23 Ağustos 2020 Pazar

ERDOĞAN ŞENEL'in ANISINA...



Erdoğan Şenel
ile tanış olmamızı sosyal medyada paylaştığımız yazı ve görseller sağladı. Sonraları yaptığımız telefon görüşmeleri ise bu süreci daha da geliştirip, pekiştirdi. Böylece yüz yüze tanış olmasak da; yazı, görsel ve ses dalgalarımız bizim dost olmamızı sağlamıştı.

İkimiz de yüz yüze görüşüp dostluğumuza boyut kazandırmayı ve derinleştirmeyi çok istiyorduk. Ve Erdoğan arkadaş, bunun için bir çözüm bulmuştu: Yakın zamanda kızları için İstanbul'a gelecekti. Biz de o günlerde buluşup konuşacaktık. Bu çözüm için sevinmiş ve o günü beklemeye başlamıştım.

Erdoğan Şenel & eşi Ferayi                              E. Şenel- Banu ve Cansu 
 











Erdoğan Şenel, sigara içenlerde sıklıkla görülen bir koah hastasıydı. Bu yüzden sık sık hastaneye gider, gelir, yatar ve oradaki anılarını ve doktoruyla kurduğu diyalogları yazılarında bizlere anlatırdı. Bir konuşmamızda: Sigara?!... sözcüğünü  duyunca cümlemi tamamlama fırsatı vermeden: "Keşke hiç içmeseydim" demişti.  (Bilirsiniz, keşke demek olup bitenler için "ah" çekmektir, çözümsüzlüktür.) Denizli'de durumu ağırlaşınca acil olarak İstanbul-Gaziosmanpaşa'da bir hastanenin yoğun bakım ünitesine getirilmişti.

Ben bu üzücü haberi Erdoğan'ın  öğretmen olan kız kardeşi (sosyal medyada arkadaşım) Nevin Sen'in paylaşımından öğrendim. Hemen Erdoğan'ı aradım, telefonu kapalıydı, Nevin Hanımdan iletişim kurabilecek bir telefon rica ettim ve aldım. 

Haziranın son haftası ve kavuran sıcaklarının olduğu günlerdeydik, Erdoğan'ı ziyaret etmek için Kadıköy'den yola çıktım ve tarif edilen durakta telefonla ulaştığım kızı bana, ziyaret saatinin bittiğini söyleyince geri dönmüştüm. Ve ertesi gün daha erken yola çıkıp bu kez de ziyaret saatinden 45 dakika önce varmıştım hastaneye...

Uzun ve penceresiz bir koridor. Burası; her gün gelerek tanış olmuş, yüzleri asık, bakışları donuk, sevdiklerinin çektiği acılara çare bulamamış hasta yakınlarıyla doluydu. Bu hemdert olmuşlar, aralarında fısıldaşıp, kesik kesik hıçkırık besleyen sohbetler etseler de hepsinin gözü kulağı karşı kapıdaydı. O kapıdan çıkıp bilgilendirme yapacak doktoru bekliyorlardı. Doktor, ismini söylediği her hasta yakınına hastalarının son durumunu kısaca anlatıp, görüşme için onları yoğun bakım ünitesine yönlendiriyordu. 

Bu sohbetleri sessizce dinlerken ben de karşı kapıda olup bitenlere odaklanmıştım.  "Erdoğan Şenel!.." çağrısı üzerine hareketlenen üç kadının yanına hemen varıp kendimi tanıttım (onlar da beni bekliyormuş) ve birlikte doktorun yanına gittik. Doktor; "hastamızın durumu dünkü gibi stabil" dedi ve bizi içeriye yönlendirdi. Böylece, Erdoğan arkadaşımı hastanede hiç yalnız bırakmayan eşi Ferayi Hanım ve iki kızı Banu ve Cansu ile de tanış oldum.  

Biz yüz yüze görüşme yapmayı düşlerken, nasıl bir ortamda karşılaştık!...

Erdoğan'ın yoğun bakım ünitesine bağlı olduğu bir hastane odasında, ilk yüz yüze görüşmemizi yapmamız içimi acıtmıştı. 

Erdoğan, beni tanıdı, konuşmak istedi fakat konuşamadı, sıkıntısı vardı, dudakları duygularını  dillendiremiyordu. Oysa onun o çok sevdiğim Ege yöresiyle konuşmasını duymayı ne çok isterdim. Olmadı. Benim de boğazım düğümlendi konuşamadım. Ona sadece  "Merhaba ben Emin" diyebildim ve tokalaştık. Ve uzun uzun gözlerimizle konuşup anlaştık. Böylece uzun sürecek diye düşündüğümüz görüşmemiz sadece 5-6 dakika sürdü...

***

İkimiz de, birbirine uzak, birbirini az tanıyan iki coğrafyanın insanlarıydık. Fakat ortak noktalarımız oldukça fazlaydı. İkimiz de dünyayı sarsan 68 öğretisiyle beslenen, 78'li yıllarda halkımız ve ülke sorunlarıyla kucaklaşmıştık. Hemen hemen aynı yıllarda: O, sendikası DİSK’in bir temsilcisi olarak, coğrafyamızdaki Varto'ya gitmiş, orada insanlarımızı, dilimizi, kültürümüzü tanımıştı, Ben ise benzer bir tanışıklığı TÖS üyesi bir öğretmen olarak İçel-Gülnar’da Torosların tepesindeki yoksul bir Yörük köyünde çalışarak yaşamıştım. O yıllardaki bu yaşanmışlıklarımız, bizim insana ve dünyaya bakışımızı benzer kılmıştı. Sanırım bu durum, bizim uzaktan uzağa iki dost olmamızı sağlamıştı.  

Milliyet Blog ve Radikal Blog’da çıkan yazılarımızı okumamız tanışıklığımıza neden olmuştu. Radikal gazetesinin kapanması ile blog yazarları üvey evlat sayılıp emekleri olan yazıları erişilmez kılınmıştı. Bazı mağdurlarla birlikte, Facebook’taki: “Radikal Gazetesi Blog Yazarları” grubunu oluşturduk. Bu sanal ortamda, bir sitede bir araya gelmek konusunu tartıştık ve http://www.radikalyazar.com/ ismiyle bir site kuruldu. Gönüllü arkadaşların amatörce kurmuş olduğu bu site de tüm iyi niyetlere karşın uzun ömürlü olamadı. Böylece sosyal medyada kurulan tanışıklık ve birliktelik de son buldu. E.Şenel ise kendi blogu
http://erdogansenel.blogspot.com/'de yazmaya başladı.

Bu süreçlerden geçerek Erdoğan Şenel ile tanışıklığımız ve dostluğumuz artarak devam ediyordu. Karşılıklı olarak birbirimizin yazılarını okuyor, olumlu- olumsuz eleştirilerin olduğu yorumlar paylaşıyorduk. Bununla da yetinmeyip telefon konuşmalarıyla eleştirilerimizi daha özel, daha da derinlikli kılmaya başladık.

 Erdoğan Şenel çok sevdiği bir fotoğraf 

Erdoğan Şenel, demokratik-laik cumhuriyetin savunucusu ve özgürlükçü bir aydınlanmacı olarak; insan haklarına, doğaya ve çevreye çok duyarlı bir insandı.

O, antik bir maya ile oluşan Ege kültürünü içselleştirmiş bir anlatıcı olarak, yörenin şivesiyle çok sayıda öykü yazmış, nice gerçek ve sanal kişilikleri okurlarına tanıtmıştır.

O, halkın alacağı bilime dayalı sorgulayıcı bir eğitim sonunda; sömürü, zulüm ve her kötülüğün yok olacağını inanmıştı. Bu anlayışı da onu, kısa zamanda ülkemizin çehresini değiştiren Köy Enstitülerine tutkun biri yapmıştı. Ve Köy Enstitüleri
anlayışını uygulamaya koyan ilk adımın da Millet Mektepleri olduğuna inanıyordu.    

Erdoğan Şenel ile beni dost kılan ortak anlayışlarımızı şöyle özetleyebilirim: 
Eşitlikçi bir anlayışla; yaşam hakkı, inanç, dil, yaşam tarzı, eğitim, özgürlük, hukuk ve demokrasinin her insanın,'insan hakları' olduğu ...
Toplumsal farklılıkların her ülke için birer zenginlik olduğu...
Toplumsal sorunları çözmenin ancak çoğulcu ve eşitlikçi yöntemler gerektirdiğini... 
Tekçi ve ulusalcı anlayışların; barış yerine kutuplaşma, düşmanlık, çatışma ve savaşlar doğurduğunu..
Düşmanlık-çatışma-savaş ikliminin hedef şaşırtma amacıyla yaratıldığını,  böylesi  bir iklimin de halkımıza değil, sadece emperyalist silah tüccarları ve onlar adına sömüren, zulüm eden işbirlikçilere yaradığı... v.b " 

Dostluğumuzu geliştiren telefon konuşmalarımızdan kesitler:

Eğitimciler yazım kuralları konusunda  "hassas" olurlar ya benim de bazen sevgili Erdoğan'ı eleştirdiğim olurdu. Sanırım telefonla ilk konuşmamız böyle bir eleştiri ile başlamıştı. O da: "Amaaan, Emin arkadaş ben bu konuyu çok önemsemiyorum" demişti.   

Belki de haklıydı, çünkü  eğer bir sanatçının; özgün  anlatımı ve etkinlikleri izleyicisi-okuyucusu-dinleyicisi tarafından anlaşılıp, alkışlanıyor ve kabul görüyorsa... (ki, o öyle bir yazardı.). O zaman benim eleştirim anlamını yitirmez mi? 

Ama yine de beğeni ve eleştiri ağırlıklı olarak uzun telefon konuşmaları yapmaya devam etmişti. Üzerinde anlaşıp, uzlaşamadığımız bir konu olduğunda da: O, bana:  “Sen hem bir Kürtsün, hem de biraz daha soldasın” der, ben de ona; “Sen hem bir Türksün, hem de biraz daha sağdasın ” diyerek şakalaşır, gülüşür, tatlıya bağlardık. 

Telefonda uzun uzun konuştuğumuz başka bir gündü, ben, o alınmasın diye, ön alıcı birkaç söz söyledikten sonra, son yazısındaki bazı imla hatalarını söylemek istedim. 

O, sözümü tamamlamamı beklemeden bir kahkaha attı ve tatlı şivesiyle: “Emin arkadaş bak!... Ben bu yöremin şivesi ve imlasıyla konuşmayı-yazmayı çok seviyorum. Sen ise Türkçeyi sonradan öğrendiğin için bazı imla kurallarını benden daha iyi biliyorsun. Durum bu…”  demişti. 

Ben de; “Erdoğan arkadaş, bak ben daha anadilim Kürtçenin alfabesini bile tam olarak bilmiyorum. Bu nedenle de bazen Kürtçe yazılmış bir paragrafı okuyup-anlayabilmek için saatlerce düşünüyor/uğraşıyorum.” demiştim. 

Söz sırası Erdoğan'da idi, o da: “Emin arkadaş, vallahi bu ayıp da sana yeter!...” demişti. 

Haklı söze. ne denir ki?!..

İşte bu halkını seven, üretici, sevecen insanı 4 Temmuz 2018 günü  kaybetmiştik. 

Dilerim ki bu güzel insan gittiği yerde de öyküler yazsın-anlatsın ve dostluklar kursun,."Koahsız" günler yaşasın.

Işıklar içinde uyusun...👏👏🙏🙏



Diğer yazılarım içintıklayınız

26 Haziran 2020 Cuma

KÖR İNANÇ-EĞİTİM-UYGAR KİŞİ

Clive Bell yazdığı UYGARLIK isimli denemede: “Kendi kabilesinin gelenek ve göreneklerini eleştirmeye başlayan bir vahşi, çok geçmeden ya yok olup gider ya da vahşilikten kurtulur. O zaman uygarlığa doğru büyük bir adım atılmış olur.” (sayfa: 50) der.

Her insan yavrusu, ilk insan var olduğu günden beri dünyaya büyük yükler altında merhaba demiştir. Ağlayıp çığlık atması, bu yüklere karşı çıkmak istediğinin en büyük kanıtıdır.

Hangi çağda insan yavrusu dünyaya, daha az yükle merhaba demiştir? Bu konu, başka bir yazı veya tartışma konusu olabilir. Bugün, insanın doğduğu günden beri taşımak zorunda olduğu yükleri biraz tanıyalım istedim.       

Çevresel yükler: atmosfer basıncı, iklim, barınma-güvenlik-beslenme gibi o coğrafyadaki her kişinin ortak yükleri...

Toplumsal yükler: aile, akraba, kabile, köy ve kentlerin ürettiği, her tarih, coğrafya ve sosyolojik duruma göre değişkenlik gösteren yükleri… 

Kalıtım, biyoloji ve psikolojisinden kaynaklanan yükler: iskelet-kas-duyu yapısı, hormonsal, davranışsal ve zekâ gibi sağlık ve bireysel farklılık yükleri…

İşte her birey kendisine miras kalan bunca yükü taşıyarak, bazısı şanslı, bazısı şansız olarak ve kesinlikle eşit olmayarak dünyaya merhaba der. O halde, onun çığlık atması ve ağlamasına hak vermemiz gerekir.

Her birey bu üç ana kanaldan kendisine yüklenen yükleri ya mücadele ile taşınacak hale getirir, ya da pes edip, yenik düşer ve yaşama veda eder. Bizim sözümüz, yaşamaya devam edenlere, pes etmeyenlere...  

***

Yaşamaya devam diyen bireyleri toplum sahiplenir ve yüklerini daha iyi taşısınlar diye, okul ya da her yerde onlara EĞİTİM vermeye başlar.

İnsan, ilkel kabile çağından günümüze kadar; kör inanç, tabu, önyargı, düşman, sürü anlayışı, iyilik, kötülük, erdem, savaş, barış, bencillik, kindarlık, insan severlik gibi tüm davranış ve becerilerini bu eğitimden geçerek öğrene gelmiştir.

Haksız savaşlar çıkarılmış farklı inançlar, farklı diller, farklı renkler, farklı düşünceler, farklı yaşayışlar düşman ilan edilmiş, yok olsun diye emirler çıkmış: Kimi süngüyle, topla, tüfekle öldürülmüş, kimi yakılmış, asılmış, giyotinle kafası kesilmiş, derisi yüzülerek yok edilmiş. Büyük acılar yaşamış ve yaşamaya devam ediyor tüm insanlık. 

Bireyin yükleri böylece artmış ve taşınması çok zor bir kambur olmuştur. Özgüveni ve gücü olmayanlar; ne bu suç ve suçluluklar ile yüzleşebilir, ne de içinde kopan fırtınaları başkalarına anlatabilir. O, sadece korku ve utançlarını içindeki kör noktalara iter, oralarda onları dokunulmaz ve saklı tutar. Ve temiz pak olarak arınmak için de; dua edip yalvararak ULU güçlerden yardım bekler.

"Bu sorunlar gün yüzüne çıkmadığı sürece, sadece o kişiyi üzer, yorar, güvensiz ve huzursuz kılar ve onun özeli olarak kalır" derlerse de bu sözlere inanmamak gerekir. Bu aslında örtük bırakılmış bir insanlık sorunudur: Aklın içinde olmadığı, batıl inanç ve hurafelerle bezenmiş, egoistçe kendine benzer olanları bulmaya çalışan, diğerlerine yaşam hakkı tanımayan toplumsal bir sorun…

İnsan, “insanlaşmak” için aklıyla yol alır, bu yolda; düşünür, soru sorar, sorgular, yorum yapar, katkı verir, üretir, tabuları yıkar ve gelişir. Bunun içindir ki, aklın olduğu yerde, kör inanca ve önyargıya yer yoktur.

Kör inanç; güvensizliğin verdiği korku ile taban bulur, sürü içgüdüleri ile yaygınlaşır ve egemenlere itaat ederek uygulanır. İşte bu süreçte oluşur tüm tabu ve önyargılar, sonra da gelenek-görenek-önyargı el ele tutuşup taşır bu korku iklimini başka çağlara.

Bunun için bu sürecin öznesi olan güçler insana; tövbe!... günah!.. diye soru sordurmaz, onu düşündürmez, yorumlatmaz, hele de ondan özgün katkı hiç istemez! Bunun içindir ki bunlar; cahilliği, cehaleti sever ve överler…İşte bu yüzden de bizler: kör inanç ve önyargılar; akla-mantığa-zekâya vurulmuş prangalardır diyoruz.

Kör inancın panzehri, ya da onu yok edecek güç; akıl, mantık, zekâ rehberliğinde yapılacak olan eğitimdir. Ancak böylesi bir eğitimle yok olur saplantılı kör inanç ve önyargılar.

Dikkat edilirse; akıl, mantık, zekâ rehberliğinde yapılan eğitim dedim. Çünkü her etkileşim bir eğitim olsa da her etkileşim sonunda uygar kişiler ve uygar toplum oluşmayabilir.

Bazı eğitim türlerinin odağında birey değil güç vardır: Birey, sürü içgüdüsü ile boyun eğer, bağımlı, korkak ve özgüvensiz olur. Bu eğitimle; korkan, çaresiz, yetersiz bir nesil yetişmesi hedeflenir.

Bazı eğitimlerin odağında ise birey vardır. Bu eğitimde, akıl, mantık, zekâ ile soran, sorgulayan, deneyen, üreten, özgür-özgün düşünen, hoşgörülü, paylaşımcı, barışçı bireyler yetişir. 

Bu karanlığı yok edecek olan güç uygarlıktır. Fakat uygarlık her iklimde yeşerip, boy vermez, o, özgürlükçü ve barışçı iklimleri sever. Bu iklim de ancak, akıl ve hoşgörü egemenliğinde; kör inanç ve önyargıların baskıcı prangaları yok edildiğinde oluşur.

O halde eğitim için seçici olmalıyız.



Diğer yazılarım için: tıklayınız


19 Haziran 2020 Cuma

UYGARLIK

Salgın hastalık nedeniyle uzun süreli evde kalmamız, kendimizle konuşup yüzleşmemiz ve kendimize daha uzun zaman ayırmamızı da sağladı. Benim bu süreçteki birinci önceliğim kitap okuma oldu. 

Bir yanda yeni/güncel yazar ve ozanların kitapları… Diğer tarafta da kitaplığın raflarında bulunan, geçmiş yılların okunmuş kitapları (kurşun kalemle not alınmış, işaretlenmiş) vardı.

Her kitabı okurken notlar alıyor, düşünüyor, çocukluk yıllarıma gidip derinlerimde kalan izleri bulmaya çalışırım. Böylesi bir okuma ve düşünme de bana, 60 yıl önce çocukluğumun geçtiği “Deşta Zenan”ı anlatan bir dizi yazdırmıştı.

Kitaplık rafından aldığım bir kitap ise bana zamanda yolculuk yaptırıp, beni uzaklara, çok çok uzaklara ta 2500 yıl öncesine götürdü. Kitapta anlatılanlar masal değil, o günlerin yaşanmışlıkları, bugün bile tartışılan, konuşulan güncel konulardı.

Daha önce okuyup sayfa boşluklarına notlar aldığım bu kitabı, yeniden okudum, sayfalarına başka uyarıcı işaret ve notlar ekledim, bazen hayret edip bugün dünyaya egemen olan anlayışlara; “yuh!...” çektim, kızdım, üzüldüm. 

Clive Bell’in yazdığı UYGARLIK isimli kitap bir deneme; 1995 yılında Toplumsal Dönüşüm Yayınları tarafından 1500 adet basılmış, 7 bölümlü ve 82 sayfa. Kitabın çevirisi: Vedat Günyol, Minâ Urgan, Hilmi Yavuz, Melih Cevdet Anday ve Halit Çakır gibi beş güçlü imzanın kolektif bir çalışması.

İnsanlık tarihindeki tüm çıkar savaşları; insanlığa büyük acılar ve yüz milyonların yok olduğu vahşetler yaşatmıştır. Egemen güçler ise her seferin sonunda, bu savaşın ulu menfaatler ve “uygarlık” için yapıldığı yalanını söylemiştir.

“Peki, uğruna savaştığımız uygarlık nedir?”

Yazar, bu sorunun cevabını; Perikles Atina’ (M.Ö. 480-393 Platon, Aristophanes, Praxiteles, Aristoteles, Salon gibi bilge kişilerin olduğu Müzik-Retorik-Felsefe Çağı), Rönesans İtalya’ (XV-XVI yüzyıl Deneysel Düşünce Çağı)  ve Voltaire Fransa’ (XVIII yüzyıl İnsan Hakları ve Aydınlanma Çağı)  belgelerini karşılaştırarak bulmaya çalışıyor. 

Ayrıca uygarlık tanımlaması yapmak için "düşünen-sorgulayan" ilk insanlardan çokça örnekler veriyor: “Kendi kabilesinin gelenek ve göreneklerini eleştirmeye başlayan bir vahşi, çok geçmeden ya yok olup gider ya da vahşilikten kurtulur. O zaman uygarlığa doğru büyük bir adım atılmış olur. Ama bir insan doğal durumunda kalır ve içgüdülerini izlerse uygarlığa doğru ilerleyemez. Uygarlık düşünce ve eğitimden gelir. Uygarlık insan yapısıdır.” (sayfa: 50)

Değer duygusu ve Aklın egemenliğini, yüksek uygarlığın anası ile babası olarak kabul ediyor. Ve Atinalıları eşsiz kılan özelliğin değer duygusu olduğu görüşünü söylerken birçok olay anlatıyor. İşte size iki örnek:

Birinci olay: Atinalı bir yontucu yargıçların karşısına, bir gence işkence yapmış diye çıkartılır (yasalarına göre ‘işkence yapmak’ en korkunç ve bağışlanmaz bir suçtur). Duruşma salonuna kucağında eşsiz güzellikte bir insan heykeli ile gelen yontucu; Suçlu olduğunu kabul ederek, yargıçlara heykeli gösterir;“Heykelin bedenindeki bükünümleri, kıvrıntıları yontabilmek uğruna modeline işkence yaptığını söyler... Yontucuya hiçbir ceza verilmez, böylece biter duruşma ” (sayfa: 52)  

İkinci olay: Atina’da halktan alınan vergilerle devlet tiyatrosunda Lysisrata (Kadınlar Savaşı; Aristofanes'in eseri M.Ö 411'de sahnelenmiş) oyunun oynatılması: İsa’nın doğumundan 404 yıl önce, Atinalılar Sirakuza önlerinde uğradığı korkunç yenilginin onarılmaz yaralarını taşıyordu. Bu yenilgiden sonra yurttaşlar arasında savaşma tutkusu çok artmıştır. “Atina devleti böyle bir ortamda halktan toplanan vergileri bir oyunu sahneye koymak için harcamakla kalmıyor, üstelik savaş düşmanı ve milliyetçilik duygularına karşı duran bir oyunu seçiyordu.  Lysisrata oyununda orduyla alay ediliyor, milliyetçilik ucuz kahramanlık sayılarak yerin dibine batırılıyor, casus-avı ve Sparta’lı eater’ler hafife alınıyor, demokrasinin önderleri amansız bir sertlikte eleştiriliyordu. … Tarihte halkın değer duygusunun bu kadar parlak bir biçimde belirlendiği başka bir örnek hatırlamıyorum. … Atina’da tiyatrolara ayrılan para, adetâ kutsal sayılıyor, bu paraya dokunulmasına izin verilmiyordu. ” (sayfa 53-54).   

***
Yukarıda kitabın 50 sayfasından bir alıntı yapmıştım ya, oradan üç cümleyi tekrar hatırlatmak istiyorum: “Ama bir insan doğal durumunda kalır ve içgüdülerini izlerse uygarlığa doğru ilerleyemez. Uygarlık düşünce ve eğitimden gelir. Uygarlık insan yapısıdır.” 

Aradan 2500 yıl geçtiği halde dünya henüz uygar olmamış, çünkü paylaşım savaşlarıyla dünyamız sürekli bombalanıyor, talan ediliyor, suçsuz insanlar ölüyor, büyük acılar yaşanıyor. Uygar olmak; zorbaya-zulme karşı, yaşam hakkına saygılı, düşünceye-sanata-sanatçıya özgürlük tanıyan, saygılı-ince düşünceli birey olmaktır. Uygarlık ise, uygar bireylerin barışçı dünyasıdır.

Barış olan böyle bir dünyada savaş seviciler barınamayacaklarını çok iyi biliyorlar. Bunun için sürekli olarak dil, din, ırk, yaşam farklığı olanlar "düşman" ilan edilerek savaş çıkarıyor, bunun için halkın çocukları yok oluyor, bunun için kaynaklar; top, tüfek, bomba, mermi, tank, uçak gibi ölüm aracı oluyor. Böylelikle sömürü düzenleri şimdilik kalıcı oluyor.   

İnsanlık henüz bu vahşi, sömürücü, sadece ben deyip içgüdüleriyle hareket eden egoist anlayışların egemenliği altında… 

Bunun için dünyada henüz uygar bir düşünce egemen olmadı.


İşte bunun için henüz uygar bir insanlık da oluşmadı...   

Diğer yazılarım içintıklayınız



12 Haziran 2020 Cuma

YAYLAMIZ “DEŞTA ZENAN” (9)


Köyümüzde her hanenin birkaç koyunu, çok sayıda keçisi olurdu. Çünkü meramız keçi beslemeye daha uygundu. Yaylaya gidildiğinde, tüm komşular keçi ve koyunlarını birleştirerek bir sürü oluştururdu. Hazırlanan sıraya göre o gün kim şivan ise, sürü ona teslim edilirdi. 

Yayladaki ilk bir-bir buçuk aylık süre içinde şivanlar, sürüyü süt sağımı ve yavrularla buluşturmak için öğlen ve akşamları herkesin kapısına getirirdi. Hayvanları karşılan sahipleri gelen-gelmeyen yoklaması ve yavru payı bırakacak şekilde süt sağımını yapar, sonra da yavruların olduğu barakanın kapısını açarak ana ve yavruları buluşturdu.

İşte o anda yavruların çığlıkları ile onları özleyip doyurmak isteyen anaların yalvarırcasına melemeleri, heyecanla koşuşturup, yavrularına seslenerek aramaları ve kısa zaman içinde birbirlerini koku, ses ve hisleriyle bulmaları, buluşmaları... Buluşma anında birlikte yaşadıkları sevinç-coşku... Buluşurken anne ve yavruların yalanarak selamlaşması, konuşması, coşku içinde özlem gidermesi... Bu görsellik ve orkestra,  izleyen, dinleyen herkese  hoş anlar yaşatır, onlarda hayranlık ve hayret uyandırırdı. Zaten o oğlak ve kuzular doğdukları günden beri zıplayıp oynayarak, anlamlı anlamlı meleyerek; evlerin, sokakların, köyün, şimdi de yaylanın neşe kaynaklarıydı. 

Mayıs ayının sonuna doğru oğlak ve kuzular artık büyümüş, karınları da yayla ovasında yedikleriyle doymuş olurdu. İşte bu düşünce ile öğleyin süt sağımı için gelecek olan annelerle yavruların  buluşmaları engellenirdi. Ayrıca ; öğleyin süt sağımı için gelecek olan sürü artık herkesin xircit (yayla evi) kapısına değil de, tam karşıdaki yayla düzünde olan derenin kıyısına, oradaki söğüt ağaçlarının gölgeliğine getirilir ve böylelikle Bêrî ile Bêrîvan zamanı da başlamış olurdu.


Bêrî û Bêrîvan

Bêrî, Kürtçede değişik anlamları olan ve çok kullanılan bir sözcüktür. Keçi ve koyunların kırda sağıldığı yer (su ve gölgeliği olan). / Keçi ve koyunları sağmak, /  hasret, özlemek, özleyiş, sıla hasreti, bir daha görmek, kavuşmak arzusu, ... anlamındadır.


Bêrîvan ise bêrî alanındaki keçi ve koyunları sağmaya giden kadın demektir. Her genç kadın ve genç kız bêrî için; en güzel giysilerini giyer, saçlarını tarar, belinden aşağı uzanan örüklerine şekil verir, kokular sürünür ve içi pırıl pırıl kalaylı uzun saplı bakır bakracı eline alarak yola çıkardı. Daha bêrî alanına varmadan diğer bêrîvan arkadaşları ile buluşur ve hep birlikte hem oynar hem de klam söyleyip coşku içinde buluşma yerine varırlardı. Bu da henüz yeni yeni genç kız olmaya başlayanların; kendisini tanıtıp kanıtlaması, öz güven kazanması ve sosyalleşmesi için önemli bir ortam hazırlardı.

Buluşma yerine varıldığında eğlence bitmiş artık herkesin kendi işi için 
koşuşturması başlamıştır . Herkes sürü içine dalar, kendi keçi ve koyunlarının gelip gelmediğini kontrol eder. Bulduklarıyla konuşur, diğerlerini isimleri ile çağırır, arar, bulur ve süt sağımı yaparak işini bitirdi. Bazen koca sürü içindeki  birkaç hayvanını bulamaz, birkaç tur yaptıktan sonra bulur, bazen de hiç bulamaz, hayvanı dağda kalmış, kaybolmuş, belki de kurtlara yem olmuştur!... 

Birden bire önceki neşeli, mutlu, coşkulu hava bitmiş yerini coşkusuz, üzgün, mutsuz, korku ve yorgunluk dolu bir hava almıştır. Zaten gün yarısı, tepedeki güneşin en yakıcı saatleri, hayvanların çıkardığı sesler, kokular, yerden yükselen tozlar bunaltıcılığı varken, üstüne bir de hayvanların kayıp olması yüklenmiştir. 

Bu psikoloji ile hemen koşar o günkü şivanın yanına ve korkularına dair; ne oldu, ne olmuş olabilir, başkasının da kayıpları var mı... türü soruları sıralardı. Eğer şivan haberi ilk olarak şaşırır, üzülür ve kayıplara neden olabilecek durumları düşünür taşınır. Hangi vakit nerelerde bu kayıplar olabileceği hakkında görüşlerini söylerdi. Sonra toplanmaya başlardı diğer kayıp hayvan sahipleri...

Güle oynaya gelmiş oldukları bugünkü bêrî, bazı bêrîvanlara zehir olmuştur artık. Hemen bakraçlardaki sütü eve götürür, durumu anlatır ve ya kendisi  ya da evden başka biri kayıpları olan komşularla buluşup şivanın söylediği yerlere hayvanlarını aramaya giderlerdi...

Şimdi yazımızı noktalayıp, başka konuları gelecek haftalara bırakalım.


Diğer yazılarım için: tıklayınız
     




10 Haziran 2020 Çarşamba

DOĞU SİNEMASI ve KAR YOLCULARI


Öğretmen-Gazeteci-Yazar olan Nermin Ergenekon’un Nisan 2019'da çıkan “Doğu Sineması” adlı az sayfalı dev eserini henüz okudum. Eserin tamamı 74 sayfa, içinde de: “Doğu Sineması” ve "Kar Yolcuları" adlı iki öykü var. Hani 'bir çırpıda, soluksuz olarak okunabilecek kitap' derler ya işte onlardan...

Bu az sayfalı dev eserin ilk öyküsü: "Doğu Sineması" (Erzurum, bu sinema ile  1939 yılında tanışır.). 

Bu öyküde, Sinemacı Refik başkahraman, Doğu Sineması ise odak mekan gibi görünse bile, okudukça öykünün çok kahramanı ve çokça mekanının olduğunu görürsünüz. Erzurum'un; Taş Mağazaları, Çifte Minareleri, Kümbetleri, Cumhuriyet Caddesi, ... İstasyonu ve bunları çevreleyen mahalle ile sokaklardaki örtük-saklı hayatlar... 

Okudukça, yaşamımda çokça izi olan Erzurum'a yeniden gittim...  
  
Okudukça, sanki öykünün bir kahramanı oldum, rüya-hülya karışım duygularla; Doğu Sinemasında henüz film başlamamış, taş fırının nefis lahmacunlarını yiyor, bir maşrapa ayranı içiyor, herkes gibi ben de elime "sımışka" dolu bir külahı alıp sinemaya giriyor, koltuğa yerleşerek beyaz perdenin canlanmasını bekliyorum. Sonra da tıpkı ormana salık keçilerin çıkardığı seslere benzer "sımışka çıt çıtları" ile izlediğimiz filmin efektleri karışınca oluşan durumu anımsıyorum...     

Bu az sayfalı dev öykünün, çocuk, dede, nene, kadın, esnaf, hamal, kahveci, faytoncu, asker, bürokratgenelev kadını gibi  8-10 yaştan 80’li yaşlara kadar pek çok kahramanı var. Bu öyküde; hak ve özgürlüğü olmadan kocalarına, babalarına, erkeklere bağımlı olarak yaşamaya mahkûm edilmiş, çaresiz, suskun, kaderci, öfkeli kadınların; avazları, sessiz çığlıklarını var...

Öykü,“Doğu Sineması”nı odak yaparak sizi tüm örtük kalmış olaylarla, onların 'gün görmemiş' kahramanlarıyla tanıştırıyor. Bugün bile yaşam ve dünyaya bakışları pek değişmeyen bu acınası durumdaki emekçiler, çocuklar, kadınlar düşündürüyor sizi.  

Kısacası bu öykü; Erzurum’un kılcal damarlardaki bazı "dokunulmaz" alanlara dokunuyor. Bunu yaparken hem geçmişin hayal olmayan gerçek yaşanmışlıklarını kanıt olarak sunuyor, hem de günümüze kadar süregelen gerçeklere ayna tutuyor.  

Evet, bu az sayfalı dev bir öykü... Çünkü bu öykünün her paragrafında bir romana yetecek içerik var. Çünkü öyküdeki her kahraman, başrol oyuncusu olacak bir donanıma sahip.

***
Bu az sayfalı dev eserin ikinci öyküsü de "Kar Yolcuları"...

Güçsüz düşmüş Osmanlı Sarayının, güçlü komutanı damat Enver Paşa'nın, artı ve eksileri düşünmeden "Büyük Turan" hayaliyle, Çarlık Rusya’sına baskın bir savaş açmak isteği vardır. Öykü, o süreçte askerlerin ve halkın yaşadıklarını anlatıyor (ancak; öyküde, Enver Paşa konusuna hiç yer verilmemiş, bence kısa da olsa yer vermeliydi).

"Sarıkamış Harekâtı" olarak bilinen bu olay, 1914 Aralık ayında (tam da acımasız kış şartlarında) ilan edilen seferberlikle başlar. Yurdun her yerinden akın akın gelen on binlerce asker Allahuekber Dağı'na varır, düşmanla hiç karşılaşmaz,  sadece doğa ile savaşıpkar, soğuk, fırtına ve açlığa yenik düşüp donarak ölürler. Bu olay ülke çapında büyük acılar yaşatır ve tarihimize de kara bir sayfa olarak geçer.

"Kar Yolcuları" öyküsü; Erzincan-Erzurum-Bingöl sınırındaki 80 haneli bir Kürt köyü olan Başköy'de geçer. (Ermenilerin de yaşadığı bu köyde, tehcir sonrasında sadece üç yaşlı Ermeni kalmıştır).  Başköy'ün 43 erkeği askere alınınca, köyde  sadece kadın, çocuk, yaşlı ve sakatlar kalmıştır. 

O faciadan ağır yaralı olarak kurtulan Aras, babası ve köyün feodal ağası olan Beran Ağa'ya, olayı şöyle özetler: “Karşımızda düşman görmedik ki savaşalım. Dağa taşa sığmayan bu kadar canı Urus öldürmedi, soğuk öldürdü Ağam… Koskoca Alahuekber’de kardan, buzdan donmuş onbinlerce civan asker vardı. Payitahtın onları giydirecek parası yok muydu?  Onlara zulmü, katliamı Uruslardan önce payitaht yapmıştır Ağam.”

Eğer bu öyküyü okursanız, o günlerde ve sonrasında Başköy ile yakın çevrede yaşanan unutulmaz trajik olayları daha iyi anlarsınız. 

* 
Okuduğunuz, gördüğünüz, dinlediğiniz bir eser, sizi kapsam alanına alıp, içinizde çağrışımlar yaptığı, hayatınıza dokunduğu kadar etkili ve önemlidir. 

Nermin Ergenekon, (öğretmen-gazeteci-yazar) kimliklerinin verdiği kazanımlar ve becerileriyle yazdığı bu iki güzel öyküye isim verirken, bu kurala uymuş: “Doğu Sineması” ile Erzurumlu ve Erzurum'a  yolu düşenlere, "Kar Yolcuları" ile de ülkedeki herkese seslenip dokunmak istemiş. Ama bu eser okundukça sınır tanımadan herkesi kucaklayacak. 

Bence yazar, yazmaya devam etmeli...  

Diğer yazılarım için: tıklayınız


5 Haziran 2020 Cuma

YAYLAMIZ “DEŞTA ZENAN” (8)

Yaylada Kışa Hazırlık: 

Yaylada yaklaşık 3-4 ay kalırdık, bu sürede yapılan iş ve hazırlıkların hemen hepsi, ev halkını ve hayvanları önümüzdeki aylarda başlayacak olan çok uzun ve sıkıntılı kış aylarına hazırlamaktı. Bu amaçla; Yayla evinde, yağ, çökelek, pastikan (birkaç gün bekletilen tuzlu ayranın kaynatılması ile elde edilen ve keçi postu içinde bekletilen yağsız ekşimik) vb. gibi yiyecekler, bir de Doğadan toplanan; Keleng, kevlo, anıx, güni, êzing gibi ürünler üretilip stoklanırdı.  


Keleng-Kevlo-Anıx-Güni-Êzing  


Keleng (kenger)bol dikenli ve her mevsimde ayrı işlevi olan bir bitki. Bu bitkinin, 5-6 yaşındaki çocuktan tutun da en yaşlı insanımıza kadar herkesin hayatında yeri vardır ve  çok sevilir. Bazı bölgelerde kelenge, sakız otu da derler. 

Yayla ovamız ile dağ ve tepelerin arasında kalan taşlık alan, yaz aylarında adeta bir keleng tarlasına dönüşürdü. Kelengler Nisan ayında henüz yeni filizlenmiş iken, biz onları sivri uçlu çubuklarla kökleriyle birlikte söker, zar şeklindeki kabuklarını soyar ve yerdik. Sütü pıhtılaşarak kuruduğunda da bize sakız olurdu. Birkaç hafta içinde kelengler büyür dal-budak salar, dikenleri daha delici, sütleri daha bol olurdu. Bu kez biz de onların toprak üstü kısımlarını keser, küçük bıçaklarla dikenlerini ayıklayıp zevkle yer ve evdekilere de götürürdük. Tabii ki, sakız toplamaya da devam...  

Sıcak aylar başlayıp dip suları kesilince kelenglerin; yenmesi zorlaşır, renkleri sararır, lifleri çoğalır, tohum taşıyan topuzları koyulaşır ve yaşlanması başlardı. Artık bizim yiyeceğimiz olmaktan çıkmış, hayvanlarımıza yem olmaya başlamıştır. Ağustos, kelenglerin  biçilme zamanıdır, eğer geç kalınırsa kengerler ayakta durmaz, rüzgâr söküp götürür onları uzaklara...

Kimin nerede keleng biçeceği belli olmadığından, erken davrananlar güzel bir yeri seçme şansına sahip olurdu. Tabii ki burada da bazen "orman kanunu" geçerli olurdu. Kuvvetli olan amcalar veya abiler güzel yeri alırdı küçük-güçsüz olanların elinden. Bu durum bazen aileler arası kavgalara bile neden olurdu. Neyse o tatsız hikayelere girmeyelim....

Kenger biçerken onun delici dikenlerinden korunmak gerekirdi. Bunun için, Pencik dediğimiz meşe ya da dişbudaktan yapılmış, uzun saplı üç uçlu toplayıcı ile uzun sap takılmış keskin olmayan bir orak gerekliydi. Orak yardımıyla üçlü çatala sıkıştırılarak yerleştirilen kelengler ayakkabıyla basılarak (bazen dikenler lastik ayakkabımızı delerek canımızı acıtırdı) çıkarılarak düz bir yerde istif edilirdi. İstiflenen her keleng kalıbı için bu işlem dört-beş tekrarla tamamlanır ve sıkıştırması için üstüne büyükçe bir taş konarak kurutulmaya bırakılırdı. 

Güneşin delici ışığı ve yakıcı ısısı altında keleng biçmemiz günlerce sürerdi. 3-4 gün sonra  taşın baskısı ve güneşin kurutması ile istiflenen kelengler bir kalıp haline gelirdi. Bu işin biçmesi kadar, onları yükleyip köye taşımak da çok zordu. Bu kalıpları eşeğe-katıra yüklerken diken geçirmeyen eldivenler takmak gerekirdi. Ve yorularak elde ettiğimiz bu ürünler, kış aylarında hayvanlarımız için oldukça besleyici bir yem olurdu. 

Kevlo: baklagiller familyasından, mor çiçekleri olan bu bitki yaylamızı çevreleyen dağlarda henüz ağaç haline gelmemiş meşe fidanlarının arasında yetişirdi. Bulduğumuz yerde biçer fakat orada bırakmayıp  eşeklere yükler ve yayla evimizin damına sererek kuruturduk (Kuruyunca da çok fire verirdi). Sonra da köye taşır kışlık yem olarak samanlığa istif ederdik. (Kevlo fotoğrafı; Haydar Yarkın’ın objektifinden)


Anıx (kekik); yaylamızı çevreleyen dağların tepelerdeki kıraç toprakta yetişen, keskin kokusu, lezzeti, tadıyla pek çok yemek ve çorbada kullanılan, hemen her sofranın demirbaşı ve bir vazgeçilmezidir.  Bu bitkiyi genellikle kevlo biçmeye ya da odun toplamaya gittiğimiz günlerde toplardık. Sonra gölgede kurutur, ayıklar ve kış kullanımına  hazır hale getirirdik.  


Haydar Yarkın’ın objektifinden
Güni (Geven) Bazen kışlık yemlerinin yetmeyeceği endişesi yaşanırdı, o zaman da bu otlar kökünden sökülür, dikenlerini ateş alevinde yakıldıktan sonra parçalanarak hayvanlara yem olarak verilirdi.  Geleneksel tıpta, birçok hastalıkla mücadele etmek, şifa bulmak amacıyla kullanıldığı da söylenmektedir.(Güni fotoğrafı; Haydar Yarkın’ın objektifinden)
                       
Êzing (Odun); Yayladan köye taşıdığımız en önemli kışlık ihtiyaçlarımızın başında yer alırdı. Odun  toplanacak yeri bulmak, eğer komşu köyün sınırlarına girmişsen onlara yakalanmamak, toplanan odunları taşınmaya hazır hale getiripp eşeğe yüklemek oldukça sıkıntılı olurdu. Hele tek başınaysanız, hele de eşeğiniz biraz güçsüz, biraz huysuz yerinde durmaz cinste ise... Hayvanın bir tarafına odun yüklersiniz  dengesi bozulur, diğer tarafa geçip de o tarafa dengeleyici bir yükleme yapıncaya kadar devrilebilirdi. 


DÜN 

Bu dizi yazı boyunca size hep coğrafyamızın dününü anlata geldim. O günlerde insanlarımız teknolojiden nasibini almamış, sorgulamayı bilmez, çözüm odaklı düşünemez, dededen gördükleriyle yetinirdi. Bu da uğraşları zor, verimsiz, yorucu kılıyor, çoluk-çocuk-genç-kadın-yaşlı tüm insanları mutsuz-yorgun bırakıyordu. Ağır yükleri olan bu insanlar; erken yaşta evlenir, çocuk yaşta çocuk sahibi olurlardı.

Ne yazık ki, bu acılarla-çilelerle dolu yaşam sadece biz insanlar için değildi, hayvanlarımız da pay alırdı bu zorluklardan. Bu zorlukları en çok  da.öküz, katır, hele de eşekler yaşardı. Bu hayvanların çektikleri ve onlar için  benim üzüntülerim hep depreşir, dipdiri durur içimde... 

İşte bir örnek: İnsanlara en çok emek veren, onların eli kolu, başyardımcıları olan hayvan eşeklerdir. Her yıl tam da işlerin en yoğun olduğu günlerde, bu sadık, çalışkan hayvanın sırtında büyük iltihaplı yaralar açılırdı. Çaresiz olan sahipleri bu duruma üzülse de yaraların iyileşmesini beklemez/bekleyemez de, çünkü beklerse işler durur, altüst olur düzeni... Ve bu durumdaki hayvanın açık yaralarının üstüne "palas" denen semer altı yorganı sererek; odunu-gübreyi- yaprağı-buğdayı-sapı-samanı taşıma devam ederdi.  Ve eğer hayvan canı yandığı için huysuzlanır ise de... 

Çaresiz bir izleyici olarak benim de içim acırdı... 

Özet: Belki dünün acıları, yorgunlukları, yoklukları ve bilgi fakirliği  vardı, fakat  insanlar üretici oldukları için başkalarına el açmadan, kıt kanaat da olsa yaşamaya devam ediyordu.   


BUGÜN


Bazı dostlar bana: "bu ara düne saplanıp kaldın" diyor. Haklılar...


Peki, dün, dün de kaldı diyelim, ya bugün?

Özet: Yıllar geçti, darbeler oldu, iktidarlar değişti. Bizim coğrafya belki de tüm yurdumuzda değişim ve dönüşüm başladı: Köyler boşaldı, tarım ve hayvancılık bitti, okullar kapandı. O ürettikleri ile kıt kanaat geçinenler akın akın aktılar büyük şehirlere, ortak oldular şehrin havasına, suyuna, yoluna... Evsiz, aç, işsiz kalsalar da oy deposu oldular!... Politikacılar da "oy" almak için radikal çözümler buldular:  Bu insanların gece kondu yapmalarına göz yumdular, kol kanat gerdiler, bu yeni yerleşkelere de "varoş" dediler. Sonra sadaka niyetine çadırlar kurup yılda bir ay, bir öğün reklam yemeği dağıttılar ve birer de yeşil kart verdiler... 


"Az gittik, uz gittik. Dere tepe düz gittik..." 
Yaşam, "mutlu-mesut" devam ediyor... 

Şimdi de yazımızı noktalayıp devamını gelecek haftalara bırakalım.

Diğer yazılarım: tıklayınız