HDP etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
HDP etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

11 Kasım 2022 Cuma

Meral Hanım El-insaf!..


Ülkemizde hemen herkes Sn. Meral Akşener'i tanısa da ben de kısa bir anımsatma yapmak istiyorum. 

Akşener, Doğru Yol Partisinde siyasete başlamış... 28 Şubat mağduru Başbakan Erbakan'ın hükümetinde içişleri bakanı olmuş... MHP'ye geçmiş... Sonra da İYİ Parti'nin kurucusu ve genel başkanı olmuştur. 

Şimdilerde hem bu görevini sürdürüyor hem de ülkemizdeki 20 yıllık tek adam iktidarına muhalif olduğunu iddia eden 'Millet İttifakı'nda gündem ve rotayı belirleyen en etkili kişi olmaya çalışıyor. 

Sn. Akşener, tıpkı bir 'sınıf başkanı' gibi... 

Ancak bu sınıf başkanının çok önemli bir sorunu var! 

Çünkü onun, belirlemeye çalıştığı rotanın hedefi sapmış! 

Çünkü o hedefin odağında(12); tek adam iktidarı, yani AKP ile  MHP'nin "Cumhur İttifakı" yok! 

Çünkü O, hedefin odağına(12'ye) tek adam iktidarına karşı olduğunu bildiren "Emek ve Özgürlük İttifakı" kurucusu HDP'yi koymuş! 

Çünkü, O; HDP'li seçilmişlere, onların temsilcisi olduğu halklara, dillere, kültürlere, inançlara, özetle demokrasi ve toplumsal barışı için uzattıkları ellere karşı!  

İşte bunun için de her gün esip gürlüyor.

Peki ne yapmış, hangi suçları işlemiş HDP?

Birkaçını sayalım bakalım:

HDP parlamentoda; demokratik, eşitlikçi ve çoğulcu bir anlayışı sağlamak, 40 yıldan beridir sürmekte olan çatışmaları bitirmek, karanlıkta kalmış haksızlıkları aydınlatmak için 'meclis görüşmeleri' istemiş, 'yasa' teklifleri hazırlamıştır. Ayrıca, ülkede akan kanı durdurmak, barışı sağlamak için devlet yetkililerince hazırlanan "çözüm süreci"nde aktif görev almış, çatışan taraflarla uzlaşı için görüşmeler yapmıştır. 
 
Bu çabalar sonucu ülkemizde bir barış iklimi oluşmuş, halkımız güvenli, huzurlu, çatışmasız birkaç yıl yaşamıştır. (Ancak, tek adam egosuyla barış masası devrilince, yeniden başladı ölümler, çatışmalar ve kirli karanlık ilişkiler...).  

HDP kurulduğundan beri hep demokrasi ve barış istedi, bu uğurda çok bedeller ödedi! 

HDP belirlediği rotadan hiç sapmadı, aynı barışçı anlayışla yoluna devam ediyor. 
***
Sayın Akşener, sizin ülkücü geçmişiniz, Turan sevdanız beni hiç ilgilendirmez. Fakat siz devlette önemli görevler almış birsiniz, bir vatandaş olarak benim bu alandaki sizden söz etme hakkım olduğu için yazıyorum.  
*
Siz, 3 Kasım 1996'da, Balıkesir'in Susurluk ilçesinde meydana gelen kazanın hemen sonrasında istifa eden Mehmet Ağar'ın yerine bakan seçildiniz. Böylece Türkiye'nin en karanlık olaylarından birini aydınlatma görevi içişleri bakanı olarak size kalmıştı... 

O araçta bulunan eski Emniyet Müdür Yardımcısı Hüseyin Kocadağ, Mehmet Özbay kimliğini taşıyan ve 1970 lerden bu yana bir dizi suçtan aranan ülkücü Abdullah Çatlı ile sevgilisi Gonca Us kazada ölmüş sadece dönemin DYP Şanlıurfa Milletvekili Sedat Bucak yaralı kurtulmuştu...  

Hani bu karanlık-kirli olayı protesto eden vatandaşlar için Erbakan: "Gulu gulu dansı yapıyorlar." demişti ya… 

İşte bu olay hala karanlık! 

Fakat siz de 23 Eylül 2022 günü yani o karanlık olaydan 26 yıl sonra işte o Bucak'ın evine gidip onu çok mutlu ettiniz. 

Ve Susurluk öznelerinden Bucak: "Eski siyaset ve dava arkadaşımız Meral Akşener bizi ziyaret etti." dedi...

"Eski siyaset ve dava arkadaşınız Bucak'ın" olayı hala karanlık! 

Siz, şimdi başkalarının dedikodusunu yapmayı bırakın da o ‘Karanlık Susurluk’ öznesi Bucak ile neler konuştunuz onları anlatınız bakalım! 

Sahi, ne konuştunuz?

*
27 Mayıs 1995'ten bu yana her cumartesi günü Galatasaray Meydanı'nda oturma eylemleri düzenleyerek gözaltında kaybolan yakınlarının mezar ve kemiklerini arayan Cumartesi Anneleri... 

1989-1999 yılları arasında 'faili meçhul' siyasal cinayetlerde yaşamını yitirmiş 1964 kişi olduğu... Ve bu vahşi cinayetlerden 187'sinin, sizin içişleri bakanı olduğunuz 1996-1997 arasında olduğunu...

*
Meral Hanım, bir zamanlar siz ve HDP eski eş başkanı Selahattin Demirtaş birer politik rakiptiniz. İkinizin de hiç benzeşmeyen-uyuşmayan birer dünya görüşü vardı. Demirtaş, bunu bile bile, yıllardır suçsuz yere tutulduğu cezaevinden size çok samimi bir mesaj göndermiş ve: "Başak ile birlikte Meral Hanım'ın kapısını çalar, kahvaltıya geldik" -diyebilmişti. 

Bu mesaj, bir iletişim bir barış çağrısıydı! 

Fakat siz bu barış çağrıya:
"Güneydoğu'da şöyle bir gelenek var: Kan davalınız bile olsa kapınızı çaldığı zaman içeri alırsınız" bir 'töre cevabı' verdiniz.

Ve demek istediniz ki: 
"Misafirdir gelir çayını içer gider, evden çıktığı an düşmanlığımız devam eder!"  
 
Siz böyle demekle demokrasiye göre değil de ilkel töreye inandığınızı kanıtladınız.    

İşte bu mesajınız da bir savaş dilidir! 

Bu savaş dili ve anlayışına o kadar inanmışsınız ki, hiçbir işi doğru yapmıyor  dediğiniz iktidarın, tüm sınır ötesi harekat "teskere"lerini alkışlayarak imzalıyorsunuz. Çünkü siz, ölenlerin acısını, öldürenlerin geçirdiği bunalımları, ülkenin yok edilen kaynaklarını ve karartılan geleceği hiç mi hiç umursamıyorsunuz!     

*
Ve şimdi size sormak istiyorum: 

Acaba, ülkemize kin, öfke, kan, ölüm getiren, halkımıza büyük acılar ve yoksulluk yaşatan bu kötücül iklimde sizin hiç mi payınız olmadı?

Eğer olduysa özeleştiride bulunup halkımızdan özür dileyecek misiniz?

***
Şimdi de günümüze gelelim:
Tüm kamuoyu araştırmaları, ülkemizdeki tek adam saltanatının bitmesini isteyen çok önemli bir potansiyel oluştuğunu gösteriyor. Tüm olasılık ve istatistikler de HDP desteği almadan seçim başarısı kazanılmayacağını söylüyor. 

HDP aylar öncesinde bugünkü tek adam iktidarına karşı olduğunu bildirerek, önümüzdeki seçimler için ilkelerini açıklamıştı. Demokrasiyi önceleyen bu ilkeler günlerce tartışıldı, hiç kimse karşı çıkmadığı gibi, çokça beğeni aldı. 

Seçimler yaklaştığı için iyice sıkışan iktidar, düne kadar her ortamda terörist diyerek yaftaladığı HDP'nin peşi sıra İYİP'in kapısına da vardı.

Bunları bile bile Akşener susmadı, yine HDP'yi hedef alıp suçladı yine tribünlere seslenen ucuz konuşmalarına devam etti.  

Dürüstlükten yoksun bu söz ve tavırları duyan/gören herkes: Meral Hanım el-insaf!...dedi...  


Emin Toprak - DOSTÇA

         Diğer yazılarım için tıklayınız 

4 Mart 2022 Cuma

28 Şubat


Bazı günlerin toplumsal bellekte olumlu veya olumsuz izleri olur ya, işte 28 Şubat da ülkemizin yakın tarihine üç önemli iz bırakmıştır. Bugünleri, iktidar- muhalefet birliktelik ve çelişkileriyle ele alırsak : 

28 Şubat 1997 günü; 'Çankaya Köşkü'nde toplanan Milli Güvenlik Kurulu, aldığı demokrasiye aykırı kararı ile ülkeyi yöneten politik güce askeri bir darbe yaptı. Bu militarist anlayışa karşı çıkması gereken bazı muhalefet  unsurları mitingler yapıp alkışlamış, büyük çoğunluk ise sessiz ve tepkisiz kalarak dolaylı bir olumlama desteği vermiştir. 

28 Şubat 2015 günü; 'Dolmabahçe Sarayı'nda bir masa kuruldu ve yıllardır süren barış çalışmalarının kazanımı olan 10 maddelik bir uzlaşı imzalandı.

Bu uzlaşı; yıllardır ülke kaynaklarını savaşa harcayan, nice acı ve ölümler nedeni olmuş Kürt sorununu, barış içinde çözmeyi amaçlamıştı. Böylece kısa bir süre önce yapılan ‘akil görüşmeler’ sonucu susturulan silahların, durdurulan ölümlerin sağladığı çatışmasız, güvenli, huzurlu günleri sürekli olabilirdi. Ama olmadı!

Halkımız daha bunun sevincini yaşamadan, süreci hazırlayan irade, tek adamın egosuna yenik düştü, imzalar yok sayıldı, barış masası devrildi! Yeniden başladı savaş çığlıkları, uçaklar bomba yağdırdı, tanklar çiğnedi, katliamlar başladı, bir daha demokrasi ve halkımız yenik düştü. 

O günün muhalefeti, zaten bu barışçı süreci hiç benimsememiş ve her adımına karşı çıkmıştı. Tek kişinin bu sorun çözücü toplumsal süreci bitirmesi onların çok hoşuna gitmişti. 'Biz zaten böyle olacağını biliyorduk!' dercesine 'bilmiş' olmanın sevincini yaşıyorlardı.  

28 Şubat 2022 günü; 'Bilkent Otel Konferans Salonu'nda; CHP, İYİ Parti, Saadet Partisi, Demokrat Parti, Gelecek Partisi ve DEVA Partisi genel başkanları "Güçlendirilmiş Parlamenter Sistem Mutabakat Metni"ni imzaladı. 

Buluşma nedenlerini özetlersek:

  • 20 yıllık AKP iktidarında her şeyi tek kişinin belirlemesi,
  • Yolsuzlukla ekonominin çöküşü, yokluk ve iflasların artması, 
  • Demokrasi ve hukuk ilkelerinden uzaklaşılması, 
  • Yönetimdeki denge-denetim sisteminin çökmesi,
  • Parlamento ve diğer kurumların işlevlerini kaybetmesi,
  • Ülkede kindar bir kutuplaşma ve huzursuzluk olması, 
  • Dünya çapında yalnız kalınması... vb. gibi.

Bu yaralarla, halkı inim inim inleten iktidara karşı çıkan bir muhalefeti tabii ki saygın görür ve alkışlarım. (Fakat burada, bir parantez açıp azıcık eleştirmek isterim: Katılımcı 6 partinin eşitçe sunum yapması doğru, sadece 6 erkek sunucu olması ise çok yanlış! Birkaç gün sonra, '8 Mart Kadınlar Günü!' Peki, acaba o gün ne diyecekler! Keşke doğadaki sayısal cinsiyet eşitliğini de biraz düşünselerdi.).  

Evet, yukarıda bu birlikteliği saygın görüp alkışladım, fakat bu alkışlarım, sadece belirlenen amaç içindi. Oysa, onların bu amaca varmak için izledikleri yol, yöntem ve matematikte pek çok yanlış var.

Çünkü:

Masaya oturanları da bu iktidar gibi savaş yanlısı! Önce barış demedikleri için de Kürt sorununu, demokratik hakları vererek çözmek istemiyorlar. Bunun için ülkedeki canlı ve kaynakları yok eden savaşlara, uçak, füze, bomba, tank gibi ölüm silahlarına izin veren 'teskere'lere evet diyorlar. 

İktidar gibi bunları da Kürt karşıtlığı bir arada tutuyor. Bunlar da: 'Herkes Türk'tür! Herkes Türk olmalıdır' anlayışındadır. 

Masada olmayan HDP ise, hakları, inançları, emekleri, baskılanan kadın, çocuk, doğayı, Kürt'ü, Alevi'yi, çok renkliliği savunur. Savaş değil barış ve demokrasi istiyor. Bunun için de en dinamik en politik seçmeniyle üçüncü parti olmuştur.

Masadakiler, seçimde olası bir sayısal yetersizliklerini sinsi bir öngörüyle gidermek istiyorlar: 

"Kürtler mecburen bize oy verecek!" Öyleyse:

"Kürtler ve onların hakları öte gitsin, oyları beri gelsin!" 

Bu: “ben istemem, yan cebime koy” kurnazlığı yüzünden HDP masada yok! 

Peki, HDP neler istiyor ki birlikteliğe davet almıyor: 

Türk Dil Kurumu internet sitesi, 'Dilimiz Kimliğimizdir' cümlesi ile başlar. Bu söz, dili olmayanın kimliği olamaz demektir! Bu gerçekten hareketle onların ilk isteği 'kimlik' sorunudur; anadil, inanç, kültür, kişi adları, tarihten gelen coğrafya isimleri üstündeki kısıtlama ve yasakların kalkması... Seçimlerle belirledikleri vekilleri, belediye teşkilatlarına yani iradelerine dokunulmaması, coğrafyalarında işlenen suçlar için 'cezasızlık' uygulanmaması vb. benzeri eşit, özgür, yurttaş olma istekleri vardır. 

HDP, 27 Eylül 2021 günü bir deklarasyon yayınlamış ve çok beğeni almıştı. Bu bildirinin 11 ara başlığı şöyle sıralanıp detaylandırılır: 

Güçlü demokrasi / tarafsız ve bağımsız yargı / kayyım rejimi değil halk iradesi / Kürt sorununda demokratik çözüm / barışçı dış politika / kadına özgürlük ve eşitlik / ekonomide adalet / kamu yönetiminde liyakat /doğaya saygı / gençler için özgür yaşam / demokratik anayasa.

Bizim yörede bir iskambil oyunu olan 'Altı Kol' çok oynanır. Oyunda, gizli jest ve mimiklerle bilgi verilen iki liderin emir ve taktikleri geçerlidir.

Şimdi bizde de altı kol masası kurulmuş ve oyun başlamıştır artık. 

Haydi bakalım rastgele...

***

Yazımızı hem güldüren hemde düşündüren bir konu ile noktalayalım:  

İzlediğim bir dizide, boşanma davalarıyla ünlenmiş bir hukuk bürosuna 90 yaşını aşmış bir çift başvurur, başvuru konusu kısaca şöyle: 

Kadın, kocasının 40 yıl önce başka bir kadına yazdığı mektubu bulur ve bu kadının da 20 yıl önce öldüğünü öğrendikten hemen boşanma davası açar..."  

Bu kurguya benzer, fakat gerçek bir olay da birkaç gün önce TBMM'de yaşandı: 

HDP'li Milletvekili Semra Güzel'in yıllar öncesi sözlüsü ve daha sonra PKK militanı olan birisiyle: "Çözüm Süreci"nde çekilmiş fotoğrafları bulunmuş. Ve bu kişi 4-5 yıl önce bir çatışmada öldürülmüş...  

Yıllar geçmiş, Semra Güzel yasal yolları izleyip milletvekili seçilmiş... Şimdi konu suçun şahsiliği ilkesi unutularak meclise gelmiş ve HDP hariç tüm partilerin oylarıyla dokunulmazlığı kaldırılmış.  

İnsan sözlüsüyle el ele tutuşarak fotoğraf çektiremez mi? 

Ey ülkede yargı çökmüş diye her gün demeç veren muhalefet, Semra Güzel'i hangi yargıya teslim ettiniz?

Eğer, bu mantıkla arşivler azıcık taranırsa, kim bilir kimlerin, kimlerle sarmaş dolaş olduğu, el pençe durduğu, diz çöktüğü ne çok fotoğraf ve 'tapeleri' bulunur.  

Emin Toprak- DOSTÇA

Diğer yazılarım için tıklayınız

19 Mart 2021 Cuma

Şimdi Ne Mutlusunuz!


Kaç gündür bana karşı kalemim ve klavyedeki tuşlar sözleşerek bir direniş başlatmış, yazmak istemiyorlar. Ben
 de onların bu dirençlerine boyun eğmiş ve tutuk kalmıştım. 

Şu an saat 17 oldu. 'Bu direniş bitmeli!' diye düşündüm ve  hemen gönülsüz klavyenin başına geçtim. Ona okşar bakışla bakıp hafifçe dokundum. Bakıştık. O, gülümseyince bunu fırsat bildim ve direnmesi son bulsun diye:

"Sana susmak yakışmaz, gel birlikte bir şeyler yazalım."-dedim, sessizce. 

Kızdı ve dik dik baktı yüzüme: 

"Susan ben değilim ki, sensin, senin için, senin parmakların!"-dedi hiddetle. 

Haklıydı. Ben de suçumu kabul edip: 

"O halde istersen hemen başlayalım, nasılsa bugünlerde konu bolluğu da çok, en güncelinden başlayalım istersen." -dedim, o da kabul etti ve bu yazımız da böyle başladı. 

Bu anlaşmamızdan iki gün öncesinde başlayarak: 

Ülkemizin; ekranlarında, salonlarında, meydanlarında, mecliste her yerde, büyük çoğunluk 'Andımız' etrafında ve şaha kalkmış bir öfke ile toplanmıştı. O öfkenin sesleri çınlatmıştı her yanı. Bize, bizden başka dost olmaz, biz en üstünüz diyorlar.  

Peki, neye karşılar?

-İnsanca, özgürce, eşitçe yaşamak isteyenlere... 

-İnsani değerleri koruyan, insan haklarını savunan, 'Kardeş Olun Ey İnsanlar' diyen, "Yurtta Barış, Dünyada Barış" isteyen, kısacası herkesi kucaklayan barışçı And'lara karşı çıkıyorlar... 

Demokrasiye, çoğulculuğa, eşitliğe karşı çıkıyor, tekçiliği savunuyorlar! 

*

(Burada bir parantez açıp Eğitimpedia Platformundan alıntılanan ve  dünyanın çok az ülkesinde okutulan 'Öğrenci Andı' metinlerini paylaşmak istiyorum. İşte o metinler:

  •  ABD

“Amerika Birleşik Devletleri’nin bayrağına ve onun temsil ettiği cumhuriyete bağlılık yemini ediyorum: Tanrının gözetiminde tek ve bölünmez bir millet, herkese özgürlük ve adalet.”

  • Meksika

“Meksika’nın bayrağı, kahramanlarımızın mirası, atalarımızın ve kardeşlerimizin birliğinin simgesi. Hayatlarımızı adadığımız anavatanımızı insancıl ve cömert bir bağımsız ülke yapan özgürlük ve adalet değerlerine sadık kalmak için ant içiyoruz.“

  • Filipinler

“Ben bir Filipinliyim. Filipinlerin bayrağına ve onun temsil ettiği ülkeye bağlılık andı içiyorum. Gurur, adalet ve özgürlüğün olduğu bir ulus için. Tanrı için. İnsanlar için. Doğa ve ülke için.”

  • Hindistan

“Hindistan benim ülkemdir. Tüm Hintliler benim kardeşlerimdir. Ülkemi severim ve onun 
zengin mirasından gurur duyarım. Her zaman buna değer olmaya çalışacağım. Ebeveynlerime, öğretmenlerime ve tüm yaşlılara saygı duyup herkese hürmet edeceğim. Ülkeme ve insanlarıma bağlılık yemini ediyorum. Onların mutluluğu ve refahı benim mutluluğumdur."

  • Singapur:

“Biz, Singapur vatandaşları, ırkımız, dilimiz ya da dinimiz ne olursa olsun, bir olmuş insanlar olarak adalete ve eşitliğe dayanan demokratik bir toplum yaratmak için ve aynı zamanda ulusumuzun mutluluğu, refahı ve ilerlemesi için ant içeriz.” 

Görüldüğü gibi 'Öğrenci Andı' okutan her ülke, kendi ortak değerlerine vurgular yapıyor... Ama bizdeki gibi çocuklarının varlığını armağan eden hiçbir ülke yok.)

*

Bunun için de: 

Önce 'Hipokrat And'ını' içselleştirmiş, aynı zamanda 'İnsan Hakları Savunucusu' bir hekim olan Ömer Faruk Gergerlioğlu'nu hedef alıp, onu etkisiz kılmak istediler... 

Sonra da Gergerlioğlu anlayışındakilerin toplandığı Halkların Demokrasi Partisi HDP'yi...  

Sanki, ülkemizin başka hiçbir sorunu yokmuş, 

Sanki, ülkemizin hazinesi tamtakır değilmiş,

Sanki, geleceğimiz olan gençlerimiz aç işsiz, güvencesiz değilmiş,  

Sanki, ülkemizde kadın cinayetleri yokmuş,

Sanki, ülkemizde iflaslar yokmuş, 

Sanki, ülkemizde işkence yokmuş,

Sanki, ülkemizin yapacak bir işi, başka bir konusu kalmamış,

Sanki, ülkemiz: "Dünya Mutluluk Raporu"/"Dünya Özgürlük Raporu"/"Dünya Demokrasi Raporu" sıralamalarında en sonlarda değilmiş...

Bu gündemi değiştirmek için, ortaya çıkan tükenmişliklerini gizlemek için.   

Demokrat olduğunu savunan bir parti, olanlarla yetinmemiş olacak ki, kürsüsüne bir çocuk çıkarmış! Bu çocuk da 'hazırol'da bekleyen anne-baba-dede-ninelerine öfkeli, kızgın ama çocukça bir tonda 'Andımızı' tekrar ettiriyor.  

Diğerleri de susmadı, kimi tehdit edip meydan okudu, kimi beddualar... 

Ama hiç bilmezler ki, demokrasi matematiğinde insan haklarının; %1'i (yüzde biri), %99'a (yüzde doksan dokuza) denktir.  

Oysa hedefimiz birlikte bir demokratik barış iklimi yaratmak, o iklimde daha mutlu, özgür yaşamaya çalışmak olmalıydı. 

O zaman 'güvenlikçi' bir anlayışla, yönetilmez, kaynaklarımız da top, bomba, füze, uçak gibi ölüm araçları için harcanmaz, insanlar büyük acılar yaşamazdı. 

O zaman işi aşı olan herkes güzellikler içinde yaşardı. 

O zaman: "Ayna ayna, söyle bana, benden daha güzeli var mı?" -diye konuşulmazdı.  

Olmadı! 

Ne yazık ki, ülkemizde merkezci, tekçi ve buyurgan bir yönetim egemen oldu. 

Ne yazık ki, bu merkezci, tekçi ve buyurgan yönetim yüzünden insanlarımız zor günler yaşadı, yaşıyor. 


Ama yetsin artık, hiç değilse torunlarımız iyi yaşasın!... 




Diğer yazılarım için: tıklayınız

18 Aralık 2020 Cuma

En Büyük Suç ‘Nefret Suçu’


On gün önce yaşanan bir olayın etkisi ve yankıları henüz bitmedi: 


Başakşehir spor kulübü, şampiyonlar ligindeki rakibi PSG’nin sahasında oynuyordu, maçın 4. hakemi, Başakşehir'in yardımcı antrenörü Pierre Vebo'ya ırkçı bazı sözler söylemişti. Bunun üzerine Başakşehir durumu protesto edip sahadan çekilmişti. Hakemin bu ırkçı-faşist davranışı hem yurtiçi hem de yurtdışı medya ve kamuoyu tarafından lanetlenmişti.  Haklı olarak sahadan çekilen takımımız ise büyük destek ve alkış almıştı.   


Yakın bir zaman önce Fransa'da da polisin sokaktaki göstericilere şiddet kullanması lanetlenmiş, demokratik hakları engellenip şiddetle karşılaşılan göstericiler haklı görülmüştü...Eğer istersek ülkemiz dışında yaşanmış ve tepki almış pek çok faşist saldırı ve anlayışı da sayabiliriz.

  

Peki, ülkemizde bunlara benzer pek çok örnekle karşılaştığımız halde, neden bu ırkçı anlayışlara karşı duranların sayısı çok az? 

 

Niçin geçmiş yıllarda değişik kentlerimize spor karşılaşmaları için gitmiş olan Amedspor'un oyuncu, yönetici ve taraftarlarına yapılan ırkçı saldırıları kınayıp, lanetleyenler çok az sayıdaydı? 


Oysa:

Her insan, doğarken sahip olduğu fiziki görünüş ve genetik yapısıyla yaşama hakkına sahiptir. İçine doğduğu çevre ve toplum da ona bazı kimlik ve haklar verir. Adı, soyu, anadili, inancı, yaşam tarzı gibi her kişinin kendine özel olan bu hakları, nefes alıp yaşamak kadar önemli ve gereklidir. Ve bu kimlikler değerli-saygın-dokunulmazdır.


Oysa:

Hiçbir demokratik ülkede parmak hesabı, kanun, buyruklarla bu haklar yok sayılmaz, yok edilemez. Eğer herkes insan haklarına hoşgörü gösterip saygı duyarsa, ancak o zaman ülkede barış içinde huzurlu bir toplumsal yaşam olur. 

 

Ama eğer o ülkede demokrasi yoksa ve 'insan hakları' bir zümrenin çıkarlarına uygun değilse, o zaman bu haklar baskılanır ve yok sayılmaya çalışılır. Çalışılır dedim, çünkü var olan hiçbir şey yok olmaz/olamaz. O, zamanla bir orman misali; yeniden filizlenir, gelişir, değişir, gürleşir. 


 *** 


Bugünlerde daha hiçbir mahkeme kararıyla suçlanmamış, 6 milyonu aşkın vatandaşın oyunu alarak ülkenin üçüncü büyük partisi olmuş olan HDP'ye yöneltilen ırkçı söylemlere ve yargısız infazlara karşı niçin sessiz ve tepkisiziz? 


Sanırım bu partinin tek suçu; ülkedeki tüm halkların sorunlarını dile getirmesi ve oylarının büyük bölümünü de Kürt vatandaşlardan almış olması...


Peki, her gün ekranlarını bu partiye iftira, hakaret ve küfür edenlere açanlar, niçin mesleki etik kuralları gereği olarak, bir gün de 'siz de gelin bu söylenenlere cevap veriniz' demez/diyemezler?   


Zaten TRT'yi unutmuştuk, haydi bunlara da "özel kanal" diyelim. Peki, bakınız: bir bakan, bir genel başkan ve bir genel başkan yardımcısı ne diyor, biraz da onları duyalım: 


Bakanİçişleri Bakanı Süleyman Soylu, yani ülkenin huzur ve güven içinde yaşamasını sağlamakla görevli olan makamın sahibi. O, ülkenin sağlık ve eğitim harcamaları kısıtlanırken, büyük meblağlar aktarılan bir bakanlığın başında. Bu bütçeyle, ülkede birlik ve huzuru sağlayacak bir 'barış iklimi' sağlamak yerine, büyük masraf gerektiren; top, bomba, füze, uçak gibi çevreyi ve canlıları yok eden, büyük acılar yaşatan ölüm araçlarına yatırım yapıyor. Yani 'güvenlikçi' bir anlayışla çalışan bir politikacı.

  

Soylu, bakanlığının 2021 yılı bütçesini savunmak için gittiği TBMM'de konuşuyordu. Fakat sanki genel kurulda konuşmaya değil de sadece HDP'ye sataşmaya gelmişti. Ses tonu, jest ve mimikleri bir ergeni anımsatıyor ve tıpkı onların psikolojisi ile konuşuyordu: Oh! Oh! Ohhh!.. diye, diye, parmak sallaya sallaya, meydan okuya okuya, tahrik ede ede hakaret ediyordu partiye ve vekillerine... 


Genel Başkan, MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli, onun da hedefinde HDP var: "HDP bir terör sorunudur, bölücülük yuvasıdır, fitne tezgahıdır, demokratik güvenliğimize doğrulmuş melun bir silahtır. ... Kapısına açılmamak üzere kilit vurulmalıdır." diyor... 


Yardımcı: MHP Genel Başkan Yardımcısı E. Semih Yalçın, onun da hedefinde HDP var: “HDP/PKK halk düşmanıdır, tabiat ve insanlık düşmanıdır. Terör örgütü HDP/PKK, kâmilen itlafı gereken bir siyasi haşere sürüsüdür. Ağızları kapatılması gereken kravatlı mazbatalı Güruhtur” diyor. 


Görüldüğü gibi yardımcının kini diğerlerinden bir doz daha fazla, hiç gizleyip saklamamış duygularını, bu, buram buram kokan bir 'nefret söylemi'


"Kâmilen itlafı gereken bir siyasi haşere sürüsü" ne demek!? 

 

-Milyonlarca insanı kimyasal silahlarla yok etmek demek! 

 

-Nefret Suçudur bu, insanlığa karşı işlenmiş olan en büyük suç...

  

Bu sözler; Nazilerce Yahudilere, Amerikalılarca Kızılderililere, Saddam tarafından Kürtlere, Japonya'da, Vietnam'da ve daha pek çok ülkede milyonlara bomba ve kimyasallarla yapılan insanlık suçu katliamları hatırlatıyor. 


Tüm bu söylenenleri duyan diğer partiler, üniversiteler, sivil toplum kuruluşları, bilim insanları ve vatandaşlar; vicdanlarına karşı mahcup, korku içinde, sinmiş, susmuş bir durumda. Ve işin en acı tarafı da yasal görevi bu tür nefret söylemlerini başka makamlara sormadan sorgulamak olan savcılar da işlem yapamaz olmuş... 

 

Eğer böyle olmuşsa... Demek ki, ...  


Demeyelim, varsın cümle böyle yarım kalsın...

  

En iyisi, sevsinler sizin insaniyetten uzak kalmış yerli ve milli milliyetçiliğinizi... 

 

Diyelim gitsin. 

 


Diğer yazılarım için: tıklayınız