10 Kasım 2017 Cuma

Ülkenin Bekası mı?...



Hani çok zor ve de çok riskli fakat mutlaka başlanması/yapılması gereken işler için söylenen bir söz vardır ya: “Bu bir ölüm kalım savaşı” diye. İşte bu cümledeki  "kalım" sözcüğünün eş anlamlısıdır “beka”.

Biz de bugünlerde sıkça kullanılan bu sözle giriş yapalım: 

“Ülkenin bekası her şeyden daha önemlidir.” 

Tüm söylemlerin bir amacı olduğuna göre acaba bu sözün amacı nedir, arkasında neler saklı biraz da ona bakalım. 

Bir ülkede yaşayan ve gelecekte yaşayacak olanların, çevrelerinde; tutsak olmadan, barış içinde, sağlıklı, özgür ve işbirliği içinde mutlu insanlar olarak yaşamaları için sağlanan ortam ve koşullar o ülkenin bekasını belirler. İşte bu yaşamsal özelliklerdir bekayı çok önemli kılan.

Bir ülkenin bekasını kimler sağlar?
-O ülkede yaşayanlar (gelecekte yaşayacaklar) ve onların görev verdikleri…

Kutuplar ve "ötekiler" yaratarak ülkenin bekası sağlanabilir mi?
-Hayır…

Peki, neden bazı politikacılar kutuplar ve "ötekiler" yaratarak beka ararlar? 
-Demek ki onlar sadece kendilerini ve yandaşlarının bekalarını düşünüyorlar.

Yukarıdaki soru ve cevaplara bence hiç kimse itiraz edemez, etmemeli de. Çünkü bunlar kesin doğrulardır. Çünkü bekayı sağlayacak ana güç, "birlik" gücüdür. Ötekileştirme, yok sayma ve ayrıştırmak, birlik olmayı sağlamadığı gibi, potansiyel gücü azaltır, yok eder ve iç çatışmaların nedeni olur.

O halde beka sorunu; iç barışını koruyamayan ülkelerin ana gündemi ve büyük bir sorunudur. Bu sorun da, o ülkede yaşayanların “nasıl bireyler” olması gerektiği ile ilgili bir eğitim konusudur. Bu konuda belirleyici olanlar da iktidarlardır, çünkü devlet erki ve tüm kurumlarını yönetimi onların elindedir. 

O iktidarlar da; 

Ya, ülke içerisinde herkesin kendisine yer bulduğu çoğulcu bir anlayış olan demokrasiyi seçerek;
Karşılıklı saygıyı esas alan demokratik bir eğitimle bireylerin; eşit, özgür, özgüvenli, üretken, soran, sorgulayan, sağlıklı, mutlu ve barış taraflısı olarak yetiştirilmesi...

Ya da, ülke içindeki etnik, kültürel, inançsal ve bireysel farklıkları öne çıkaran, “ötekiler” yaratarak çoğunlukçu anlayışa dayalı otokrasi= "tek adam sistemi"ni seçerek; 
İtaati esas alan bir eğitimle bireylerin; bağımlı, özgüvensiz, soru sormayan, sorgulamayan, komutla üreten, sürekli "ötekiler" yaratıp onlarla çatışan, barışa düşman, savaş taraflısı olarak yetiştirilmesi sağlanacaktır.

Ülkemizde 15 yıldır iktidar olan AKP, torba yasalarla, KHK’lerle ve şaibeli oylamalarla otokrasiyi seçti.

Bunun için büyük bir telaşla; yasama, eğitim, yargı, güvenlik, ekonomi, dış politika ve çevre gibi alanlarda, kendi ikballerine engel olarak gördükleri tüm bireyleri ve sistemleri değiştirmekle meşguller.

Herkesin ortak duyguları ve değerlerinden hareketle korku ve endişe yaratan algılar yaratarak; güvensiz-bağımlı-öfkeli-kindar-savaşçı anlayışları ön plana çıkardılar. 

***

Farkında mısınız, çıkardıkları çokça ihale ve torba yasalarla yetinemediler, OHAL’e sığınıp KHK’lerle yönetmeye başladılar. İşe alınacaklar için yeterlili olanı değil de, kendi taraflısını seçebilmek için "mülakat sınavı" icat ettiler.  

Şöyle bir bakın-görün, kulak verin kürsülere; kendilerinden olmayan, kendi gibi düşünmeyen herkesi, tehdit edilip “hain/düşman” ilan ediyorlar.

Şöyle bir bakın-görün, kulak verin gazete, TV, film, dizi, söyleşi-oturum, müzik ve reklamlara (çocuk oyun-oyuncakları bile), bunların tümü; tank, uçak, tüfek, bomba, şiddet odaklı ve de kan-intikam-korku kurgulu…

Yani, çatışma-şiddet-savaş dışında hiçbir seçenek sunmadılar vatandaşlara.

Ama eğer gerçekten “ülkenin bekası tehlikede” ise öncelikle;
  • İnsan hakları ve eşit vatandaşlık temelinde iç barışın sağlanması...
  • Barınma, sağlık, çalışma, güvenlik sorunlarının çözülmesi ve eğitimde; karşılıklı sevgi, saygı, birlik-beraberlik değerlerinin esas alınması, toplumsal düzeni bozan etnikçi, cihatçı, gerici ortaçağ anlayışlardan uzaklaşarak, bilimsel, demokratik, laik ve çağdaş anlayışa yönelmek… 
  •  Güçler ayrılığı ilkesine bağlı olarak; yasama- yürütme-yargı ve özgür basının bağımsızca işlerini yapması, herkese, hak-hukuk-adalet sağlanması… 
  •  Ekonomi ve doğal çevrenin rantçıların elinden kurtarılması…
  • Yurtta ve dünyada barışı savunan, dostları çok olan bir ülke olmamız… 
  •  
Gerekmez miydi? 

***

Eğer bunlar sağlanmış olsaydı;
  • Tank, top, savaş uçağı, bombalar, cezaevleri, (müteahhitler kazansın diye torunlarımız borçlandırılarak yapılan) al gülüm–ver gülüm ihaleler ve “itibardan tasarruf olmaz” anlayışı ile yapılan saraylar için harcanan paralar halkın eğitimi, sağlığı ve ülke kalkınması için harcanır… 
  • AKP ve küçük azınlığın bekası için yaşatılan acılar ve sıkıntılar son bulur... 
  • Toplumda zıt kutuplaşmalar ve ötekiler yaratılmaz…
  • Ülkenin bekası için hiçbir endişe kalmaz, demokrasi içinde barış ve kardeşlik olurdu.
Ve işte o zaman; Hamasetle söylenen “Vatan, Millet, Sakarya nutukları” yerine, barış şarkıları/türküleri söylenir halaylar çekilirdi.  



Yazarın diğer yazıları için tıklayınız

3 Kasım 2017 Cuma

Uzun bir aradan sonra Merhaba...

Merhaba dostlar;
Ülkemizin gündemi zaten tuz değmiş yara gibi acıtıcı ve yakıcı, bunun üstüne bir de her günü dünden daha sıcak bir yaz eklendi. İşte böylesi bir ortam, haftada bir de olsa, yaşanmışlıkları anlatan yazılar yazmamı zorlaştırdı, engelledi.
Ben de (sizden izin almadan) tüm canlıların “tedarik ayı” Eylül’le başlayacak olan uzunca bir süre yazmama kararı aldım ve kendimi izinli saydım. Dostlarım sağ olsun boş durmadılar, niçin yazmıyorsun diye, “alo” ya da “?...”, ”?!...”, “Ne oldu?!..” gibi kısa fakat içerikli mesajlarıyla yokladılar beni.
"İzinli" olduğum bu iki aylık süreyi; getir-götür ev işleri, gazete okuma, haber dinleme, filim izleme ve daha çok da kitap okumaya ayırdım.
İlkbaharda satın aldığım ( ve henüz okuyamayıp rafta beklettiğim için her görüşümde utanıp, yüzümü alevlendiren) epeyce kitabım vardı. İşte bu kitapları okumaya başladım.
Gel gör ki olmuyor, huzur bulamıyorsun.
Gündüz, gece, rüyada, sohbette, yollarda tüm konuşulan konular ve yaşananlar; yara gibi…  Sızı ve acı verici…
Ve siz Melih Cevdet’in o muhteşem “Telgrafhane”si gibisiniz: 
Uyumayacaksın
Memleketinin hali
Seni seslerle uyandıracak
Oturup yazacaksın…
***

Yurdumuzdan kareler:
6 milyonu aşan işsiz insanımızın 982 bini üniversite mezunu genç…
AKP iktidara geldiğinde cezaevlerindeki tutuklu ve hükümlü sayısı 59.429 iken 229.790 a ulaşmış…
Hapishanelerde 22 bin kişinin kapasite fazlası olduğu ve 51 yeni “Yüksek Güvenlikli Cezaevi”nin ihale aşamasına geldiği, bunlardan sadece 39’u için verilen teklif bedelin 5,5 milyar TL olduğu…
İnsanların sokaklarda adalet arayıp, barış istediği…
Tüm komşu ülkelerle kavgalı olup, dünyada yapayalnız kaldığımız…
 (Ve tanığı olduğum, yorumu size kalmış bir sohbet):
Metro ile Kadıköy’e giderken, hemen yanımda ve benim gibi ayakta kalıp tutamaklara tutunan 30-35 yaşlarında tanımadığım iki kişi konuşuyordu, ister istemez ben de dinledim:
Biri;  “Reis istedi diye bak Bursa’daki istifa etti, Gökçek de istifa edeceğini açıkladı.”
Diğeri; “Ya!, ya!...  Onlara da Kılıçdaroğlu sahip çıkıyor, seçimle gelen seçimle gitsin diye…”
İlk konuşan; “Doğudan 89 Belediye başkanını görevden alıp yerine kayyum atadılar Kılıçdaroğlu’nun gıkı çıkmadı ama?   
Diğeri; “Korkuyorlar…” 
İlk konuşan; “Ya şimdi Reis, Kadıköy, Ataşehir, İzmir, Başkanlarının istifasını da isterse?” dedi ve ikisi birlikte metrodan indiler.
Yurdumuzda acımasız bir korku iklimi oluşmuş, eğitim sistemimiz bilim dışı arayışlara yöneltilmiş…
Acaba bu korku ve şiddet ortamında yetişen çocuklar, birer ergen ve yetkin birey olduklarında neler yaşayacak, neler yaşatacaklar?
Kuşku yok ki insanlarımızın geleceğini ve ülkemizin dünyadaki yerini bu sorunun cevapları ya da sonuçları belirleyecektir.
Bunları düşünmek zorundayım/zorundasınız.
***
Bu önemli sorunlarla yüzleşip kendimce cevaplar aradığım günlerde, Sosyal Psikoloji'nin en yetkin isimlerinden Arno Gruen'in “Demokrasi Mücadelesi (Radikalizim, şiddet ve terör)” (Çitlembik Yayınları 2010) kitabını okuyorum.
Henüz bitirmediğim fakat okuduğum pek çok sayfasını kurşun kalem çizikleriyle doldurduğum bu eserde yazar; İkinci Dünya Savaşı’na katılmış 1000 Alman savaş tutsağı ile görüşen Henry Dicks’in 1950 yılında yayımlanmış araştırmasına dayandırarak (kısaca) Nazilerin;
·        %11’i “sert çekirdek” olarak bilinen etkin Nazi,
·        %25’’i bazı çekinceleri ile Nazilerin peşine düşmüş inançlı Nazi,
·        %40’ı konformist (koşullara, kalıplara uyum sağlayan)  apolitik Nazi,
·        %24’nin Nazi karşıtı olduğunu belirtmektedir.
Ve kitaptan güncelliğini hiç kaybetmeyen üç alıntı:
“Sağ radikalizmin temelinde otoriter bir eğitim vardır.”
“Onaylayıcı suskun kalışlarıyla acımasız eylemlerin meşruluk kazanması için sağ kesime hizmet eden konformistler ve uyumlular kitlesinden oluşan sessiz çoğunluğun olduğu…”
“Ürkütücü olan otorite ve itaat temelinde eğitilmiş insanların bir demokrasiyi ne denli istikrarsız hale getirdikleridir”  
("Ama bunlar bizim bilmediğimiz, yabancısı olduğumuz tespit ve görüşler değil ki!.." Dediğinizi duyar gibiyim.)

***
Başlamak gerek!
“Ortamı kötüler belirler!” derler.
Peki biz neden bunu kaderimiz olarak kabullenelim ki!...
Neden iyiler olarak, iyilikler yeşerten gelecekler için adımlar atmayalım?
Neden çocuklarımızı okullardaki gerici kuşatılmışlıktan kurtarmayalım!...
Neden ele ele tutuşup barışa kucak açmayalım?
Neden acılarla örülü gündemi sevinçlerle noktalamayalım?
...
Başlamak için her gün, her an çok değerli…
Başlamak gerek!
Bakın yurdumuzun değişik yerlerinde çocuklar için; “Oyuncak silahını getir kitabını götür” kampanyası yapılıyor…

Yazarın diğer yazıları için tıklayınız

25 Ağustos 2017 Cuma

Türkiye Gündemi (3) 16 yaşındaki AKP



Metal yorgunluğu:
Tüm canlıların yaşamında; uzlaşı yerine saldırıyla istediklerini elde etmek ve böylece  kendilerini kanıtlamak istedikleri bir zaman dilimi vardır ki, buna “ergenlik çağı” denir. İnsanlarda genel olarak 14-15 yaşlarında başlayan ergenlik çağı; yaşamın en tehlikeli ve tehlikelere açık çağı olarak kabul edilir.

16 yıl önce kurulan ve 15 yıldır iktidarda olan AKP de ülkemizde ergenlik çağındaki gibi sorunlu ve zor bir iklim oluşturmuştur. Bu iklimde; kontrolsüz eylem ve söylemler sonucunda nice can ve mal kayıpları yaşanmıştır.

Kendileri de bu durumun farkına varmış olmalılar ki, metal yorgunluğu  tanımlamasında bulundular. Ve bu devasa sorunu birkaç kişilik değişiklikle çözmek isteklisi oldular.

Oysa metal yorgunluğu olan organizma, yaşlanmış ve işlevlerini yapamaz duruma gelmiş demektir. Demek ki 16 yaşında yaşlanmışlar ve işlevsiz kalmışlar. Doğru bir tespit güzel bir özeleştiri! Fakat bu soruna çözüm bulmak birkaç kişi/parça değişimi ile sağlanmaz ki...

Bu metal yorgunluğu  sonucu oluşan sorunlu iklim için pek çok neden sayılabilir. Fakat ben sadece üç ana nedeni saymakla yetineceğim:

Birincisi: iktidar nimeti olan GDEO’lu besinlerden “daha, daha” istenmesi ve bu aşırı beslenme sonucunda besinlerin neden olduğu güç zehirlenmesi…

İkincisi: etik ilkelerden yoksun, sadece karşılıklı çıkara ve kazan, kazan anlayışına dayalı olarak kurulan ortaklıkların bozulması…

Üçüncüsü: günübirlik olarak oluşturulan iç ve dış politikalarla ortaya çıkan; yalnızlık, dışlanmışlık, çaresizlik…

Belki bu nedenlere bir de psikolojik neden eklemek daha iyi olacak. Bu da: seçmen desteğinin (yedekleri parti le birlikte bile) %50’nin altına düşmüş olduğu farkındalığı ve bunun yaşattığı tükenmişlik duygusu…

Evet, son eklediğimiz “tükenmişlik duygusu” aslında tüm nedenlerin oluşturduğu bir sonuçtur… İçinde her şey var: metal yorgunluğu, oksitlenme, güç zehirlenmesi, yalnızlık, dışlanmışlık, çaresizlik...

Soruna bu kıstaslarla bakmamız; iktidarın dur durak bilmeyen telaşı, hırsı, kibri ve saldırganlıklarını anlamamızı sağlar ve de konu hakkında fikir üretip yorum yapmamızı kolaylaştırır. O zaman iktidarın, niçin çoğulculuğu istemediği, neden yüzde 50 + bir kişi sayısal çokluğu ile yetinip, yüzde 49,9’u yok sayıldığını... 

Ve niçin sürekli olarak, barış değil de savaş istediğini daha da kolay anlayabiliriz. 

***
Olup biten olumsuzluklar, yaşanmakta olan sıkıntılar ve acılar için de kendilerini ak kaşık sayıp, hep daha ötelerden kaynaklı bahaneler üretip bunları kullandılar ve halen de onlarla oyalıyorlar: “Bizi kandırdıkları için… Bizi kıskandıkları için… İslamofobi olduğu için…” diye diye...

Bunları geçiniz!

İçeride FETÖ’cüler sizi kandırdı, dışarıda da Suriye üzerine yürü diyen dostlarınız sizi kandırıp yalnız bıraktı ise. Neden halkımıza; çaresiz ve yönetemez durumda olduğunuzu belirten özeleştirinizi sunup istifa etmediniz?

Acaba, 2004’te bizi kıskanlar ve İslamofobi sahibi dedikleriniz yok muydu ki, Sn. Erdoğan “Yılın Avrupalısı” seçildi. Ülke çapında; Avrupa Birliği (AB) için yapılan girişimler havai fişekler ve coşkulu törenlerle kutlanmıştı?

Nasıl oldu da 2004’te “Yılın Avrupalısı” seçilen Sn. Erdoğan 2017’de (hem de Cumhurbaşkanı iken); adeta “Yılın İstenmeyen Avrupalısı” ilan edildi; toplantıları iptal edildi, internet ile ulaşımı bile engellendi ve bakanları istenmeyen kişi ilan edilerek bazı ülke girişleri yasaklandı?

Nasıl oldu da, AB’nin kapıları ile birlikte pencereleri de birer birer kapanmaya başladı? 

***
Şimdi hep birlikte 16 yaşındaki 15 yıllık yorgun iktidarı uyaralım ve soralım:

-15 yıldır teslim alıp yönettiğiniz; şehirler, köyler, sokaklar, dereler, nehirler, göller, denizler, yaylalar, ormanlar, madenler...

Buralarda çevre korunmuş, canlılar; güven içinde, özgür ve mutlu mu?

-Okullar, KİT’ler, YSK, seçim sandıkları, yargıçlar, askerler, polisler, işçiler, taşeron işçiler, memurlar, öğretmenler, öğrenciler, esnaflar, medya, meclis, partiler, vekiller…

Buralarda vicdanlar rahat; hak, hukuk, adalet, demokrasi, laiklik var mı?

-İşinize gelmeyen, hoşunuza gitmeyen her durumu; “yok hükmündedir, tanımıyoruz” diyerek kurtulacağınızı mı sanıyorsunuz?

Durup düşünün, aynaya bakıp, yapılanları gördükten sonra bir daha düşünün. İşte o zaman sizin “yok hükmündedir, tanımıyoruz” dediğiniz kararları verenlerin, zaten sizi yok saymaya başladıklarını görüp ve anlarsınız…

-Neden sorunlarla tek tek yüzleşip tane tane konuşmak yerine, kızıp bağırmayı, tehdit etmeyi seçiyorsunuz?

Eğer bu dili kullanmasanız kim bilir belki de 2004’te olduğu gibi yeniden “Yılın Avrupalısı” seçilirsiniz.

-Birileri sürekli dik dik konuşursa, sürekli racon” kesip tehdit ederse, sürekli poker oyuncusu gibi kandırmaca/kurusıkı (blöf) yapmaya çalışılırsa ne olur?

Karşı taraf da; “artık yeter be!” deyip “rest” çeker. Ve o zaman da olan halkımıza ve Türkiye’ye olur. O zaman Avrupa'da ve giderek Dünyada yapayalnız kalan bir Türkiye olur…


Yazarın diğer yazıları için tıklayınız

18 Ağustos 2017 Cuma

Türkiye Gündemi (2) -Karantinaya Alınan HDP-



Parklarda karantinaya alınan HDP:
Parlamentomuzun üçüncü büyük partisi, altı milyon oy almış olan Halkların Demokratik Partisi (HDP)'dir. Bu partinin iki genel başkanı, 11 milletvekili, onlarca belediye başkanı, binlerce parti üyesi ile yöneticisi tutuklu ve seçimle kazandığı belediyeler de, atanmış kayyumlara devredilmiş durumda… Dışarıda kalan vekillerin sayısı ise, günbegün değişken; nöbetleşe tutuklanıp, serbest bırakılıyorlar.

Şimdi dışarıda kalan vekiller de; seçmenlere ve tüm halka ülkede olup bitenleri anlatmak, yaşadıkları haksız, hukuksuz ve adaletsizlikler için farkındalık yaratmak amacıyla “Vicdan ve Adalet Nöbeti” tutmaya karar vermişler. Yani Sn. Kılıçdaroğlu’nun  “Adalet” isteğine bir de “Vicdan” sözcüğünü eklemişler.

Vicdan: her insanda var olan bir duygu, bu duygu kişinin, düşündüklerini, yaşadıklarını, eylemlerini ve çevrede yaşananları tarafsız olarak yargılar, denetler, sonra da onaylar veya karşı çıkar. Buna kişinin özdenetim gücü de denilebilr. Vicdan kişinin; haksızlığa, adaletsizliğe, koşullanmış önyargılara karşı duran, hoşgörüye ve barışa çağrı yapan bir erdemidir.

Bu nöbetler sadece adaletsiz davrananları uyarmak için değil, ayrıca adaletsizlik karşısında vicdanın sesine sessiz kalan çoğunluğa da; “vicdanının sesine sessiz kalma, ses ver” seslenişidir diyebiliriz.

HDP'liler sırasıyla;  Diyarbakır Ekin Ceren Parkı, İstanbul Yoğurtçu Parkı, Van Musa Anter Barış Parkı ve İzmir Gündoğdu Parkı’nda olmak üzere birer haftalık “Vicdan ve Adalet Nöbeti” tuttular.

-Peki, sizce bu amaçla yapılan toplantılar suç ve toplananlar da suçlu mu?

-Hayır suç değil, üstelik anayasada güvenceye alınmış bir insan hakkıdır.

-Öyle ise biraz da o toplantılarda yaşananlara bakalım. 

Şimdiye kadar yapılan her 4 toplantı da, aynı benzerlikte ve kuşatma altında yapıldığı için, anlatılacak olanlar ne zor, ne de karışık...

İsterseniz bu kuşatmanın özetini, Yugoslavya iç savaşı sırasında basın kartıyla Sırp asker ve polislerin tuttuğu kontrol noktalarını kolayca geçen, fakat Yoğurtçu Parkı’na girmekte oldukça zorlanan, usta gazeteci ve yazar Sn. Nazım Alpman’dan dinleyelim:

“Bütün park polisin çelik kafes bariyerleriyle çepeçevre kapatılmıştı… Ürpertici güvenlik önlemleri daha yüzlerce metre uzaktan başlıyordu. Eski adı Kenan Evren olan Fenerbahçe lisesinin bahçesinde elliyi aşkın belediye otobüsü park etmişti. Bunların tümü çevik kuvvet birimine aitti. Elli otobüs dolusu polis görevlendirilmişti. Oysa parka girmesine izin verilen kişi sayısı toplam 50 kişi idi...” (İsterseniz yazının tamamı...): http://www.birgun.net/haber-detay/vicdansizlik-ve-adaletsizlik-173539.html

Yaslara göre kurulmuş, seçimde 6 milyon oy almış bir partinin halkıyla buluşması, şimdiye kadar gittikleri 4 ilde de işte böyle engellendi. Daha doğrusu engellemeye çalıştılar demek gerekir. Çünkü vicdanlar bu engelleri onaylamaz...

Siz sadece 50 kişinin toplanmasına karar vermekle, o partinin halkı ile buluşmasına engel olarak, bir suç işlemişsiniz demektir. Ayrıca o elli kişinin bulunduğu parkı, bilmem kaç metrekare çelik bariyerle kuşatıp, kuşatılmış onların her birisine karşılık bir otobüs dolusu polis göndermişseniz, size sormak gerekir:
- Neden bir partinin seçmenleri ve halkla görüşmesini engelliyorsunuz?
- Eğer suçlularsa (ki suçlu olsalardı, nice suçsuzun tutuklu olduğu bu günlerde onlar da içeride olurdu), bu kararı niçin mahkemelere bırakmayıp siz onları bariyerler arkasına koyuyorsunuz? 
-Niçin iktidar, Vali, Polis işbirliği içinde insan haklarını kısıtlıyorsunuz? 
-Siz ki, her gün iktidarın nimetlerinden yararlanıyor, meydanlarda, ekranlarda, parmak sallayıp, meydan okuyor, tehdit ediyor ve onları hep şikâyet ediyorsunuz. Niçin bunlarla yetinmiyorsunuz? 
-Eğer bunlar suçlu ise, yargılayıp tutuklayın, yok eğer suçsuzlarsa, neden onların demokratik haklarına engel oluyorsunuz? Neden!...
-Tüm bu yaşananlar; içeride ve dışarıda nasıl görülür, neler düşündürür, bunları hiç düşündünüz mü
-Bu görsellerle; ele güne, hatta dünyaya karşı komik duruma düşmez mi ülkemiz? 

Zaten HDP'nin sesini duyurabileceği medyaları kapatmışsınız. Havuz medyasında her gün onlara hakaretler yağdırılıyor. TRT'ye hiç çıkamıyorlar, diğer medyalar da korkularından onları ekranlara çıkarmıyor, haberlerini vermiyor, isimlerini bile anamıyorlar. Şimdi de yeni algılarla korku iklimi yaratıp, onları halktan uzak tutmaya çalışıyorsunuz. 

Ve tüm bunları unutup bir de, dünyaya “Hukuk mu, guguk mu?” dersi vermeye çalışıyorsunuz.  

Demek ki AKP iktidarı; “vicdanlara seslenerek adalet istemenin” bir salgına dönüşeceğinden korkuyor. Yoksa, “Adalet ve Vicdan Nöbeti” tutarak vicdanlara seslenmek isteyenleri neden karantinaya alsınlar ki… 


***
Tüm olagelen zalimlik, hukuksuzluk ve adaletsizliklere, alkış tutup, gaz veren, körük olup başka yangınlara neden olan (Havuz ve Perinçek medyası gibi) “odun kırıcının hınk deyicileri”  de var...  Onlar da; “Halk ilgi göstermedi” diye manşetler atıyor, tüm yaşananları, sıradanlaştırmaya çalışarak, yeni yeni algılar oluşturmaya devam ediyorlar.

Şimdi bu yandaşlara; yaşanan tüm acılar ve açılan yaraları tek tek sıralayıp; peki, bunlar ne, diye soracak olursanız, hemen görmedim, bilmiyorum, duymadım deyip "üç maymunu” oynarlar. 

Doğu Perinçek'in tanıklığında, yeni bir de slogan üretmişler: “En Adaletli Yargı Türk Yargısı” diye... Ey sokakları görmeyen, çığlıkları duymayanlar: Adalet sağlamayan yargı, hiç "Adaletli" olabilir mi?

Günlerdir AKP genel başkanı ve Cumhurbaşkanı Sn. Erdoğan, CHP genel başkanı Sn. Kılıçdaroğlu’’na, "Sen 29 gün o yolda yürüdün güvenliğini hükümet sağladı…” diyerek sanki bu iş hükümetin bir görevi değil de,  bir lütufmuş” gibi kakınç yapıyor. 

Durun bakalım hele, henüz tek tip elbise giydirmeyip, sadece parklarda karantinaya aldıları HDP’liler için de bir gün ekranlara çıkıp; “Sizi haftalarca refakatçisiz olarak karantinaya aldık be!...” diyecekler mi, göreceğiz...



NOT: “Türkiye Gündemi” çok yoğun, yazmaya devam edeceğim.



Yazarın diğer yazıları için tıklayınız