Mühürsüz oylar geçerlidir etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Mühürsüz oylar geçerlidir etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

28 Nisan 2017 Cuma

“Yok hükmünde” olan “fiili durumlar”


Bir kavram olarak “Fiili durum” kanunlarda yer almayan, kanuni ve hukuki dayanağı olmayan, başka bir tanımla yazılı hukuk sistemi içinde yer almayan yönelim ve eylemde bulunmak veya karşı durmaktır. Yaşadığımız darbeli yıllarda fiili durum yaratma eylemleri ile karşılaşmıştık, şimdilerde ise, moda oldu, daha da çoğalarak sıradanlaştı.

     Belki bu konuyu iki-üç örnekle anlatmak  daha açıklayıcı ve düşündürücü olabilir:
  1. Sn. Erdoğan, 10 Ağustos 2014’de Cumhurbaşkanı seçildi ve bu seçilmiş olmayı, “fiili durum” yaratmak için bir gerekçe saydı. Daha önce genel başkanı olduğu parti adına ekranlara, meydanlara çıkmaya devam ederek tarafsız kalamadı. Anayasa ve ettiği yemine uyamadı. 
  2. 17/25 Aralık’ta, zamanın içişleri bakanı görevlilere cesaret vermek için; siz yapılması gerekenleri(!) yapın, eğer yasadışı duruma düşüp, zorda kalırsanız sizi kurtaracak yasaları da çıkarırız anlamına gelecek teminat sözler söylemişti… Bu da bir fiili durum...
  3. Nisan referandum günü de YSK’nın (hukuksuzluğa belge olarak dünya hukuk tarihine geçen) Mühürsüz oylar geçerlidir”  kararını verdi ve dün kesinleştirdiğini açıkladı. Bu da mesleği yargıçlık olanların bir fiili durumu…
YSK, kendi yasasının açık hükmünü yok sayan, şaibe yaratan ve itirazları red eden o meşhur kararı ile; "partili tek adam rejimi"ni ilan etti ve Cumhurbaşkanın 15 Nisan akşamına kadar devam ettirdiği “fiili durumu” yasal hale getirdi. 

MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli, bu karar sonucunu veciz olarak; “Mesele bitmiş düğüm çözülmüş ülkemizin önü açılmıştır.” Diyerek anlatmıştı.  

Biten mesele; Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın başlattığı fiili durumdu, çözülmesi ile ülkemizin önünü açan düğüm ise; partili tek adam rejiminin resmen ilan edilmesiydi.

17/25 Aralık sürecinde içişleri bakanının verdiği sözler, zorunlu olarak dört bakanı görevden alınması, para kutuları ve tapelerin üzerinde halen koyu bir sis bulutu var. Haydi şimdi diyelim ki, sis bulutu kapattı bu kuyuyu, peki, bu kuyunun ortalığa salmış olduğu pis kokular ne olacak?!

***

Sn. Erdoğan için çözülmüş görünen “mesele”, ülkemiz için bir kördüğüm haline gelmiştir. Yurtiçinde ve komşu ülkelerimizle yaşadıklarımız yetmezmiş gibi, bir de Avrupa Konseyi Parlamenter Meclisi’nin almış olduğu kararlar eklendi listemize...

AK (Avrupa Konseyi), Avrupa çapında insan hakları, demokrasi ve hukukun üstünlüğünü savunmak amacıyla 1949'da kurulmuş hükûmetler arası bir kuruluştur. Ve Türkiye de AK’ne ilk giren (1949) üyelerden biri olduğu için "kurucu üye" statüsündedir.

İki gün önce Avrupa Konseyinin Parlamenter Meclisi yani AKPM, Türkiye’yi denetim sürecine aldı. Öyküsü şöyle:

AKPM, Türkiye’yi denetim sürecine 1996 yılında dâhil etmiş, Haziran 2004’te bu süreçten çıkarmıştı (ki bu durum ülke çapında büyük sevince neden olmuş ve gündüz(!) vakti havai fişeklerle kutlanmıştı.), 2017'de (iki gün önce) ise yeniden denetime aldı. Bu karar birinci lige çıkan Türkiye’yi küme düşürüp, ikinci lige indirdi. Yani daha da açıkçası: Türkiye büyük ölçüde itibar kaybetti.

“Denetim süreci” nedir?: Bir devletin demokrasi, insan hakları ve hukukun üstünlüğü alanlarında ne kadar Avrupa standartlarında olduğunun ölçülmesidir.

AKPM, Türkiye hakkında verdiği kararı ve gerekçelerini Ankara’ya sundu. İşte o rapordan bazı başlıklar:   
  • OHAL’in mümkün olduğu kadar çabuk kaldırılması,
  • OHAL ile doğrudan ilişkili olmadıkça KHK çıkarılmaması,
  • KHK’ler ile toplu halde işten çıkarılmalara son verilmesi, 
  • Yargılanmayı bekleyen tüm parlamenterlerin serbest bırakılması,
  • Tutuklu olan  gazeteci ve insan hakları savunucularının serbest bırakması,
  • OHAL Araştırma Komisyonu’nun kurulması ve adil yargının garanti altına alınması,
  • Terörle Mücadele Yasası'nın değişmesi,
  • AKPM kararları ve Venedik Komisyonu tavsiyeleri ışığında ifade özgürlüğünü iyileştirecek adımların atılması, 
  •  Referandumun meşruiyeti konusundaki kuşkular giderecek, AKPM ve Venedik Komisyonu standartları doğrultusunda ifade özgürlüğünü iyileştirecek adımların atılması...
Yukarıda sıralanan “talepler” hiç de yabancısı olmadığımız, her gün yaşanan, tartışılan ve tümü de belge/bilgiye dayalı olan olaylar ve gerçeklerimizdir.

Bu gerçeklerimizi yüzümüze söyleyen AKPM kararı için; "Karar tamamen siyasi, tanımıyoruz", ”YOK HÜKMÜNDEDİR”, “İslamofobi”, “Haçlı zihniyeti”, “Düşmanlık”, “Kendine baksın” diye karşı çıkmakla “fiili durum” yaratamazsınız. 

İktidarca AKPM raporu için söylenen tüm sözler; gerçeklerden çok çok uzak ve hamaset… Oysa gerçekleri perdelemek, hamasetle geçiştirmek yerine, onlarla yüzleşmek, çözüm üretmek gerek.  

Sanmayın ki “yok hükmünde”  saydığınız bu gerçekler; “fiili durum” yaratarak, algılar oluşturarak ve sürekli gerginlik çıkararak ortadan kalkar. 

Bakın işte bu inatçı tavırlar yüzünden küme düştü ülkemiz!…

Hukuka göre  “yok hükmünde”  olan; hukuka karşı duran, hukuku yok sayan ve “fiili durum” yaratandır.

İLGİNÇ BİR İKİLEM:
CHP yetkilileri her gün  AKPM kararlarında da yer alan hak ihlâleri hakkında  konuşup demeç veriyorlar. AKPM'deki CHP'li üyeler ise hak ihlâleri nedeniyle "Türkiye'nin denetime alınması" kararına karşı oy kullandılar. Şimdi de referandum sonuçlarının iptali için AİHM'e başvurma hazırlıkları içindeler...


Yazarın diğer yazıları için tıklayınız

21 Nisan 2017 Cuma

“Mühürsüz oylar geçerlidir!...”

Mühür, M.Ö önceki devirlerden beri tüm uygarlıklarda kullanılan insanlık tarihinin en eski onama aracıdır. Okur-yazar olmayanlar ve en üst devlet yöneticileri de mühür kullanırlar. Yapılan anlaşmaların ve verilen sözlerin belgesidir mühür. En önemlisi, “mühür” ait olduğu kişi ve kurumun onur belgesidir. Mühürlenen belgede verilen sözler, mühür sahibi olmasa bile mirasçılarının yükümlülüğü ve onurudur. Bu nedenle “mühür” hiçbir çağda yok sayılmaz, yok sayılamaz. Mühür gerçeği sahteden ayırandır.

16 Nisan referandumu, hem yersiz zamansız ve eşitsiz bir ortamda yapıldı, hem de insanlarımız arasında uzlaşmaz iki kutup yarattı: 1.“Evet” deyip “tek adam” sistemi olan otokrasiyii isteyenler (ki devlet tüm kurumlarıyla taraf olup, bu kutupta yer aldı).  2. “Hayır” deyip çoğulculuk olan demokrasi isteyenler…

Referandum sonucunu da bireylerin kurallara bağlı ve mühürlü oyları belirleyecekti. 15 Nisan öncesinin korku iklimi ve OHAL şartlarının, haksız, hukuksuz, adaletsiz günlerde yaşatılanlarla yetinmediler. Ve 16 Nisan günü sonuçlarını değiştirecek organize formüller aramaya başladılar, buldular da. Hani, nasılsa “YSK nihai kararı veriyor” ya, ona sığınıp, biraz daha deyip sahaya YSK’yı çıkardılar.  YSK,  yasasında yorum gerektirmeyen bir açıklıkla anlatılan hükmü yok sayıp, tam zıttı olan “mühürsüz oy pusulaları geçerlidir” kararını aldılar... Mühürsüz oylar geçerlidir” demek, sahteyi kabul etmek demektir.

Böylece, YSK kararıyla, doksan dakikası bitmiş olan maçın sonucunu güvensiz, geçersiz ve mühürsüz kıldılar.

Hem de hükümetin çağrı yaparak, “ Gelin referandum sürecimizi izleyin” dediği AGİT (Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Teşkilatı) temsilcilerinin gözleri önünde:

AGİT temsilcileri de geldiler ve ayna yansıyanları:
  •  Referandumun eşit olmayan şartlarda yapıldığını… 
  •  İdari kaynakların 'evet' kampanyası için uygunsuz olarak kullanıldığını… 
  • YSK'nın mühürsüz oy pusulalarını geçerli saymasanın kanuna aykırı olduğunu…
Belirlediler.

AGİT temsilcilerinin bu görüşleri gerçeklerden sadece birkaçı… Bu görüşlerine karşılık ise hiç gecikmedi. Tüm etkili yetkililer söz birliği yapmışçasına yumdular gözlerini, açtılar ağızlarını ve (kendi çağırdıkları kişileri terörist bile ilan ettiler):

“Eyy… Haddini bil, sen kimsin yav!”, “Bu tespitler yok hükmündedir.” Diye söylev yarışına giriştiler. Anlaşılan pek yakında yine kandırıldık diyecekler.

Cumhurbaşkanı ise, amaca ulaşmak için her yol mübahtır demedi, ama hukuksuzluk varsa gereği yapılsın da demedi. Yine taraf oldu, şaibeli ve tartışmalı olan referandumun sonucuna övgülerde bulundu. İlginç bir yorumla da bir maça benzetti:
 "1-0 ya da 5-0 kazanmışsın önemli değil, önemli olan maçı almaktır.” Dedi. 

Tıpkı uzatmalarda +1 penaltı golü yiyen BJK’ın elenmesi gibi, mağlup ilan etti, tek adamlığa karşı çıkıp demokrasi isteyenleri… Ve tribünlerden alkış aldı...

***

İsterdim ki;
Toplumu oluşturan insanların temel haklarını düzenleyen anayasa hazırlanırken; sendikalar, meslek odaları, STK ve tüm partilerin görüşleri doğrultusunda oybirliği ile uyum sağlansın. Eğer bu olmasa bile en az 3/5 (beşte üç) çoğunluğu ile kabul görsün… Olmadı, oldurmadılar…

İsterdim ki;
Her parti, her birey eşit olarak; meydanlarda, salonlarda, ekranlarda kitlesi ile buluşabilsin. Güle oynaya coşku içinde sandık başına gitsin, özgür iradesi ile oyunu verip sonucunu öğrenebilsin. Olmadı, oldurmadılar…

İsterdim ki;
17 Nisan’da “HAYIR” densin böylece; ego-kin-öfke sarmalındaki karanlık günler son bulsun ve daha aydınlık günler için bir ışık olsun (belki olmuştu bile). Olmadı, oldurmadılar…

İsterdim ki;
Cumhurbaşkanı, Başbakan, Bakan, Vali, Kaymakam, Yargıç, Savcı, Muhtar, Müdür, İmam… TRT, AA. … (bir de son dakika kurtarıcısı YSK) Özetle devlet içindeki tüm güç sahipleri; kendilerine tanınan yetkileri, halkın ortak malı olan makamları, mühürleri, uçakları, zırhlı araçları, ekranları… Tarafgir olarak kullanmasınlar. (Ama gördük ki, bîtaraf olması gerekenler bir taraf oluvermişler.) Olmadı, oldurmadılar…

***
  • Atı alan Üsküdar’ı geçti… 
  •  Geçti Bor’un pazarı, sür eşeğini Niğde’ye…
Deseler de siz sakın inanmayın onlara…

At tökezleyip ayağını kırdığı için Üsküdar’ı geçemedi…
Ve Bor’da da, bir kez daha pazar kurulacak.



Yazarın diğer yazıları için tıklayınız