suç etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
suç etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

1 Haziran 2018 Cuma

Şehir Hastaneleri ve Hapishaneler


Geçen hafta “Neden-Sonuç” ilişkisi ve Türkiye başlıklı bir yazı yazmıştım. Aslında bu yazının konusu olan'Şehir Hastaneleri ve Hapishaneler' de aynı konu içinde birer altküme... Bu kurumlar da ihalelerin girdabında… Buralarda da, aynı neden-sonuç ilişkisi geçerli…

Buralarda dönen, alavere, dalavere, para-pul işlerine (araştırmacı gazeteciler bakmalı diyerek) pek girmeyeceğim.

Peki, o halde neden hastane ve hapishane (cezaevi) konularını yeniden yazma gereği duydum? İşte cevabı: 

Çünkü "hastalık" ve "suç"; toplum yaşamında birer karanlık gölge... Karanlık gölgenin ardı sıra koşmak, ummak, dilemek kurtuluşu olmaz insanlığın... Karanlıktan kurtulmanın yolu; bilimsel eğitimden geçer, sorgulamak, araştırmak ve güneş gibi tepelerine dikilmek gerekir. İşte o zaman gölgeler küçülür ve daha çok aydınlık olur her taraf. 

Çünkü eğitim ve eğitimciler olaylara insan odaklı bakar, bunun için "hastalık" ve "suç" eğitimin konusu... Bunun için konuyu eğitimci anlayışı ile irdelemek istedim. 

Hemen herkesin anlaştığı birkaç tanım şöyle; 
  • İnsan, biyolojik-psikolojik-sosyal bir varlıktır.
  • Eğitim ve eğitimcilerin asıl görevi; insanın çevresi ile barışık, güven içinde ve sağlıklı yaşamasına yardımcı olmaktır. 
  • Sosyal devletin öncelikli görevi: ülke insanlarını, sağlıklı, huzurlu ve güven içinde yaşatmaktır. 
Ortak amaç; insanı hem mikrobik, hem psikolojik hastalıklardan hem de suç(lu)lardan korumak olduğu için; "hastalık" ya da "suç" oluşmadan AR-GE (araştırma-geliştirme) çalışmaları yapılmalı. Bu çalışmalarda elde edilen veriler/bilgiler ışığında hedef kitle ve yetkililere eğitim verilmeli. Hastalık ve suça kaynaklık eden odaklar hedef alınmalı. Halkta “hastalık” ile “suç” hakkında farkındalık yaratılmalı. Ve tüm bu çalışmaları desteklemek için sağlık-güvenlik-hukuk alanlarında yasal düzenlemeler yapılmalı...

Çağdaş ülkelerde insanlar hem hastane, hem de hapishanelere az giderler. Çünkü buralara giden yollar koruyucu önlemler ile daraltılmıştır. 
  
O halde şu genellemeyi yapabiliriz: Eğer bir ülkede hastaneler ve hapishaneler dolup taşıyorsa,  o ülkede hem sağlık, hem güvenlik, hem de eğitim konusunda çok önemli sorunlar vardır...
 ***
Hastaya hastane, suçluya hapishane...

AKP iktidar olmadan önce, hastanelerde; hijyen şartlarına uyulmuyor, oluşan kuyrukları nedeniyle doktorlara ulaşmak çok zor oluyordu… 19-22 Aralık 2000’ta (güya devlet güvencesinde olan) 20 cezaevi "Hayata Dönüş"(!) olarak adlandırılan faşist saldırılar sonucu 32 kişi öldürülmüş, yüzlercesi yaralı-sakat bırakılmıştı. Bu katliam nedeniyle daha sonra yargıç karşısına çıkan dönemin Adalet Bakanı H.S.Türk; "Hayata dönüş, devlet kararıydı." demişti... 

2002 yılında iktidar olan AKP iktidar olduğu ilk yıllarda özellikle sağlık alanında önemli atılımlar yaptı. Bu da halkta "adalet sistemi gelişip düzelecek"  umudu yaratmıştı. Ancak, "tek adam"ın bilgiye dayalı olmayan rastgele kararları ülkeyi sosyal devlet anlayışı ve uygulamalarından hızla uzaklaştırdı. Ve halk geçmişi bile arar oldu.  Hasatlık ile suça yönelmeleri önlemek yerine; hastaya hastane, suçluya hapishane anlayışı önem kazandı ve karşımıza bugünkü tabloyu çıktı: 

Açılan ve daha da açılacak şehir hastaneleri; YİD (yap işlet devret) yöntemiyle, dolara endeksli hazine güvencesi, belli sayıda hasta garantili, ülkenin gelecek otuz yılına ipotek koyucu ve "bir koy, beş al" mantığı ile yapılıyor. Mevcut sağlık sistemi çökmüş ve hasta sayısı iştahları kabartıyor. Bu da, özel hastanelerde daha çok kazanma hırsına neden olmakta, etik ve ahlaki kuralları çiğnemeye yol açmaktadır.

Son günlerde ekranlarda, meydanlarda ve medyada “şehir hastaneleri” övgülerle tanıtılıyor. Oysa bu hastaneler çok pahalı, şehir merkezine çok uzak, buralara engellilerin ve hastaların ulaşımı çok zor… Ama yine de olsun, bu hastaneler beş yıldızlı otel gibiymiş de falan, filan… 

Bir de sessiz ve hızlıca yapımı süren fakat hiç reklamı yapılmayan hapishaneler var. Şubat 2018 verilerine göre: 208 bin 830 yatak kapasiteli hapishanelerde 235 bin 888 tutuklu ve hükümlü bulunuyor (Bazı hapishanelerde uyumak için yataklar dönüşümlü kullanılıyor)... Ama müjde bu yıl 38, 2023 yılına kadar da her yıl 50 tane yeni hapishane yapılacakmış!...

Geçen haftaki yazımda; “Her olay/durum, neden-sonuç ilişkisi içinde gelişir ve her sonuç da başka bir nedene dönüşüp daha başka sonuçlara evrilir.”  demiştim ya... Şimdi de: 

Diyorum ki; ülkedeki baskıcı yönetimin uygulamaları nedeniyle, çokça insanımız, ya hasta olup, hastanelere, ya da “suçlu” sayılıp hapishanelere gidiyor… 

Diyorum ki; eğer ülkede bir korku iklimi egemen olmuşsa; hastaneler ve hapishaneler dolup taşacak, yeni hastanelere, yeni hapishanelere ihtiyaç olacaktır. 

Diyorum ki; bugünkü "tek adam" yönetimi, acaba hastaneler, yollar, köprüler, tüneller, hava alanları için uyguladığı YİD yöntemini hapishaneler için de uygulasa...  Yani belli sayıda tutuklu garantisi ve hazine güvencesi vererek hapishaneleri de yaptırsalar daha kârlı çıkmazlar mı?

Kim bilir, belki de bu koşullarla anlaşmışlar bile... 

Ne dersiniz?


Yazarın diğer yazıları için tıklayınız




2 Şubat 2018 Cuma

BUHAL Hipokrat’a Karşı…


-Sevgili okur dostlarımdan isteğim, yazımın bu bölümünü, vazgeçtim tümünü, geçen haftaki yazıma bir ek veya bir dipnot olarak kabul ederek okumalarıdır.-

Bizim kuşak,  emperyalist dünya paylaşım savaşlarının ikisini de görmedi, sadece onlardan miras kalan bazı enkaz ve acılara tanık oldu. Ancak bu savaşların ardılı olan “soğuk savaş” dönemini tüm acılarıyla adım adım yaşadı.

Bu dönemi öncesi ile birlikte kısaca hatırlatmak gerekirse:

Emperyalist güçler, çıkarmış oldukları her iki dünya savaşının insanlara yaşattığı acıları, doğaya ve tüm kaynaklara verdiği zararı gördü ve hatta bir kısmını da kendileri tadarak yaşadılar…

Bu trajik sonuçlar onları hem çok sarstı ve çok korkuttu, hem de üçüncü bir dünya savaşı olması halinde, karşı güçlerin elindeki akıllı/nükleer silahların  yaşatacağı toptan yok oluşları düşünmeyi sağladı.

Ama onlar savaşsız yaşayamazdı ki!..

Emperyalist düzenlerini sürdürmenin önkoşulu da savaşlardı. Çareler aradılar ve buldular: 1960’lı 80’li yıllarda sosyal psikolojinin buluşu olan “soğuk savaş” yöntemine sıkıca sarıldılar.

Sömürmek istedikleri her ülkede, insan hak ve özgürlüklerini yok sayan işbirlikçiler buldular ve onları yönetime getirdiler. Kışkırtıcılar (provokatör) ve bilinçsiz militanlar kullanarak, toplumu dil, din, ırk, cinsiyet, yaşam tarzı ve siyasi görüş farklılıklarına göre ayrıştırıp, kışkırtılmış kinli, öfkeli düşmanlıklar yarattılar. 

Bu ortamda da; düşünen, sorgulayan gençleri, aydınları, bilim insanlarını hain ve düşman ilan edip; tutukladılar, işkence ettiler, yok ettiler, öldürdüler… Ülkede bir korku iklimi yaratıp (çünkü korku, aklın en büyük düşmanıdır), toplumu sindirdi ve şekillendirdiler.

Soğuk savaş dönemi, baş düşman ilan edilen S.S.C.B blokunu parçalanması ve Rusya'nın da emperyalist güç olmasıyla son buldu. Fakat demiştik ya, "bunlar savaşsız yaşayamaz" diye… Yine, yeni savaşlara devam dediler... 

Bu kez de toplumu ayrıştırıp, vuruşturmak için her iki tarafa da sattıkları silahlarla küçük çaplı bölgesel savaşlar başlattılar. 

Yugoslavya, Irak, ve içine sürüklendiğimiz Suriye bataklığı savaşları gibi...

Ve emperyalizmin patronları, tıpkı masallardaki "kurt" misali, kılık değiştire değiştire yeni savaşlara devam edecekler.

***
(Şimdi de “zülfü yâre” dokunmadan başlık konumuza geçebiliriz.)

OHAL, BUHAL oldu Hipokrat hedef tahtasında…  

Halka hizmeti amaçlayan her kurumun alanları ile ilgili etik ilkeleri vardır. Bu ilkeler her dönem, her durum ve her kişiye göre değişmeyen, herkesi önemseyen, benimseyen genelgeçer (objektif) esaslardır. Tıp alanı da böyle alandır.

Tıbbın babası kabul edilen Hipokrat (Hippocrates) hekim bir babanın oğlu olarak 2478 yıl önce (İ.Ö 460) Yunanistan’ın Kos adasında doğmuştur. O da babası gibi hekim olur ve Kos adasında bir tıp okulu açarak öğrenciler yetiştirir. O, "Önce zarar verme!" diyerek tıbbın ilk ilkesini belirler. Bu da; "Hekim düşüncesi ve seçtiği tedavi ile hastaya zarar vermemeli…" anlayışını geliştirmiştir.

Dünyadaki tüm hekimler bu ilkeyi temel aldıkları için göreve, “Hipokrat Yemini” ile başlar, yaşamları süresince buna sadık kalırlar. Kısaca her hekim; din, dil, ırk, cinsiyet, yaşam tarzı vb. farklılıkları düşünmeden tüm insanların, insanca ve sağlıklı yaşamaları için  hizmet ederler. 

TTB (Türk Tabipleri Birliği)'nin de üyesi olduğu Dünya Tabipler Birliği Genel Kurulu Ekim 2017 toplantısında; Cenevre Bildirgesi, diğer adıyla "Hekimlik Andı"nı güncelleyerek kabul etti.  İşte o HEKİMLİK ANDI

Kısa ve net olarak diyor ki: 
"Hekimin düşüncesi de, yöntemi de yaşatmak içindir."

TTB Merkez Konseyi 24.01.2018 günü, bu ilke uyarınca: "Savaş, doğada ve insanda tahribat yapan, toplumsal yaşamı tehdit eden, insan eliyle yaratılan bir halk sağlığı sorunudur." diye başlayan kısa bir duyuru yayımladı. Bu görüşleri açıklamak onların demokratik hakkı, siz bunlara katılır ya da katılmazsınız. Zaten şimdi de yargılanıyorlar... 

Ama daha ifade/savunmalar alınmamış, yargılama devam ediyorken.. “Hak, hukuk, adalet!” dedirtecek ve sonucu belirleyen iki atak eylem yapıldı bile: 

Birincisi, kendisi de tıp doktoru olan Sağlık Bakanı Ahmet Demircan'dan… Demircan, "seçimle gelen" TTB için; "Tabipler Birliği, Türk tabiplerini temsil eder noktada değildir." dedi…

İkincisi, Rektör ve yöneticiler; bunlar da, gözaltında olanları ifadelerine bile başvurmadan görevlerinden uzaklaştırdılar…

Peki, şimdi neler olacak?

Eğer TTB'nin bu duyurusu "suç" olarak kabul edilirse; 
  • Suç ortakları, Dünya Tabipler Birliği,
  • Bu örgütün "Temsili"  lideri Hipokrat olacak...
  • Bundan böyle TTB yönetimine; yemin ve ilkelere uymayanlar atanacak.
  • Ülkede demokrasi olmadığının altı çizilecek.  
Görelim bakalım daha neler olacak.  
 
*

Hipokrat “milli” mi? 

-Bilemiyorum.  

Fakat O, bizim coğrafyanın 2.478 -İki-bin-dört-yüz-yetmiş-sekiz- yıllık oldukça “yerli” bir insanı…
 


Yazarın diğer yazıları için tıklayınız