğü yoktur, bunun için itiş-kakış olmaz, kimse diğerine "sen dur, sen gelme, sen yoksun" demez, her renk farklılığından onur duyarak sıradaki yerini alır. Renklerden her birini tek tek ve hepsini birlikte güzel kılan da budur zaten. İşte, bu uyumluluk, bu çoğulculuktur onları bir halkada buluşturan ve izleyenlerini sevindirip, onlara coşkulu anlar yaşatan. 

Eğer, "Gökkuşağı, herkesin sevip hayran kaldığı bir doğa olayıdır" diyecek olursam, sanırım bu genellemeye itiraz edecek hiç kimse olmaz.

Ben, pek çok yerde, çokça defa gökkuşağı görmüş ve o görsel şöleni hayranlıkla izlemiştim. Fakat hiçbirisi beni, Tortum Şelalesinde olduğu kadar etkilememişti.  

O gün, baharın bittiği, yazın başlamak üzere olduğu bir gündü, Tortum Çayı suyunu22 metre genişlik, 48 metre yükseklikten coşkulu sesler çıkararak aşağıya akıtırken, suyun çok az bir kısmı buhar olup göğe yükseliyor, kalanı da uğultulu köpükler saçarak, hızlı bir telaş içinde yer yatağına doğru yol alıyordu.  

Grubumuz, suyun yatağına varmak için o sarp, dik, dolambaçlı patika yoldan aşağı inmeye çalışırken, vadinin karşımızda olan yanını ve su yatağının yarısını gökkuşağı sarmalamıştı. Bu görüntüden büyülenmiş, biran kanatlanıp uçmak istemiş, hatta gökkşağının çok yakınımda olduğunu sanmıştım... Bu duygular içinde ona dokunup sarılmak, onu okşayıp sevmek istemiştim. Ve sanırım bu uçuk duyguyu sadece ben değil, o an çığlık çığlığa inmekte olan herkes yaşıyordu. 

***

Mevlâna, herkese "GEL"diye çağrıda bulunsa da, "insanlık" henüz; Gökkuşağı, halay ve türkülerin yakaladığı uyum-saygı-coşku birlikteliğinden çok uzak. Olmuyor işte. Olmuyor! Olmaması için; ego, ben, çıkar, ırkçılık, kötü niyet, kötü liderler gibi pek çok engel var.  

Bugünlerde yine çatışma ve savaşlar çıksın diye bazı güçler ayakta... İnsani değerleri yarıştırıp,insanlara ölüm ve acılar yaşatıyorlar. İşte çok güncel bir örnek: 

Fransa'da bir öğretmen derste; "ifade özgürlüğü (!)" anlatacağım diye, geçmiş yıllarda inançlar arasında öfke, kin, nefret yaratan, eylem ve ölümlere neden olan bazı görselleri kullanmıştı. Öğretmenin bu yanlışı için yasal yollardan hesap sorma başlamadan öfke köpürtülmüş, sınıf-okul-ev duvarlarını aşarak sokağa taşınmıştı:  

Nefret duygularıyla dolu 18 yaşındaki bir genç, tartışmalara neden olan öğretmeni okuldan çıkıp evine giderken yakaladı ve vahşice öldürdü. Katil genç, bu vahşi eylem sonrasında ne kaçtı ne de pişmanlık duydu, aksine bu vahşeti övünç konusu yaptı ve olayın görsellerini sosyal medyada paylaşarak herkese duyurdu. 

Böylece olay, inançlar arası nefret iklimi yaratmak isteyen fanatikler için bir fırsat olmuş ve hem uluslararası hem de dinler arası bir kriz doğurmuştur. Böyle olaylar olduğunda; toplumun öfkesini yatıştıracak, barış ortamı sağlayacak sağduyu sahibi liderlere ihtiyaç vardır.

Ama günümüz liderlerinin pek çoğu kendi politik çıkarlarını düşünüyor, bunun içinde stada değil de sadece kendi taraftarlarının olduğu tribüne yöneliyor, onlardan alkış bekliyorlar. Puan kazanmak için de bir provokatör edasıyla karşı tarafı tahrik edecek söz ve eylemlerde bulunuyorlar. Oysa liderler, saldıran değil karşı tarafın kutsallarına saygı duyan, barış için çaba harcayan olmalıdırlar.

Demek ki bunlar gerçek lider değilmiş.

Bilindiği gibi tarihi boyunca insanlığın; paganizm, putperestlik, çok tanrıcılık, tek tanrıcılık, deizm, ateizm gibi çok çeşitli inançları olmuş ve her inanç da kendi içinde birbirine düşman onlarca mezhep, tarikat, cemaat gibi parçalara ayrılır. Sonra da her biri: en doğru, en esas, en saygın, en gerçek olanın sadece kendi yolları, kendi inançları ve kendi kutsalları olduğunu, diğerler insanların; sapkın, safsata, değersiz, günahkar olduğunu savunur, bu amaçla savaşırlar. 

Oysa dünyada pek çok aile, pek çok millet, pek çok din, pek çok dil, pek çok yaşam biçimi, pek çok kültür ve pek çok kimlik var. Bunların da her biri kendilerini; en iyi, en doğru, en gerçekçi, en saygın "en, en, en..." sayarken başkalarını ise günahkâr, sapkın, önemsiz, değersiz, becerisiz, safsata sanıyor. 

Peki, sizce bunda bir tuhaflık, bir acayiplik, bir riyakarlık yok mu?

Peki, hangi din, hangi inanç, hangi mezhep, hangi tarikat, hangi cemaat, hangi millet, hangi dil, hangi yaşam biçimi, hangi kültür veya hangi kimlik "en, en, en..." olandır

İnsanlık şiddete dayalı bu iklimden nasıl kurtulur?

Dünyadaki savaş-şiddet illeti, insanlığa atalarından kalmış ve genlerine sinmiş kanlı bir miras... Bu mirası bir anda ret etmek kolay değil, ama bundan kurtulmak gerek. 

Peki o halde ne yapmalı, nasıl yapmalı?

Öncelikle her inancın, her dilin, her kültürün saygın olduğu ve her kimliğin "insan hakları" bulunduğu gerçeğinin kabulü gerekir.

Bu, birlikte barış içinde yaşama anlayışıdır, oluşması için de anne-baba-bebek ile başlayıp her toplumsal birime ulaşacak olan bir "insani eğitim" gerektirir. 

Ancak o zaman, sadece bir ülke değil, tüm dünyada yaşanacak ılıman bir barış iklimi oluşur.

Ancak o zaman, birbirine ve değerlerine saygı gösteren bireylerden oluşan toplumlar; demokratik, laik, eşitlikçi anlayışlarca yönetilir. 

Ancak o zaman, ego, bilgisizlik, nefret, hırs, baskı, sömürü ve "en, en, en" olmak safsataları son bulur.

Ancak o zaman, kanlı, kinli savaşlar durur ve barış olur.

Zaten bu başlangıç da yeter dünyaya... 


Diğer yazılarım için: tıklayınız


27 Mart 2020 Cuma

GÜNDÜZ ve GECE

Sevilmek mutluluk değildir.
Her insan kendi kendini sever;
ama mutluluk bir başkasını sevmektir.
                                                                      / Herman Hesse                                             

Gündüz ve gece; uzaydaki yerinde çakılı duran Güneş’ten, döne döne kaçan Dünyanın, görünen ve saklı kalan noktalarında yaşanır.

Dünya küresinin uzaydaki duruşu, kendisi ve Güneş etrafında batıdan-doğuya devinimi (dönüşü) sonucu oluşan saat, gün, gece ve gündüz… 

Dünya üzerinde bir yerin; ekvator, dağa, ovaya, nehre, göle, denize uzaklığı, yakınlığı, güneş ışığının geliş açısı vb. etmenlere bağlı olarak oluşan iklimsel farklılıklar... İşte bizler böylece yaşarız; gündüzün aydınlığını, gecenin karanlığını, sıcaklığı, soğukluğu, nemi, yağmuru, kar ve doluyu... 

Gündüz ve gece, değişmez gerçeklerdir. Bu gerçekler, pek çok işlevi ve sonuçlarıyla yaşamımızın; fiziksel-biyolojik-sosyal alanlarını etkilerler. Yazımız, bu etkilerden fen-bilim kaynaklı olanlarını es geçerek, daha çok sosyal yaşama etki edenler üzerinde yoğunlaşacak.  

Tan ağarmasıyla başlayan günün alacalı aydınlığı, sonraki saatlerde yavaş yavaş artarken, uzun gölgeler de kısalmaya başlar. Saat tam gün ortasını gösterdiğinde; ışık en parlak halini alır, gölgeler de en kısa durumlarına gelirler.

Gün yarısından hemen sonra, bu döngü tersine döner, ışık giderek azalmaya, gölgeler de uzamaya başlar… Bu durum, dünyanın oluşumundan günümüze kadar hep vardı ve var oldukça devam edecek olan bir döngüdür.

Gün, güneşin gün batımındaki çaresiz kayboluşla yavaş yavaş alaca karanlığa, o karanlık ise, yol alarak zifiri karanlığa dönüşür gece yarısı olduğunda. Sonra da o gizlerle dolu zifiri karanlık; ömrünün yarısını düne, yarısını da yeni güne vererek paylaşır.

Dünün hemen peşi sıra o bilindik nakaratla yeniden başlar yeni bir günün kurgusu, döngüsü ve doğum sancısı…

Gündüz aydınlığın görevi; her yana ışık salmak ve görünür kılmaktır her şeyi. Görmek istemeyene "ışığım sana yetmedi mi" diye sormaz, kızmaz, karışmaz hiç kimseye. Görmek isteyen, görür-düşünür, görmek istemeyen ise, görmez-düşünmez. 

Zaten, “herkes bakar ama kaç kişi görür ki!..”.

Gece karanlığının görevi; her yana karanlık salmak, görünmez kılmaktır her şeyi… Karanlık kendince, görmek isteyeni ve görmek istemeyeni eşitlediğini sanır. Ama yanılır! Çünkü, gündüz görenler; hem görür hem de düşünürlerdi!.. Onların bu istekli oluş ve düşünerek karar verme yetileri, karanlıkta da görünür kılar gerçekleri. Görmek istemeyen ise, zaten düşünmeye gerek duymadığı için karanlıkta da anlamak istemez olup bitenleri...

***

Doğada devam edip gelen ve sürüp gidecek olan o bilindik döngüye dönelim yeniden:

Gündüz aydınlığının ve gece karanlığının her bakışa göre değişebilen yarar ve zararları vardır: Kimi görmek ister, kimisi istemez. Kimi aydınlığı sever kimi de karanlığı…

Gecenin alacalı karanlığı başlamış olsa bile, henüz dingin sessizlik korkulu karanlığa dönmemiştir. Henüz haz veren güzellikleri, zifiri karanlık yutup, yok etmemiştir daha… 

Hele bir de bulunduğunuz yer, bir ırmak, nehir, göl, deniz yakındaysa!...(Hani  su hayattır derler ya!..) İşte o zaman suyun şırıltısını, dalgaların şapırtısını, hatta yakamozun büyüsüne kapılmış balıkların ve yıldızların göz kırparak dansını bile görebilir, izleyebilirsiniz… 

Hele de Ay’ın dolunay zamanıysa... Hele de o Ay, yaramaz çocuklar gibi bulutlara dala çıka, köşe kapmaca ve saklambaç oynuyorsa… İşte o zaman günün yorgunluğunu, hayatın yüklerini biraz olsun unutur, sevinir, mutlu olursunuz. Ve günün yorgunluğunu deliksiz bir uyku ile sonlandırıp dinlenirsiniz. 

Tabii ki, bu güzellikler her coğrafyada aynı şekilde ve her zaman olmaz.

Bir de kötülükleri vardır zifiri karanlığın. O, suçları örten, suçluları koruyan, tüm renk ve boyutları görünmez kılandır. Tüm kötülük pınarları karanlıktan doğar, ondan beslenir.

Çıkarcılar, zifiri karanlığı çok sever ve hep o fırsatı beklerler. Oysa “insani” bakışla bakıp, düşünenler; gecenin o insafsız, vicdansız girdabı içinde karanlık/saklı kalmış anı, acı ve çaresizliklerinin depreşmesiyle sarsılır, üzülürler.

Bunun için eğer karanlık kötülüktür dersek, çok da yanlış bir tanım yapmamış oluruz. Karanlığa karşı çıkmak, itiraz edebilmek bir erdemdir, budur insanı “insan” kılan ve insan kalmamızı sağlayan…

Zulüm, sömürü ve savaşın olduğu yerlerde zalimler, zifiri karanlığa sığınır, aydınlıkla savaşırlar. Karanlık gerçekleri gören, düşünen, karşı duran ve yok olmasını isteyen herkesi de “tarafsız değil” diye suçlar, karanlık zindanlara atarlar.

Tabii ki tarafsız olamaz, insani düşünen hiç kimse. Çünkü sömürü, savaş, ölüm ve zulmün olduğu yerde hiç kimse tarafsız olamaz, olmamalı!.. Erdem sahibi her kişi, ezilenden yana olup, zalime karşı olmak zorundadır.

İşte bu duygulardır, insanı yağmur öncesi bir sıkıntı gibi yoran, feryat ettiren. Bu sıkıntıların kaynakları olan virüsler yok edilmeli, bunlar çoğaldıkça-durdukça demlenir; öfkeye, kine, salgına dönüşür.

Yıllarca sorunları; hukuk ve adaletle çözmek yerine, “kol kırılır yen içinde kalır” gibi ırkçı, koruyucu bir anlayışla çözmeye çalıştılar. Ayıpları, günahları, cinayetleri ve bilindik olan katilleri bile görünmesinler diye halının altına süpürerek gizlemeye çalıştılar. Hep belleklerdeki ağır yüklerin, zalimlik ve zalimlerin zamanla unutulacağını düşündüler. Zulmün öfkeye, öfkenin kine dönüşeceği gerçeğini öngöremediler ve yine yanıldılar. 

Çok yanıldılar…

İşte dili yok diyerek dilsizlikle suçladıkları, haklarını, özgürlüklerini yok ettikleri, katillerini görünmez kılıp, ölülerini bile sakladıkları insanlar şimdi: Hesap soruyorlar. Karanlıklara ışık tutup aydınlatmak, gerçekleri görmek, göstermek istiyorlar.

Ve işte yine yanıltmadılar bizi: Dünya pek çok bilinmezi olan coronavirüs ile yaşamsal bir savaş verirken... Daha dün, böylesi günleri fırsata çevirmek isteyen o karanlık sevicileri;, Kanal İstanbul ucubesi için ilk adımlarını attılar…    

Diğer yazılarım: tıklayınız

16 Aralık 2016 Cuma

Teröre karşın yine de (gene de) BARIŞ

Yurdumuzun farklı yerlerinde 2015 Haziran’dan bu yana, 17 bombalı saldırı yapıldı, bu saldırılarda 372 kişi yaşamını yitirirken, 1837 kişi de yaralandı. Beşiktaş Stadının yakınında patlatılan çifte bombalı saldırı da son katliam... Hem de “Dünya İnsan Hakları Günü”nde terör; hakların en önemlisi olan yaşama hakkını aldı 44 candan, 150 kişi de yaralı…

Terörü yapanlara, destekleyenlere ve ortam hazırlayanlara lanet olsun…

Tüm katliamlarda olduğu gibi bunda da ekran ve meydanlarda halkın karşısına çıkan, başbakan, hükümet sözcüsü, içişleri bakanı ve diğer tüm etkili yetkililer benzer şekilde; “bu eylemler onların son çırpınışları- sebep olanlara en ağır cezalar verilecek - sonuna kadar gidilecek…”  vb sözler söylediler. Özetle terörü savaş ile bitireceklerini belirtiler eski demeçler gibi… Sonuçta büyük acılarla yürekler yanıyor, ocaklar sönüyor, yine de terör bitmiyor, bitmiyor…

Haklı olarak böylesi günlerde acılı insanlar kendi yanlarında; acılarını hissedip paylaşacak, öfkelerini anlayacak ve destek olacak dost insanlar (bunlar yönetici ve politikacılar da olabilir) isterler. Yönetici ve politikacıların da bu acılıların yanında olması istenen bir insani bir durumdur. Haklı olarak duyguların şaha kalktığı, öfkelerin arttığı böylesi acılı günlerde; yönetici ve politikacılara düşen görev öfkeleri giderici, hukuk ve adaleti sağlayıcı önlemler almaktır. Başka bir anlatımla yönetici ve politikacıların esas görevi; böylesi olaylara neden olan iklimi değiştirmek, tekrarlamaması için çareler aramak, yasalar çıkarıp, uygulamak ve erkler (yasama-yargı-yürütme) arasında işbirliğini sağlamaktır. Böylece, yaşanan acılara ve kıyımlara neden olanları kolluk kuvvetleri arar, bulur, yakalar ve adalete teslim eder. Yargıçlar da onları yargılar hak ettikleri cezayı verir. Kuvvetler ayrılığı dedikleri şey de budur işte…

Kontrolsüz güç güç değildir

Gelin görün ki, tüm etkili yetkililerimiz terörü savaşla yok etmek fikrinde birleşmiş.  İçişleri Bakanı Soylu “Devletin kılıcı uzundur hesap soracağız. Bunu yapanlardan intikam alınacak” yetinmedi  “milletin canını yakanları yakacağız" dedi.

İntikam=Kan davası=Töre cinayeti= kabile, aşiret, cemaat anlayışı, yani insan haklarına dayanmayan hukukun olmadığı anlayış olarak tanımlanabilir. Basit bir örneklendirme yaparsak intikam çağrısı yapmak; öfkeyi yatıştırmak yerine büyütmek, şiddete, şiddetle karşılık verip ödeşmektir(!). Oysa eğer yargı, hukuka uygun olarak cezalandırırsa bu canileri, bu da intikam değil olması gerekendir.  
Devlet eğer ‘hukuk devleti’ ise, intikam ile hareket edemez, etmemeli.

Çünkü şiddeti, şiddetle bitirmeye çalışmanın sonu yine şiddettir.
Çünkü intikam almak, terörün yaptığı kıyımları, ölümleri bitirmez.
Çünkü terörü ancak demokratik bir ortamda, hukuk ve barış bitirir.
Çünkü barış; öfkeyi, kini, nefreti  bitirir ve "barış iklimi" fidanları; yeşertir, büyütür.
Çünkü insanı insan kılan yüce bir değerdir BARIŞ…

Taşıtlara lastik üreten bir firma reklamında: ”kontrolsüz güç güç değildir”  der. Çok anlam barındıran bu kısa cümle, günümüzde herkesin parolası ve rehberi olmalı.
Devletlerin gücü, hukuk ve adaletin dışına çıkılmamalı…
  
Sürekli gerginlik ve sürekli güvenlikçi anlayışa dayanan bir güç anlayışı; çağdaş devlete ait olamaz. Çağdaş devlet anlayışında temel güç; insanın temel haklarına dayanan hukukun gücüdür.

***

Nice çığlık içinde, bir babanın çığlığı

Herkes korku içinde, ölüm dolaşıyor her yerde, evde, okulda, sokakta, maçta, çarşıda, pazarda… Herkes suskun, herkes çaresiz böyle bir iklimde…

Nice çığlık içine karışmış bir babanın çığlığı vardı, siz de duydunuz mu?

19 yaşındaki tıp fakültesi öğrencisi Berkay Akbaş’ın babası Salim Akbaş idi bu çığlığın sahibi; “Terör sadece lanetlemeyle bitseydi. Yıllardır lanetliyoruz. Yarın çiçek bırakırlar. Başka bir şey yapmazlar. Ben istemiyorum oğlum şehit olsun. Oğlum katledildi.” dedi ve aslında bu altı kısa cümle; sadece tribünler oynayıp, nutuk çeken ve yıllardır bu sorunu çözmeyenlerden hesap soruyordu…

Belki şimdi şehitlik istemediği için bu acılı babayı ‘şucu, bucu’ diye yaftalayanlar olacaktır (olmamalı). Böylece Cumartesi Anneleri gibi acılarını ortaklaştıran, birbirine destek olan pek çok anne grubu arasına Salim Akbaş da bir baba olarak katıldı. Çocuğunu koruyamamış, yaşatamamış ve onun geri gelmeyeceğini bilen bir baba olarak; bari diğer çocuklar güvende yaşasın istiyor, şehitlik istemiyor.

Devletin görevi şehitler istemek, şehitliğe özendirmek değildir/olmamalı. Devlet de tıpkı anne-babalar gibi; çocukların/insanların kahpe tuzaklarla, kurşunlarla, bombalarla yok olmasını istemez/istememeli.  Sizce de insanların güven içinde yaşayıp, üretici, yaratıcı bireyler olmasını istemek daha mantıklı değil mi?

Zaten var olmanın en önemli amacı yaşamak değil mi, neden ölümü seçelim ki?

***

Dünya böylesi sorunları nasıl çözmüş

Şimdi bunları okuyup bana, öfke içinde soru soracaklar olduğunu hissediyorum. Hatta o kişilerin dişlerini sıkıp (vereceğim cevabı da beklemeden kızarak); “Peki, nasıl son bulacak bu terör?!..” diye sormak istediklerini de …

Bu soruya verilecek cevap çok basit, çünkü sadece bizim ülkemizin değil dünyanın pek çok ülkesinin de yaşadığı veya yaşamağa devam ettiği bir sorunudur terör.   Pek çok ülke bu sorunlara barış ile kalıcı çözüm bulmuşsa... Örnek mi istediniz? İşte, iç savaşlarını barış ile taçlandıran İngiltere ve İspanya…

Günümüzde de Kolombiya var. 26 Eylül 2016 günü Kolombiya’da; 52 yılda 220 bin kişinin ölümüne sebep olan kanlı iç savaşı durdurmak için taraflar anlaşmaya varmışlardı. Bu anlaşmayı halkın onayına sundular ve % 50.24 hayır oyuyla karşılaştılar. Devlet Başkanı Santos barış için kararlı duruşunu sürdürerek; “Vazgeçmeyeceğim, başkanlığımın son gününe kadar barış için uğraşacağım.” dedi ve insanların ölümüne neden olan iç savaşı engelledi. Başkan Santos’un halkoylaması sonucuna uymaması; belki onun politik kayıplarına neden olacaktır. Fakat barış olduğunda; kimse katledilmeyecek ve insanlar güven içinde olunca herkes kazanacak…

Yetmez mi?

İnsanların yaşamasını esas alan barış; oylarla yok edilmeyecek kadar değerli ve insanı insan kılan yüce bir değerdir.


Değerlerle oynanmalı. Değerler oylanmamalı… 


Yazarın diğer yazıları için tıklayınız