30 Aralık 2025 Salı

"Gazozcu Çığırtkanlar!"


Bir yıl daha geçip, gidiyor hayatımızdan. 
 

İnsanlar her zaman kolay yolu seçerek; gün, ay, yıllara fatura eder tüm acı, zorluk, üzüntülerini. 

Sanki herkesin yıllarla sorunları var!

Olgulara ayna tutmayı, sorgulamayı, empati yapmayı bilmediğimiz için sadece 'bahane' arıyoruz olup bitenlere. 

Eğer; yaşanmışlıklara neden anlayışları, failleri, kendi duruş ve katkımızı sorgulamış olsaydık, bu denli kaderci olmazdık.

Bu nedenle her yeni yılı; umutla, daha daha artan dileklerle karşılarız.  

Söz ve müziği Mahsuni Şerif ile Edip Akbayram'a ait “YILLAR” türküsü:

“Yıllar ömrümü çaldınız / Yıllar baharımı aldınız / Yıllar sebebim oldunuz...” 

Nakaratı ile sürüp gider.

Evet, her ömrü 
var eden, bahar yaşatan ve tüketen saat-gün-ay-yıl gibi ölçüm birimleri vardır. 

Bu nedenle de bu türküyü dinleyen herkes kendisini, çaresiz kalmış bir özne sayar. Dinledikçe kimi ailesi kimi halkı kimi de dünya için farklı anlam ve düşünceler üretir.

Düşünmek serbest olduğuna göre isteyen yeni yıla 
istediği gözle bakıp farklı anlamlar yüklesin dursun.

***

D
eğişmez olan tek şey dünyadaki 'diyalektik' değişim-dönüşümdür. Bu çelişkiler süreciyle ile başlayıp yol alır: tez-antitez-sentez ve sonsuz yaşamın değişim dönüşümü. 

Yüzyıldan beridir: Kürtler; onların tarihi, coğrafyası, dili, kültürü yoktur diyen inkarcı faşist anlayış türedi.

Fakat bu anlayış yaşanan değişim dönüşüm sonucu olarak bugünlerde: "Türkiye'de “Kürt halkı” diye ayrı bir siyasal özne yoktur. Türkiye’de Kürt kökenli vatandaşlarımız vardır." noktasına geldiler.

Bu inkarcı anlayış, sportif karşılaşmalarda bile kitle psikolojisi kullanarak taraftarları ele geçiriyor. Ve oluşan coşku havası da taraftarın: neden-niçin sorgulama ve düşünme fırsatı bulamadığı bir süreci başlatıyor. 

Ve aklın-mantığın dip, duyguların zirve yaptığı anlar başlar... 

Bursaspor-Somaspor karşılaşması da aklın-mantığın dip, duyguların zirve yaptığı bir maç olmuştu.   

Tahrik edilen taraftarlar da şuursuzca; o maçla ya da futbolla hiç ilgisi olmayan bir kadına yönelik ırkçı-cinsiyetçi bir nefret suçu işliyor.

Hedef alınan kadın ise; Kürtlerin dili, kültürü, insan hakları için özgürlük savunucusu olmuş, bu uğurda ailece bedel ödemiş Leyla Zana...  

Halkımızı oldukça sarsan bu olayın hemen peşi sıra da bu tuzağın hazır asıl failleri de "suçlu psikolojisi" ile ortaya çıkıverdiler. Bunlar, politik çıkarları, karanlık hedefleri örtüşenler olarak sıralanan: Ümit Özdağ, Ümit Dikbayır, Cemal Enginyurt vs. gibi arkaik düşüncelilerdi.

Hani bir zamanlar Yeşilçam'da çokça senaryo alavere dalavere ve tuzaklarla dolu olgular “gazoz muhabbeti” üzerine kurgulanıyordu ya... 

İşte bu aşağılık eylemler şimdi de ırkçıların günlük siyaseti için bir araç oldu.

Eline cetvel alıp ekranlara çıkan milliyetçi geçinen ırkçılar çoğaldı. Şimdi de Kürt sorunu yoktur! Kürtler bölücülük yaparak sorun çıkarıyor diyorlar. Ertesi gün de kendi yalanlarına inanıyorlar. Ne yazık ki bu oluşturulan bu yalan ve algılara inanlar da çoğalıyor. 

Bu anlayış da demokratik bir barışı yaşam birlikteliğini zorlaştırıyor.

Bölücü kim? 

- Bölücü olan, bütünleşmeye engel olandır!

Bütünleşme; karşısındaki ile empati yapma, onu anlama, onu farklı değil eşit-saygın görme gibi eylem ve duygularla oluşur.  

Bir arada yaşayan farklı kimlikler ancak; 
vatandaşlık görevlerini bilerek ve sosyal yaşamın acı-sevinçlerini ortaklaşıp paylaştıkça bütünleşme sağlanabilir. 

Türkiye Cumhuriyeti nüfusu içinde Kürtler önemli bir yer tutmaktadır. 

Fakat yüz yıllardan beri 'milliyetçi' bir politika ve uygulamalarıyla Kürtler Türkleştirmeye çalışılıyor. 

Ama olmadı, olmuyor genetik birliktelik sağlanmıyor!  

Kürtler, Türkleşmedi ve Kürt kalacaklar! 

Şimdi de Kürtlere "Kürt" demek yerine: "Kürt kökenli" demek moda oldu. Bu da Kürtleri yok saymak, inkar etmek için uydurulmuş samimiyetsiz  iki yüzlü bir tanımlamadır.
 
İnsanları barış içinde mutlu yaşatacak: sevgi-saygı-dostluk-komşuluk-hak-hukuk-adalet-demokrasi-eşitlik ... gibi çokça "insani değeri" var.  

Bu değerlerle yaşamak varken, birer güzellik olan farklılıkları yok saymak, "tek kimlik" altına toplamak neyin nesidir!

Yeter artık bu etnikçi ısrarı bırakınız! 

Bırakınız ki, her farklılık kendi değeri ile ortak insani değerlerle buluşup insanca yaşasın!  

Yeni yıla girerken sizlerle dertleşmek için yurdumuzdaki egemen iklimin özetini yapmakla, bu iklimin ‘insanca’ bir yaşam sağlamadığını anlatmak istedim. 

Bize insanca yaşam sağlamayan bu tekçi anlayış, şimdi de iklimini Arap, Kürt, Alevi, Dürzi, Türkmen halkların yaşadığı komşumuz Suriye’de de tekrarlamak istiyor!

***

Prf. Dr. Doğu Ergil'in Türkiye Odalar ve Borsalar Birliği adına 1995'te  'Doğu Raporu' hazırlamıştı. 

Bu rapor, kamuoyunda çokça tartışıldı. 2009 yılında da: Kürt Raporu "Güvenlik Politikalarından Kimlik Siyasetine" olarak yayımlandı. 

Sn. Doğu Ergil, 27.12.2025 günü de Diyarbakır Ticaret ve Sanayi Odası ile (DTSO) Diyarbakır Tanıtma Kültür ve Yardımlaşma Vakfı (DİTAV)'ın  düzenlediği: "30. Yılında Doğu Raporu'ndan Bugüne" panelin konuğu olarak konuşmuş.

Konuşmayı dinlemedim, Sn. Ruşen Çakır konuşmayı: "Sahi nedir bu Kürt sorunu?" diye 16 dakikada özetlemiş. Ben de o özeti dinleyip, kısa bir alıntı yaptım.  

Sn. Doğu Ergil diyor ki:

"Kürt sorunu için harcanan 400-500 milyar dolarlık bir kayıptan söz ediliyor. Sırf Kürtleri Türkleştirmek ve rıza göstermeyenlere de zorla kabul ettirmek için harcanan bu miktar, eğer ülkenin kalkınmasına harcansaydı bugün Türkiye bambaşka bir yerde olurdu..."

NOKTA.

20 Aralık 2025 Cumartesi

"Peri Vadisi Günlükleri"


Bilirsiniz, 19-25 Aralık 1978 tarihleri arasında Maraş'ta Alevi, Kürt ve solcuların evleri işaretlenmiş ve nefret suçlarıyla dolu bir katliam yaşanmıştı. Suçluların çoğu cezasız kalmış, bir kısmı milletvekili bile olmuştu. 
Sonra benzer katliamlar, Çorum ve Malatya'da da oldu.

Tam da bu acıları yaşadığım günlerde, o günleri anımsatan bir kitap geçti elime. Bu kitap, akıcı bir anlatımla yazılan 5 öyküsünü 87 sayfada toplayan, Şerefnaz Altınsoy'un ilk kitabı: "Peri Vadisi Günlükleri" idi. 

Şerefnaz, bu kitabı: "Abim ve Yengeme..." diye imzalayıp verince gurur duymuş ve sevinmiştim. Sonraki gün o bilindik okuma koltuğuma oturup okumaya başladım. 

Okuduğum her öykü ile göz pınarlarım dolup taşınca sarsılmış ve şu sözleri fısıldamıştım kendime:

"Coğrafyamızda bu öykülerin benzerleri değişik zamanlarda sıkça yaşanmış, dile gelmiş ve nice yuva yıkmış derin yaralar açmıştır. 
Sarsılmak, ağlamak, üzülmek... ayıp değil ki! İnsani duyguları olmayanları ayıplamak gerekir!" 

Sarsıntı molaları hariç, ara vermeden kitabı birkaç saat içinde okudum.   

Yaşadığım sarsıntıların artçıları, saatlerce hatta günlerce devam etti. Ve daha bitmedi devam edecek gibi.  

Bu coğrafyada yaşamayan ve olup bitenleri bilmeyenler, eğer, 11-12 yaşlarındaki Şerfnaz'ın yaşamı ve tanıklıklarını empati yaparak anlamaya çalışırlarsa bence onlar da sarsılır. 

Şerefnaz, baba tarafından akrabamız, anne tarafından da kirvemizdir.

O, benim dayılarımdan biri olan 'Almancı Yusuf Dayı' ile Güneş'in kızı... 

Annemin hiç erkek kardeşi yoktu, ben ve kardeşlerim de anne tarafından akrabam olan tüm erkeklere dayı derdik. Bu nedenle bizim çok sayıda ‘dayımız’ vardır. 
 
Şerefnaz ile akraba olsak da onu ile kendisi gibi yazar olan eşini, onlar evlenip çocuk sahibi olduktan sonraki yıllarda tanıdım. Akraba buluşturan etkinlikler, hasta ziyaretleri ve sosyal medya ortamı da bizi daha çok konuşan, ortak noktaları çoğalan kardeş dostlar yapmıştı. 

Şerfnaz'a ait bazı bilgileri de "Peri Vadisi Günlükleri"ni okuyunca öğrendim. Meğer ben çok uzaklarda iki yıllık öğretmenken doğmuş bu kardeşim. 

Şerfnaz'ın yaşam hikayesi bizce normal, fakat coğrafyamızı bilmeyenler için oldukça ilginçtir. 

İlkokulu doğduğu Haftariç köyünde tamamlamış, 12 Eylül darbesi döneminde okulların kapanması, yaşamın zorlaşması nedeniyle ailece İstanbul'a göç etmişler. Orada gündüz çalışarak, gece okuyarak: ortaokul ve lise öğrenimini tamamlamış. 

Daha sonra Marmara Üniversitesinde: Halkla ve İlişkiler, İstanbul Üniversitesinde de Sosyoloji eğitimi almış. Halen birçok sivil toplum kuruluşlarında görev yapmaya devam ediyor... 

"Peri Vadisi Günlükleri"; kadını odak yapmış, kadının koruyan anaç duygu ve bakışıyla bir coğrafyayı ile oradaki sosyolojiyi özetleyen kocaman bir eser yapmıştır. 


Şerefnaz da benim gibi "Peri Suyu Vadisi" tutkunu imiş. Onun da çocukluğu, ilkokul yaşamı burada geçmiş. Darbeler, depremler, zalimliklerden benden daha çok pay almış. O coğrafya ile sosyoloji için önemli bir "açık tanık" olmuş.  


Coğrafya koşulları ve sosyal dokudan kaynaklı bazı yaşanmışlıklar; her bebek-çocuk-genç-yetişkin kişinin kimliğine, psikolojisine derin-karmaşık izler bırakır. Bunlar zamanla birikir ağır bir yük ve hafızaya dönüşür.

 

Kimileri bu yükleri: 'kader' sayıp şükreder, sabır diler, taşır ve susar. 

Şerefnaz ile onun gibi düşünenler ise; insani olmayan bu 'yükler' ile  yüzleşir, çatışır, savaşır, onları sorgular. Ve bu yükler geleceğe de yük olmasınlar diye arayışta bulunur, yazar, çizer, konuşur.  


***

Bir zamanlar Peri Suyu; çevredeki çokça vadiyi dolana dolana gelen yavru dere-ırmaklarla beslenir güç alırdı. Doğanın coşkulu olduğu aylar gelince Peri Suyu da gürleşen coşan hızlı bir taşıyıcı olurdu. 

İnilti-homurtu-uğultu çıkara çıkara, öfkeli çığlıklar ata ata, köpükler saça saça, özgürce akardı.

O zaman ve öncesinde de bu vadilerin tepelerinde yaylalar, derinlerdeki ova-tarla-bahçeler olurdu. 
Ezidi-Alevi-Sünni-Hristiyan gibi farklı inanç sahibi Ermeni ve Kürt halkları, hayvan besler, aş kazandıran işleri yapardı. Yani farklı ırk, inanç, diller karşılıklı hoşgörü-sevgi-saygı-barış ve gökkuşağı uyumu içinde komşu olmuş bir arada yaşardı.

Peri Suyu'nun, o uğultu-iniltili hafıza içinde: bu topraklarda doğup gelişen: börtü-böcek-nebat- hayvan-insan tüm canlıların: meleyişi-klamı-govendi, sevinci-acıları-çığlıkları-masumiyeti, sınama-yanılma-öğrenme anları, darbe-deprem yaraları, direnişleri-yenilgileri gibi gibi tüm yaşam kavgaları, dirençleri ile bunlara dair tanıklıkları vardı.


Ve o zamanlarda Peri Suyu tüm bunları alarak Mezopotamya'yı aşar çok uzaklara okyanuslara taşırdı.  


Bizleri de o vadinin; iklimi, havası, suyu, artıları, eksileri besledi, bezedi, büyüttü. Böylece oluştu sesimiz, bakışımız, direnciniz, duyarlılıklarımız. Ortak geçmişler, insanlar arasında görünmez ama son derece güçlü bağlar kurar. 


"Peri Suyu Vadisi"; sadece bir yer adı değil, bir sosyolojinin de adı ve semboldür.

Kayıpları, acıları, çok az da olsa sevinç yaşayan masum halkı; diri tutan irade ve direncin sembolü…

Toprak, su, nebat ve havanın bize dair hafızası vardır. Dokunup, yüzleştikçe gün görür, dile gelir bu hafıza.

Kürtleri-Alevileri hedef alan “karanlık-planlı-ayıplı işler”e dair belgeler, zırhlı karanlıklarda saklı olsa da. Canlı kalabilmiş canlarımız ortaya çıkarır, herbiri kirli-karanlık insanlık/nefret suçu olan:

Jitemi, kontrgerillayı, beyaz torosları, faili meçhulleri, asit kuyularını, yeşili, 
köy yıkma-yakma-boşaltmaları,.. gibi gibi vahşetleri...

Bazen de Susurluk gibi tesadüfi kazalarla ortaya çıkar şer işleri ve pislikleri...

  

Egemen güç ve işbirlikçileri çıkarları için sürekli ırk ve inanca dayalı algı ve yalanlarla halkları 'düşman-kafir-öteki' saydırıp çatıştırmış.

Böylece bu topraklarda uyumlu ve barış içinde yaşam son bulmuş, bencillik, düşmanlık artmış. İnsanlara: 'Tanrı bile yoktu' dedirten yaşanmışlıklar çoğalmıştır.

Nice karmaşa ve travmalar yaşansa da egemen güç onları sürekli; asker yapıp vergi almış... Bu vadinin iniltilerini, çığlıklarını hiç duymamıştır...

Son söz: 


Sevgili öğretmen arkadaşım Kemal Seven, "Peri Vadisi Günlükleri" için çok güzel bir "önsöz" yazmış. İşte onun bir cümlesi: 


“Bir solukta okuduğum öyküler arasında sonu sevinçle biten bir anlatıyı gözlerim boşuna aradı... ” 


Bence siz de okuyunca aynı duyguyu yaşayıp: 'Kemal Seven haklıymış!"  Diyeceksiniz. Ve peşi sıra da bu normal dışı yaşanmışlıkların nedenlerini bir bir sayıvereceksiniz. 


Hepinize iyi okumalar dilerim.  


Sevgili Şerefnaz kardeşim, yolun açık olsun...



Emin Toprak-DOSTÇA