insan olmak etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
insan olmak etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

16 Ekim 2020 Cuma

İNSANLIK

Yaşadığımız dünyanın kendine has "doğa yasaları" var. Dünya tüm canlılara bir yuvadır, onlar burada doğar, büyür, gelişir, değişime uğrar ve ölürler. Burada barınan her canlı türün farklı genetik yapısı, biyolojik, içgüdüsel donatıları var ve bu donatılara uygun olarak yaşamlarını sürdürürler.

Konumuz "insanlık", insanı konuşalım istiyorum. Ben detaylı biyolojik tahlil yapacak bir uzman olmadığım için herkesçe bilinen insan yavrusu bebeğin, yaşama merhaba deyişiyle ile başlamak istiyorum. 

Her canlı yavrusu gibi, insan bebekler de yaşamak için belli bir süre annenin ve çevrenin yardımına muhtaçtırlar3-4 yaşına gelen hemen her çocuk "ben" deme ve peşi sıra: "Ben bilirim, ben yaparım!..." Diyerek özgür birey olma ve özgür kalma isteğini bildirir herkese. (Ki, bu ilk üç-dört yıllık süre, çocuğun gelecek yaşamı için çok çok önemlidir ve sanki insanoğlunun milyonlarca yıl süren evrimleşme sürecinin bir özetidir.)

Özgür olmaya çalışan birey ne zaman ki aç kalır, acıyı tadar, tehlike yaşar, bireysel zayıflık ve yetersizlikleri ortaya çıkınca, işte o zaman bir başına, güvende olmadığını, başaramayacağını anlar, düşünür, öğrenir ve "anne!.." diye yardım istemeye başlar. İşte buna toplumsallaşma veya sosyalleşme diyoruz. 

Sosyalleşme devam ettikçe; oynama, okuma-yazma, âşık olma, arkadaş bulma, bahçe, sokak, mahalle, tarla, büro, fabrika, iş bulma, işsiz kalma günleri başlarhayal kurar, amaç-hedef belirler, ekip-biçme, kazma-kürek sallama, üretme, acıyı, tatlıyı, paylaşmayı, yokluğu, sömürü ve zulmü öğrenmeye başlar.

Yaşarken; konforu, kolayı, rahatı istemek, acıyı, açlığı, korkuyu, tehlikeyi zulmü istememek, yapınca, üretince, başarınca "ben" yaptım deyip haz duymak, gülücük ve beğeni beklemek... Bu gibi uzun istek listeleri insanların toplumsal vazgeçilmezleri olur böylece. Ve "ben" demek toplumsal bir öz kazanarak "biz" olur, yaşam daha da anlam kazanır... İşte bu güçle kurulur yuvalar, köyler, kentler, fabrikalar... 

Yaşadıkça öğrenir, gelişir, değişir insanlar, daha da iyi yaşamak tutkusuyla kurulur hak, hukuk, adaleti içine alan değerler sistemi ya da insanlık. Ve yaşadıkça anlaşılır insanlığın, bir şemsiye olarak hem çevreyi hem de insanları; barış, güven, huzur içinde koruduğu...

Hayat böyle böyle devam edip, akıp gitsin ister insanlar...   

Fakat sürgit devam etmez mutlu günler, kötü insanlarda ego coşar, insani değerler zarar görür. Güçlü olan, zayıfın lokmasını, emeğini almak ister, toplumu korumakla görevli olan güçler ve inanç dünyasına yön verenler de destek verir bu zalimlere ve onların düzenine... 

Sonra da en üzücü olan olur: aynı safta olması gereken emekçilerin önemli bir kısmı cehalet-bilgisizlik kurbanı olur ve zalimlerin safına geçer diğer emekçilere saldırır. Açgözlü zalimin hırsı ile cahilin gücü bir olmuş böylece, sömürü, yokluk, acı, ölüm, zulüm ve utanç yaşatan savaşlar başlamıştır.

Bugün de dünyada büyük bir ekonomik kriz var. Bu nedenle dünyaya egemen olmuş birkaç dev emperyalist güç sıkışmış durumda. 

Plan ve projeleri hazır: yıkıp, yakıp yok edecekler sonra da yok ettikleri mekanları, araçları, tankları, uçakları, bombaları ve tüm savaş araç gereçleri yenileyerek kendilerine yeni pazarlar yaratacaklar. Yaşanan bu çatışma ve savaşlarda çocuk, kadın, yaşlı ve gençler ölecek, kalanlar eziyet görüp büyük acılar yaşayacak. 

"İnsanlık" da artık gereğince koruyamıyor insanları... İnsanlık değerleri zarar görmüş, empati yapamaz olmuş insanlar. Şimdi tıpkı ikinci dünya savaşında olduğu gibi ırkçı-milliyetçi-emperyalist güçler şaha kalkmış, mazlum halklara saldırdı saldıracaklar.

İnsan Olmak 

Bana yukarıdaki duygu ve düşünceleri, internette izlediğim-dinlediğim kısa bir video söyletti ve yazdırdı.

Etkisiz ve yetkisiz bırakılan mecliste bir vekil konuşuyordu. Konuşma konusu sanırım "insan hakları" idi fakat bir Türk-Kürt tartışmasına dönüşmüştü. 

Kürsüdeki AKP Urfa milletvekili özetle: 

"33 yıldır babam ve ben bu mecliste milletvekiliyiz... Ne babamın ağzından ne de benim ağzımdan Kürt'üz diye bir söz çıkmadı. Ama bugün bana bunu söylettiniz: Ben bir Kürdüm... Bizim için asl olan din kardeşliğidir. Biz Türklerle bir aradaysak din kardeşliği içindir." 

Diyordu. Ve vekilin bu kısa konuşması grup arkadaşlarınca alkışlarla kesiliyordu. Çok önemli(!) sözler söylemişti değil mi?

Hem de Anayasasında yönetim şekli cumhuriyet, demokratik, laik ve sosyal bir hukuk devleti olduğu yazılı bir ülkenin milletvekili... Meclis kürsüsünde bizi bir arada olmamızı sağlayan gücün bu ilkeleri olduğunu anmadan “Din kardeşliği" güzellemesi yaparken alkışlanıyordu.

Sizce bu anlayış, ırkçılığın başka bir versiyonu değil midir?  

Oysa din, kişiye ait düşünsel inanç ve değerler bütünlüğüdür, bu değerler saygındır ve sadece o kişiyi bağlar. Din kardeşliği ise benzer inançları bir araya getirir yani grupsaldır.  

Oysa dünya öyle harmanlanmış ki, artık hiçbir ülkede tek din veya tek ırka mensup insanlar yaşamıyor. Ülkemizde de değişik dini inancı, inançsızlığı olan pek çok insan yaşıyor. 

Tarih bize çıkara dayalı tüm savaşların, ırk-din kışkırtmaları ile çıktığını söylüyor. Her ülkede ancak insanı ve insanlığı merkez alan demokratik anlayışlarla barış ve huzur sağlanabilir. 

Bunca yıl kimliğini saklayan sayın vekil, "din kardeşliği" derken aslında yüzyıllardır uygulanan Türk-İslam sentezi gerçekliğinden etkilenmiş. Bu etkide kalmış insanlar; ev, sokak, mahalle, pazar, meydan, ekran yani iletişimin olduğu her yerde: 

  • "Aslında benim de annem, babam, gelinim, damadım, komşum, ortağım Kürt'tür!...
  • Bizim, Kürtlerle binlerce yıl öncesine dayanan bir iç içe yaşamışlığımız var!... 
  • Kürtlerin bizden nesi eksik ki!
  • Biz Kürtlerle et ve tırnak gibiyiz!"  

Gibi ünlem ile biten sözleri sık sık duyarız. Bu sözlerin görünmez amacı insanları; "Demek ki bizde Kürt sorunu yokmuş" deme noktasına getirmek, yapılan haksızlık ve var olan çatışmaları haklı göstermektir. Ya da bu amaçla söylenen bahanelerdir.

Psikoloji der ki, eğer kişi yaşanan haksızlıklara karşı çıkmaz, kendini sürekli uyaran vicdani içsesleri duymak istemezse, o zaman bu iç isyanını bastırmak, susturmak ister, bu amaçla da bahane olacak gerekçeler arar, bulur, konuşur. Çünkü eğer olup bitenleri yok edecek bahaneler bulamasa, bu nedenle eziklik, suçluluk ve huzursuzluk duyacaktır. Kısa bir tanımlama yapacak olursak: "Bu tür konuşma; kendini korumak ve kandırmak isteyenlerin başvurdukları bir savunma mekanizmasıdır." 

Eğer sorunlara insanlık değerleri olan hak-hukuk-adalet ve demokrasinin eşit yurttaşlık ilkelerine uygun çözümler aranmış olsaydı... Aşağıda sadece birkaçı sayılan binlerce suç, haksızlık ve ayrımcılık yaşanmazdı: 

  • Ünlü İtalyan yazar Dario Fo’nun daha önce Devlet Tiyatroları’nca sahneye konulan “Yüzsüz” oyununu, “Bêrû” adıyla Kürtçe olarak 13 Ekim’de Gaziosmanpaşa Sahnesi’nde sahneleyecekti. İstanbul Valiliği, “terör örgütü propagandası yapılacağı gerekçesiyle” yasakladı.
  • Kazanılan 65 Belediye Başkanlığından; 48'i kayyumlara teslim edildi ve belediye meclisleri de kapatıldı. 6'sına "mazbata" bile verilmedi, seçimi kaybedenler kazanmış kabul edildi.
  • Sakarya’da Mevsimlik Kürt fındık işçilerine yaşatılanlar,
  • Van'da şapkası ve ayakkabısı yerde kalacak şekilde tarladan alınıp helikoptere bindirilen iki köylünün başına gelenler...

Yurdumuzda bu tür olayların sıkça yaşanması, mağdurlarıyla birlikte vicdan ve sağduyu sahibi insanları rahatsız ediyor.


    Diğer yazılarım için: tıklayınız


12 Mayıs 2017 Cuma

Şimdi ne yapmalı, nasıl yapmalı?

(Yaşamın ve çözümlerin kaynağı olan tüm annelere saygı ile…)

AKP + MHP + OHAL + KHK + Devlet olanakları ve YSK’nın kendi yasasını yok sayan kararına rağmen, hayır diyen heterojen grubun oy yüzdesi 48,59’un altına düşürülemedi. 

Aslında ucun ucun alınan hileli ve şaibeli evet sonucu; onların içlerine korku saldı, uykularını kaçırdı. Ama “yağmasan da gürle” misali, Atı alan Üsküdar’ı geçti” diyen fırsatçılar yetiniverdiler bu şaibeli sonuçla...

Peki, biz bu hileli ve şaibeli sonuçla yetinmeli miydik?  Bugünlerde tartışma konusu olan da bu…

Önümüzde iki yol vardı: ya her demokratik ortamda, hakkı gasp edilen halkımızla bir olup hakkımızı arayacak, ya da susacaktık.

Asıl beklenen ve istenen, bu grubun en büyük paydaşı olan CHP’nin diğer bileşenlerle uzlaşıp hak arama sürecini yönetmesiydi. 

Ama olmadı… 
CHP halkın gasp edilen haklarını aramak yerine, ürkek ve korku içinde yakınıp, bakındı... Birileri gasp edilen halkın oylarına sahip çıkalım deyince de, hemen başladı ego savaşları... Bu iç çekişmeleri demokrasi ile çözümek yerine, baskı ve "kapının dışına atmak"ta bulacaklar çareyi. Dileyelim ki düzelsin bu durum.

 ***


Dik duruş ve direnişle kazalınan %48,59’lik hayır oyları” çok değerlidir. 2015 seçimi de, bu seçim gibi bir korku ikliminde yapılmıştı. Bunun için de çokça benzerlikleri olan bu iki seçim sonucunu birlikte ele almak gerekir. Şöyle ki:

2015 seçiminde AKP karşıtı CHP yüzde 25,31 ve HDP yüzde 10,76 oy almıştı.  Eğer bu oranın yüzde 48,59 olan Hayır oyları”na da yansıdığını varsayarsak:
  • CHP’nin (%48,59’lik hayır oy oranı içinde), yüzde 52,08,
  •  HDP’nin (%48,59’lik hayır oy oranı içinde)  yüzde 22,14,
  •  MHP muhalifleri + Saadet Partisi + diğer parti/görüşlerin ise  (%48,59’lik hayır oy oranı içinde) yüzde 25,78,
Pay sahibi olduklarını söyleyebiliriz.

%48,59’lik hayır" oylarına sahibi olanların ortak noktası: parlamenter demokrasi istemek yani tek adamcılığa karşı olmaktır. Fakat farklı demokrasi anlayışları ve bazı önemli uzlaşmazlıkları var bu grubun: Kimi dinini, kimi dilini, kimi ırkını, kimi dünya görüşünü, kimi kültürünü öne çıkarmak istiyor. Özetle her grup önce ben diyor...

Peki, bu haliyle sağlıksız bir grup mu?

Hayır hayır, zaten sosyoloji bilimi toplumları; farklılıkların bütünü olarak tanımlamıyor mu?  Önemli olan tüm farklılıkların karşılıklı olarak saygı ile kabul görmesi ve barış içinde bir arada yaşaması... O halde toplumda bir farkındalık eğitimine ihtiyaç var.

Farkındalık yaratmak
Duygudaşlık kurarak ulaşılacak çokça insan, ders alınacak  pek çok yaşanmışlık, belge ve bilgi var elimizde. Eğer bunların yardımıyla farkındalık sağlanırsa; ortak noktalar çoğalır, kutuplaşan toplum uzlaşıya varır. İşte vicdanları yoran birkaç ortak noktamız:

6,5 Milyon İşsiz, KHK Mağdurları, Cumartesi Anneleri, Maden ocağı kazaları(!), Roboski katliamı, Kadına/çocuğa şiddet/taciz, Doğayı tahrip eden HES’ler, Gizlenen 17/25 Aralık,  Cezaya dönüşmüş tutuklamalar, Ülkenin yok edilen itibarı, Barış yerine savaş çığlıkları, Sürekli kılınan OHAL, İdam isteme tutkusu, YSK hukuksuzluğuna seyirci kalan yargı... Evinde uyurken panzerin ezdiği iki çocuk, KHK ile işine son verilen iki eğitimcinin ölüme yaklaşan direnişleri (64. gününde).

Bu listeye daha yüzlerce ek yapılabiliriz, ama sadece son ikisini...:



 
Görüp düşündükçe, duyduğunuz burukluk, üzüntü ve utancı; eğer toplumun büyük çoğunluğu duymuyor veya duyunca sessiz/tepkisiz kalıyorsa, burada çok büyük bir "insanlık sorunu" var demektir. Aynı toplum içinde yaşayıp birbirinin sevinç ve acılarına duyarsız kalmak gibi.... 

Bu insanlık sorununu da, ancak (örgün ve yaygın) eğitim ile çözebiliriz. Örgün eğitim kurumları, düşünemeyen, sorgulamayan İmam-Hatip anlayışına teslim edildiği için, bizler de okullu çocuklarımızla birlikte STK'lardan yaygın eğitim almalıyız..

Her grup öncelikle: demokratik yollarla, YSK tarafından gasp edilen hakkın geri alınması için, her alanda protestoda bulunulmalı ve hem içeride, hem de dışarıda hukuki yollardan bu şaibeli sonucun iptali sağlanmalıdır. 

Uzlaşı için birinci adım: Her grubun; insan hakları ve demokrasiyi içselleştirmesi, uzlaşıya engel kırmızıçizgilerine bakması, hep kendini önceleyen, başkasının haklarını tanımayan, egoist tekçi anlayış ve önyargıları ile yüzleşmesi, dünyanın sadece kendileri için olmadığı, başka değerler, başka değerliler ve başka saygınların da olduğu farkındalığını sağlaması, kısaca demokrasi eğitimi alması gereklidir.

Uzlaşı için ikinci adım: Eğer birinci adım tüm gruplarda başarıyla uygulanmışsa, yani her birey iyi bir demokrasi eğitimi almış, duygudaş olabilmişse, artık işler oldukça kolay demektir. Çünkü artık; egolar törpülenmiş, "insan haklarına sahip insanlar" ortak paydasında buluşulmuş ve uzlaşmanın önündeki kırmızıçizgiler yok olmuş demektir. Artık sadece süreci yönetecek ekibin oluşmasına sıra gelmiş olur ki, bu da  çok zor olmayacaktır.

Üçüncü adım ÇOĞALMAK: 2019 veya daha erken bir zamanda yapılacak seçimler için şimdiden hazırlık… Bu hazırlık çalışmasının hedefinde ise; AKP’ye sorgusuz sualsiz biat eden yoksul çoğunluk olmalıdır.

Onlara; yaşanan acılar, katliamlar, yolsuzluklar,  kutularla paralar, tapeler, havuzlar… Hatırlatılmasa bile, yargıçlar(!) yönetimindeki YSK’nın: “mühürsüz oy pusulaları geçerlidir” şaibeli kararı ve bu karara sessiz kalan, hatta “Atı alan Üsküdar’ı geçti” diyen fırsatçıları (bıkıp usanmadan) anlatmalı…
  
Böylece onların zaten rahat olmayan vicdanlarına seslenerek, birlikte daha da çoğalmalı… 



Yazarın diğer yazıları için tıklayınız

5 Mayıs 2017 Cuma

O bir kişi


Eğer insanları birleştirici çok basit bir ortak nokta arayışında bulunursak, hemen buluveririz bunun, insan olmak ortak paydası olduğunu. Peki, acaba bu  karmaşık olmayan, ayrımsız olarak herkesi, ama herkesi kucaklayan ve bu çok yalın ortak paydayı yakalamak çok mu zor?

Evet, çok zor…

Çünkü karşımıza; ego-çıkar sarmalına bürünmüş, ufku bu sarmalla sınırlı ve bunlarla örülü kırmızıçizgileri bulunan tekçi anlayışlar çıkar. Kimi dinini, kimi dilini, kimi ırkını ama sonuçta hepsi ego ve çıkarını düşünerek engel oluyor ayrımsız olarak birlik olmaya, insan olmaya…

Oysa süregelen kültürel mirasımızda; Mevlana, Yunus Emre ve Pir Sultan Abdal gibi nice bilge kişiler var. Bunların hepsi Gel Gel Ne Olursan Ol Yine Gel” veGelin Canlar Bir Olalım” diye seslenirler bizlere. Çağırdıkları yer ise; insan haklarına sahip tüm insanların buluşma noktası…

16 Nisan referandumu; bir kişinin istek ve ikbali için toplumda iki farklı kutup yarattı. Kutuplardan birisi; o bir kişinin tutkuya dönüşen endişe verici isteklerine koşulsuz evet diyenler… Diğer kutupta ise; o bir kişinin istek ve ikbal tutkularındaki tehlikeleri sezmiş/görmüş olan hayır diyenler.

Evet diyen kutupta yer alanlar; hayır kutbunda bulunanlara göre, biraz daha fazla ortak paydası olan, daha homojen bir grup. Hayır diyenler ise; tek adam karşı olmak dışında pek de ortak paydası olmayan heterojen bir grup.

Bu görüntü aslında birilerine korku salan 7 Haziran seçimlerinde vardı. Hatta o zaman, o bir kişiye karşı duran,  daha büyük bir kutup da oluşmuştu. Bunu görüp korkan “o kişi” ortaya çıktı ve karşısında duran o heterojen grubun zaafları ile onların kırmızıçizgilerinden yararlanıp, gidişi lehine çevirdi. Ve Türkiye’yi şimdiki umutsuz, güvensiz günlere taşıdı…

***

10 Ağustos 2014 yapılan Cumhurbaşkanlığı seçimi sonuçları ile 16 Nisan 2017 referandumu sonuçlarını karşılaştırdığımızda:

10.08.2014 Cumhurbaşkanı seçimi
16.04.2017 Referandumu

Destek olan Parti
Oy oranı  % si

Destek olan Parti
Oy oranı % si
R. Tayip Erdoğan
AKP
51.79
Evet
AKP + MHP
51,41
Ekmeleddin İhsanoğlu
CHP + MHP
38.44
Hayır
CHP + HDP + diğerleri
48,59
Selahattin Demirtaş
HDP
9.76




  • Recep Tayyip Erdoğan’ın %51,79’luk oy oranını (MHP’nin desteğine rağmen) %51,41’e düşürdüğünü… 
  •  Recep Tayyip Erdoğan karşıtlarının ise %48,20’lik oy oranlarını ancak %48,59’e çıkarabildiklerini görüyoruz.

Cumhurbaşkanı Erdoğan, seçim sonucu şaibelidir diyenlerin itiraz sonuçlarını ve resmi ilanı bile beklemedi. Kesin olmayan sonuçlarla futbol maçı benzetmesinde bulunarak adeta;  Evet=1 Hayır=0 dercesine zaferini(!) ilan etti.  

Bu sonuçla belki yetkilerini biraz daha arttırdı ve seçildiği günden beri fiilen ilan ettiği tek adamlığına resmilik sağladı ise de: Şimdi daha güçsüz, daha da yalnız…

Çünkü hukuk, adalet, demokrasi ilkelerine dayalı bir barış ortamı sağlamak yerine, O, öfke, kin ve ötekiler yaratan bir çatışma stratejisi izledi. Bu da onu, sadece %51’in başkanı yaptı.

Cumhurbaşkanı sonucu alınca hiç zaman geçirmeden, fakat telaş içinde (aslında hiç ayrılmadığı) partisinin resmi üyesi oldu.  Ve parti genel başkan olacağını da ilan etti.  Peki, bu telaş neden acaba?

Bundan böyle Cumhurbaşkanı hem makamının yetkilerini, hem de parti genel başkanı yetkilerine sahip tek kişi olarak, Anayasa Mahkemesi, Danıştay, YSK, HSK ve Adliye saraylarındaki mahkemelerde görev alacak yargıçlar atayacak. 

Bu yargıçlar da tarafsız sayılacak(!). Bunlardan hak, hukuk, adalet bekleyen halk ne yapacak? Sizce bu psikoloji içindeki yargıçlardan hangisi; hukuk, adalet, demokrasi ilkelerine dayalı olarak, tarafsız ve vicdan huzuru içinde, özgürce karar verebilecek?

CHP İstanbul milletvekili Barış Yarkadaş, “24 Nisan’da atanan bin 341 hâkimin yüzde 90’ının AKP’nin il ve ilçe teşkilatlarından… Yazılı sınavda 80 puan alan avukatlar devre dışı bırakılıyor. 55-60 puan alanlar ise mülakatı geçiyor. Bu kişilerin tek özelliği ise AKP’de yöneticilik görevinde bulunmaları…” dedi.

“Parti devleti kuracaklar” diyenlere çok kızıyorlardı, şimdi ne oldu?

Bilindiği gibi FETÖ örgütünün serpilip gelişmesinde en önemli faktörün “sınav sorularının çalınması” olduğu hep söylenir ve kabul görür. Öyle ise: 

Ha soru çalmışsın, ha mülakatta adam kayırmışsın!…

 *


Neler yapmalı ve nasıl yapmalıyız?... (Bu konu da başka yazıya kalsın).






Yazarın diğer yazıları için tıklayınız