14 Ekim 2016 Cuma

Okullar ve Çocuklarımız Nereye Savruluyor?!..


AKP, iktidarının ilk yıllarında; “iki adım ileri bir adım geri” taktiğini izler ve kamuoyu tepkisinden çekinirdi. Şimdilerde ise, bu ürkekliği geçti, çok atak…  
  • Diyanet ve Vakıfların gölgesinde, imam hatip sistemine uyarlanmış 4+4+4 sistemine geçildi. Böylece 2004 yılındaki İmam hatipli 97.489 öğrenci sayısını günümüzde 1.201.500’ye (%1232) çıkardılar. 
  •  Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AHİM) oybirliği ile “öğrencilerin bir gerekçe göstermeden Din ve Ahlak Bilgisi derslerine girmeme haklarının verilmesine”. Kararını almıştı. Hükümetin bu karara uyma zorunluluğu olduğu halde, kararı yok sayma direnişini sürdürüyor. Böylece bir inanç dayatmasında bulunarak, “laiklik” ilkesini de fiilen sonlandırmış durumdalar. 
  • Karma eğitimi (kızlı erkekli eğitim)  tamamen ortadan kaldırmak üzereler. 
  •  Kız çocukların okula devam yüzdeliğini önemli ölçüde düşürdüler. 
  •  3 yılda bir yapılan “Uluslararası Öğrenci Değerlendirme Programı”(PISA) araştırmalarında Türkiye’yi son sıralarda sabitlediler. 
  •  
Bunlar da yetmedi. Şimdi de en büyük projeleri, ülkemizin en gözde okulları olan Anadolu Liseleri’ni Proje Okulları haline getirmek: 
Önceki yıllarda bu okulların yönetimlerini değiştirmişlerdi,  şimdi de sınavla gelen öğretmenlerini almaya başladılar. Ve uygun ortam (!) yaratarak bu okullara “mülakat” ile öğrenci almanın arayışı/hesabı içindeler.
Yetmedi; Kabataş Erkek Lisesi Müdür Yardımcısı Şakir Voyvot’un “Bütün okullarımızın imam hatip lisesi gibi olması zamanı geldi…” Dediği 6 dakika 20 saniyelik konuşmasında; okullarda namaz kıldırmada yeterli olamadıkları için dernek ve vakıfları yardıma çağırdığı, taktik, plan ve amaçlarını anlattığı ortaya çıktı. Dilerseniz konuşmayı, ortamı içinde izleyip, dinleyelim: https://www.youtube.com/watch?v=7K4d97Wl5vA
Yetmedi; Diyanet İşleri Başkanı Mehmet Görmez bir parti başkanı özgüveniyle: “Toplumsal huzur ve birliğin temin edilmesi adına Başkanlık yasal yetki ve sorumlulukları genişletilmeli ve tahkim edilmelidir.” , “Camilere bağlı gençlik kolları oluşturulmalı; il ve ilçelerde gençlik rehberi adıyla yeterli kadrolar ihdas edilmeli ve bu rehberler aracılığıyla Diyanet İşleri Başkanlığı ideal bir gençliğin yetiştirilmesinde gerekli desteği vermelidir….” Gibi isteklerde bulundu. Kime özeniyorsa il-ilçelerde Camilere bağlı gençlik kolları ve gençlik rehberi arayışında!… Peki ne yapacak bunlar?!  
Bir de, belki unutunuz hatırlatmak isterim: İlim Yayma Vakfı’nın kurucusu olduğu, Sabahattin Zaim Üniversitesi Rektör Yardımcısı Prof. Dr. Bülent Arı: “Bizde de şimdi okuma oranı arttıkça beni afakanlar basıyor. Ben daha çok cahil ve okumamış, tahsilsiz kesimin ferasetine güveniyorum bu ülkede… Ülkeyi ayakta tutacak olanlar okumamış, hatta ilkokul bile okumamış olanlardır… Okumuşlardan korkuyorum, pratikte en tehlikeli kesim üniversite mezunlarıdır.”  Demişti.
Görüldüğü gibi, cehaleti kutsuyor ve geleceklerinin teminatı olacak cahil bir nesil istiyorlar. Herhalde, böyle bir neslin yetişmesi için de; geometrik hızla geliştirilen İmam-Hatip ikliminin uygun olabileceğini düşünüyor ve umuyorlar.
Sonuç: Orta yerde korku dolu bir sessizlik var… Sadece canı yanan bazı öğrenci, bazı öğretmen, bazı veli, bazı yazarçizerlerin, karşı çıkışları ve çığlıkları var. Büyük çoğunluk yılgın, sinik, şaşkın…

 ***
Bu iklimde özgüven yitimine uğrayan insanlar:
İktidarın iç-dış politikası çok etkili oldu. Birden bire hem içeride, hem de dışarıda savaş ortamına sürüklendik. İnsanlar önlerini göremez oldu, özgüven yitimine uğradılar…
Sizler de belki tanığı olmuş, belki konu komşunuzdan, belki de haberlerden duyup öğrenmişsinizdir: Bu iklimde yaşamanın zorlaştığını anlayan ana-babalar; anaokulundan, üniversiteye kadar her çağdaki çocuklarının geleceği için çok yoğun endişe duymaya başladılar.
Bu nedenle velilerden; çok varlıklı olanlar, çocuklarını alıp başka ülkelere göçtü, varlıklılar, ülke içinde güvenli gördükleri özel okullara verdi çocuklarını, gücü yetmeyenler ise düzenin akıntısına kapılmış kara kara düşünmekte ve çocukları mevcut devlet okulunda… Bunların hangisine kızabilir, hangisini eleştirebilirsiniz ki? Hepsi haklı!… Önce can diyor, her üç grup ana-baba da. Çünkü herkesin en değerli varlığı çocukları…
Bilirsiniz, okuyup başarılı meslek sahibi veya akademisyen olmuş tüm kişilerin geleceğe dair pek çok hayali, pek çok projesi vardır. Ülkeyi refaha kavuşturacak ve geliştirecek olan da bu hayal ve projelerin gerçekleşmesidir. Fakat bu beyinlerin, bazıları iktidarca işsiz bırakıldıklarından, bazıları da gelecekleri için endişe duyduklarından, ülkeden kaçmanın yollarını arıyor.
Artık onlara güven vermiyor, bu kara-sarı-sıcak iklim.
Tıpkı 1930’lu yıllarda Faşist Hitler’in zulmünden kaçıp Türkiye’ye sığınmış Yahudi asıllı bilim adamları gibi…
Şimdi de tarihten bir sayfayı anımsatalım:
Albert Einstein, “Yahudi Halklarının Sağlığının Korunması Vakfı” Onursal Başkanı olarak 17 Eylül 1933 günü yazdığı mektupla, T. C. Başbakanlığından; Nazi zulmünden kaçan Yahudi akademisyenlerin Türkiye’de mesleklerini icra edebilecekleri bir kuruma yerleştirilmeleri rica edilmektedir
Başbakan İsmet İnönü’nün bu mektuba olumsuz yanıt verdiği, fakat Atatürk’ün devreye  girerekk 190 Profesörün üniversitelerimizde ders vermeye başladıkları…: http://www.serenti.org/einsteinin-mektubu/
Bu bilim adamlarının, Cumhuriyet’in  yeni kurulduğu yıllarda, ülkemizin geleceğine yön verecek çok büyük katkılar sağladıkları bilinmektedir.
İşte bugün de bazı zenginlerimiz ve pek çok bilim insanımız kendi geleceklerini güvende göremedikleri için, tıpkı o zulmünden kaçıp Türkiye’ye sığınmış bilim insanları gibi gidiyorlar ve gidecekleri ülkelerin bilim-teknoloji ve sanayilerine katkı sunacaklar.
Bu durum ülkemizdeki; eğitime, ekonomiye, sanayiye, teknoloji ve bilimsel alanlardaki tüm gelişmelere büyük zararlar verecek ve çok önemli psiko-sosyal kırılmalar yaşanmasına neden olacaktır.
***

Özetle:
Anayasa dedikleri sadece raflarda bir kitap, Demokrasiden eser yok. Yasama; etkisiz, işlevsiz ve yetkisiz, … Yargı ve Eğitim sistemi çökmüş durumda…
Ülkenin bunca çözüm arayan ağır gündemi varken, bakın yine gündem değişti:
Cumhurbaşkanı Erdoğan, Putin ile görüşmesini “Devlet Başkanları olarak konuştuk” diye özetledi. Başbakan Binali Yıldırım da Türkiye, fiili durumu hukuki duruma dönüştürmek mecburiyetindedir.  Dedi, yani; faili hukuk içine çekmek yerine, fiilen ilan edilmiş bir Başkanlık için anayasal çözüm arıyor.
Yeni gündemimiz: B A Ş K A N L I K !..
Haydi, tartışın bakalım…


Yazarın diğer yazıları için tıklayınız

7 Ekim 2016 Cuma

At izi, it izine karıştı


2002’den 2016’ya, tam 14 yıl oldu, AKP iktidarda.. Her haftası değişik bir gündem, değişik bir mağduriyeti tribünlere sunmakla geçti bunca yıl.
Bugün ülkemizin, çözülmemiş ve çözülmediği için de büyük acılara, yıkımlara kaynaklık eden pek çok ağır gündemi var. İşte bir çırpıda sayabileceğimiz (bireysel olmayan) bazı gündem başlıkları:



  • Kürt meselesinin derinleşerek devam etmesi,  
  • Diğer inançları dışlayan Sünni mezhepçi iç-dış politika ve Alevi meselesi,
  • 602 Haftadan beri seslerine cevap alamayan Cumartesi Anneleri,
  • Yüksek yargı ve mahkemelerin halleri,
  • Kuvvetler ayrılığının tek elde toplanması,
  • İçeride ve dışarıdaki terör belası için çokça ülke kaynağının yok olması,
  • 2004’de “tehlikeli” deyip ortak oldukları odağın, 2016’da darbeci olması,
  • Güvenlikçi anlayışı daha da arttıran OHAL ile muhaliflerin baskılanması,
  • Can ve mal güvenliği endişesi yaratılması ve sosyal hayatın baskılanması,
  • Onlarca şehirde nice can, ev, bark ve tarihi dokunun yok edilmesi,
  • Demokrasinin en önemli ilkesi olan laikliğin yok edilmesi,
  • Laikliğe karşı olduğunu belirten bir meclis başkanın olması,
  • Eğitim sistemini 1+4+4+4+İmam Hatip yapıp Diyanetin gölgesine vermesi,
  • Belediyelere kayyım atanması (seçilmişi yargılamadan al, yerine emirle ata),
  • Basın özgürlüğünün yok sayılması, gazeteci ve aydınların tutuklanması,
  • Medyanın teksesli hale getirmesi, çokça gazete, radyo, TV’nin kapatılması,
  • Carettepe ile simgeleşen çevre talanlarının durmaksızın devam etmesi,
  • Barış isteği ile bildiri imzalayan akademisyenlerin mağdur edilmesi,
  • Personel alımında; yeterliler (liyakati olan) yerine, biat edenlerin seçilmesi,
  • Hapishanelerin dolup taşması,
  • Yolsuzlukların üzerine gidilmemesi,
  • Kamu İhale Kanunun 12 yılda 162 kez değiştirilmesi,
  • İşsizlik yüzdelik oranlarının çift haneli sayılara ulaşması,
  • Uluslararasında kredi derecemizin dibe vurmuş olması,
  • Turizm sektörünün iflas etme aşamasına gelmesi,

Daha çözüm bekleyen nice gündem maddemiz var, bir an onları unutup, sadece sıraladıklarımızı çok dürüst bir yabancıya anlatsak ve “Ülkemiz hakkında ne düşünüyorsunuz?” diye sorsak.
Ne der acaba?

***



“At izi, it izine karışmış”
Tam da görüşünü alacağımız dürüst bir yabancı aradığımız günlerde, gündem değiştirmede uzman olan Cumhurbaşkanı Erdoğan, kalkışma sonrası tutuklama ve gözaltılar hakkında bir demeç verdi ve: "Şu var ki at izi, it izine karışmış vaziyette. 'Ben bir şey atayım da nasılsa tutar' diyenler var" dedi.
Böylece ülke gündemimiz değişti… Hem de artık görüşünü alacağımız “çok dürüst bir yabancıya” da gerek kalmadı.
"At izi, it izine karıştı" deyimi; iyi ile kötünün birbirinden ayrılmasının zor, karışıklık ve karmaşanın çokça yaşandığı durumları anlatmak için kullanılır. Genellikle böylesi ortamdan zarar görenler bu deyimi; seslerini karar verici ve çözüm buluculara duyurmak için, şikâyet amacıyla kullanırlar. Aslında atın toynakları, itin de patileri var, izleri hiçte benzeşmez, ama teşbihte hata olmaz. Ama, ortada muazzam bir karışıklık ve karmaşa var; karışanı da, karıştıranı da çıkar peşinde…

Şimdi olanları anladık mı? Devletin en başındaki yetkili kişi, yani çare bulucu, ülkede karmaşa, kargaşa var diye yakınmada/şikâyette bulunuyor. Yani çare bulucu olmuş şikâyetçi!...
Oysa yıllardan beri, ülkece bir karmaşa içinde olduğumuzu ve bu duruma çözüm bulunması gerektiğini belirten nice yazar, çizer, seslenenler oldu, bunların pek çoğu büyük bedeller ödedi ve ödemeye de devam ediyorlar.
Bu işte bir terslik yok mu?
Bakın işte çözüm bulucu konumunda olan Cumhurbaşkanı Erdoğan “at izi, it izine karışmış vaziyette” dedikten hemen sonra da “Ben bir şey atayım da nasılsa tutar diyenler var"  diyerek ülkede karmaşadan yararlanan fırsatçılar olduğunu da söylüyor. Eğer ülkenin karmaşadan kurtulup huzur bulması isteniyorsa, hazır yetkililerin elinde de tanı ve bilgiler varken, şikâyette bulunmak yerine gereğini yapıp sorunları çözseler ya!...


Zaten herkesin istediği de bu değil mi?…

Bazı uluslararası kuruluşlar,  içinde bulunduğumuz bu durumları değerlendirerek Ülkemizin kredi notunu düşüren kararlar aldılar. Bir Bakanımız da bu kararlara kızarak ekranlara çıktı ve “Vız gelir, tırıs gider” deyiverdi. Dedi de…
Bu sözde bir terslik yok mu?
Bilemeyiz, belki Bakanımız için durum öyledir, onun tuzu kuru olabilir, fakat bu sonuçlar insanlarımız için hiçte vız gelip, tırıs gitmiyor.

Böyle olunca da;

Karmaşanın ve fırsatçıların olduğu bir ülkenin kredi notu düşmez mi?
Karmaşanın olduğu bir ülkeye kim yatırım yapmak ister?
Karmaşanın olduğu bir ülkeye, hangi tur, hangi turist gelmeye kalkar?
Haydi, gel de Türkiye’nin kredi notunu düşürenlere kız bakalım.
Bu karmaşa ortamında huzur kalmadı, nice insanın canı yanıyor…
İnsanların çığlıkları, Emre Kongar'ın çağrısı.. CHP neden suskun?...


***
Bakın işte yine gündem değişti:
“Lozan bir zafer mi, yoksa hezimet mi?”

(Sırada "Medreseler...")

Yazarın diğer yazıları için tıklayınız