sevinç etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
sevinç etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

14 Nisan 2024 Pazar

BAZEN...


Herkesin yaptığı gibi ben de kendimle baş başa kaldıkça bir başkasıyla paylaşmadan sadece içimdeki 'ben' ile konuşur, didişir, barışırım. Bu yargılayan, sorgulayan, suçlayan, aklayan, alkışlayan yöntemi her insan içinde yaşar ve kendine özel bir yol bularak uygular. 

İşte bu farklı yöntemler de eylem-söylem farklılığı yaratır, o insanın 'iyi' ya da 'kötü' anılmasına neden olur. 

Bazen, sıcak bir gecenin sessizliğini, dinginliğini, böcek-kuşların kanat çırpınışını duymak, temiz bir havayı solumak isteğiyle pencere açtığınızda esen rüzgar, perdeleri şişirip kabartır, sonra da yeni bir rüzgar için eski hallerinde bekletirken o anda da sürücüsünün insafına bırakılmış birçok aracın yaklaştıkça çoğalan uzaklaştıkça azalıp tükenen korna-motor gürültüleri sarsar insanı...
 
Bazen; doğaya, doğadaki sese, fısıltıya, renge, tohuma, çiçeğe, böceğe, suya, yele … takılır onları sorgular mutlu-mutsuz anlar yaşar insanlar….
 
Yaşamak, çevremizdeki: iyi-güzel-doğru-yanlış her şeyin bizimle birlikte var olduğunu ve bizden sonra da hep var olacağını bilmek düşünmek ya da hiçlikten kurtulmaktır aslında.

Bence insanlar; bir günün sonunda oturup da yaşadığı sevinç, üzüntü yorgunlukları bir kimyager titizliği ve bir kuyumcu hassaslığı içinde sorgulamalı. Tıpkı bir gecedeki görüntü ve seslerin hafif bir esintiye kapılmışcasına titreşerek akıp, gel-git yapması gibi...

Bazen, yaşanmış ve altı çizilesi mutlu bir gününüzün sonunda akşamımızı başlatarak, dingin bir gecede haz almak isteğiyle çevreyi kuşbakışı gören küçük bir sığınak koltuk/kaya/balkon bulup oturmalı ve orada mehtabın ışıltılarla titreştirdiği deniz/göl/nehir/ormana bakmalıyız, zaten o anlarda beyniniz de hiç durmaz, duramaz da hep; iyi-kötü-örtüşen-zıt pek çok düşünce ile boğuşur, kimi duyguları yok etmeye çalışır, kimilerine kocaman bir yaşam alanı açmaya çalışır, haa, bir de dokunulmaz kılıp 'giz' olarak saklamaya karar verdiklerimiz var ki, asıl yorucu olan, insanı rüya-gerçek arası seme sersem bırakan da onlardır... 

Rüyalar; onlarca yıllık bastırılmış: tutku-sevgi-özlem-acı-korku-sevinç gibi gibi yaşanmış-yaşanmamış, istenen-istenmeyen tüm duyguların yoğun bir basınç altında birkaç dakikaya sıkışarak hayat bulmasıdır aslında… 

Rüyalar, içimizin karanlık dehlizlerinde kalmış; tene, dile, göze, kulağa ulaşmayan arzularımız, acılarımız, korkularımız, sevinçlerimizin toplamı görüntülerdir. 

Gece düşlerimizi de gündüzdeki düşlemelerimizi de bunlar doldurur. Fakat farklı düşler görerek farklı düşlemeler yaparak ve farklı eylemlerde bulunarak... 

Bazen egomuz baskın çıkar ve edindiğimiz görüş ve duygularımızın birer 'nas' olduğu düşüncesine kapılır ve herkesin bunlara uyup yetinmesi gerektiği öngörüsüyle dayatırız insanlığa.  

Ki bu anlayış; bir durumun sadece bir yönünü görebilen, başkalarına kapalı yani ne insani ne de doğaldır. Bu, insanlık değer ve kaynakları: benim olsun / bana yetsin yeter diyen “çıkarcı-asalak" anlayıştır. İşte bu anlayıştır her yerde yok edip, sömüren, yokluk, çatışma, savaş, ölüm, yıkım ve acılar yaşatan.

Bizler genellikle çözüm bulmamış bir soruna ışık tutup ona çözüm bulmak isteğiyle, inceleme, araştırma, düşlemelerle ve emek vererek üretmek isteriz. Bu, soyut olandan somuta, yokluktan varlığa varma çabasıdır. İşte o anlarda haz duyar zevk alır, bazen kendimizi okşayıp övünürüz bile…

Sonra da, emeğimizin karşılığını almak, anlaşılmak kabul-empati görmek isteriz. Bu duygular barış içinde bir yaşamı sağlamak için karşılık bulması gereken en doğal, zararsız insani duygulardır.

İnsanlığın kötücül yüklerinden kurtulması için iyilik ve barış sağlayan insani duygularla donanması gerekir. Çünkü hiçbir iyilik insana yük olmaz ve iyilik karşılık buldukça büyür barış-sevgi-kolaylık sağlar.   

Eğer bizim iyilikçi bir anlayış ve inancımız varsa beddua etmeyi bilmeyiz. Hep iyilik olsun isteriz ve dua ederken de: 

“Tanrım, düşmanlarımı da bağışla, onlara doğru yolu göster” deriz. 

Böylece sevgi-saygı-insanlığa kucak açmış oluruz. 



28 Şubat 2020 Cuma

EVDE - SOKAKTA


“Sevilmek mutluluk değildir.
Her insan kendi kendini sever;
Ama mutluluk bir başkasını sevmektir.”
/ Herman Hesse

Evde tek başınasın....

Yalnızlık, mevsime, geceye, gündüze, güne, saate… her insana göre bazı farklılıklar gösterse de, herkese abartılı anlar yaşatır. Yalnızken; iştahsız, obur, uykusuz, huzursuz vb. biri olarak kendinle uğraşır, düşünür durursun.

Sabah, öğlen, akşam, gece olduğunda, "kendinle uğraşma" eğrisinin ibreleri bazen yükselip-düşme farklılıkları gösterse bile iç sesin hep seninle, hiç terk etmez seni. 

İç ses; yalnız kalan insanın, en yakını ve en etkili gizli gücüdür.

İç sesinle kendi içine, dura kalka yolculuğa çıkar, durak durak gezinir, bazen güne, bazen de geçmişe odaklanarak gezinirsin.

Acıların, sevinçlerin, anıların, hayallerin, yaşanmışlıkların, sevdiklerin, sevmediklerin, aldatılmışlıklar, acı gerçekler, kapkara yalanlar... bir film şeridi yansısı gibi dizi dizi sıralanıp, geçiş yapar önünden.  

O anlarda, anıların, etkili sesler eşliğinde seslenir sana… İşte o zaman hem dünde, hem de bugünde sana ve tüm insanlığa sevinç/acı yaşatanları anımsar, kimine saygı duyar, kimini de lanet okursun.

O anlarda, çok az sevinç, çokça çığlık, seni adım adım takip eder. Derinden gelen bu ses, görüntü ve ah’lar; yanaklarında alev, boğazında düğüm, gözlerinde yaş olur. Çözümsüzlük içinde bocalar, düş kırıklığı ile içsel çatışmalar yaşarsın. Bazen ender de olsa, neşelenir, gülersin… 

İşte bu duygular; kimi zaman bir meltem gibi okşarken, kimi zaman bir şamar olur, sarsar/hırpalar seni ve tıpkı güneşin dünyaya her mevsim yaşattığı değişik ikilemleri yaşatır sana.

Artık paranoyalar kuşatmıştır seni...

Ve sen, ‘seni’ yargılarsın acımasızca…

‘Yeter, yeter!’ diye çığlıklar atsan da yalnızsın, kimse duymaz, anlamaz seni. 

Geçmişin bu acı, keder dolu dehlizlerinde, fazla duramazsın, çıkmak zorundasın. Yaşamak için durmadan, yılmadan, yenilmeden yaşamı dar edenlerle savaşmak zorundasın! 

Ve bu kuşatılmışlığa 'dur!' diyecek, seni anlayacak, seninle el ele verecek dost/dostlar arayışına girmek için atarsın kendini sokağa... 

***

Dışarıda da seni; yoğun acılar, kederler, yokluklar içinde yaşayanlar ve seyrek de olsa sevinçle hayatını devam ettirenler bekliyor. Günlük hayatın içinde de, değerler ve anlayışlar çatışması var. Hayat iki kutuplu yaşamlarla devam ediyor… 

Görevimiz; yaşanmışlık görsellerini perdede görmüş gibi izleyip, yakınmak olmamalı... Bu yaşantıların verdiği acıyı, sevinci, kederi, coşkuyu içselleştirerek anlamak, hissetmek, paylaşmak ve örnek olması için geleceğe taşımak olmalıdır.

Sokaklarda, parklarda vaktinden önce yaşlanmış, yılların yorgun bıraktığı insanlar... Göz teması kurduğun tanıdık veya tanımadık her birisi sana kısık gözlerindeki bakışla; “beni biraz dinle, beni anla” der gibidir...

Bu yılgın ve çaresiz, bakışlar, seni sarsar, hırpalar... Bakışlarınla sen de onlara; “seni anlıyorum, dinlemek istiyorum” demek istersin. Fakat diyemezsin, çünkü o çaresizlik sana da bulaşmıştır artık.  

Her insan, yaşadıkça gelişen, değişen, yorulan, kendisine ayna tutan bir canlı… 

Her insan, zıtlıkları içinde barındıran bir varlık olarak; yirmi dört saatlik bir gün içinde; hem sevinip güler, hem de üzülüp ağlar. 

Her insan, az-çok bir 'ego' sahibidir, bazen kendisini suçlayıp eleştirse bile, genelde kendisini onaylar.

Her insan; “Ailem hep çoğalsın, hiç eksilmesin ve mutlu yaşasın...” ister...

İsterler, isterler de; sömürmek amacıyla başlatılan karanlık savaşlar, onları eksilterek, hayallerini yıkarak, tüm mutlu yaşam dileklerini alıp götürür.  
  
Gündem yüklü, süremiz kısıtlı, sorunlarımız çok, acımız çok büyük…


Diğer yazılarım:tıklayınız


8 Haziran 2018 Cuma

Kuzuluk’ta terlerken

Burası, yemyeşil dağ ve tepelerle sarmalanmış verimli tarlalar, bahçeler, cıvıl cıvıl kuşlar, hem serin, hem de şifalı sıcak suların bolca olduğu Kuzuluk... Geçirdiğim ortopedik ameliyat sonrasında doktorun önerisi ile kaplıca ararken, buldum bu şirin yeri... Detaylı bir araştırma yapmadan hemen aldım bu iki haftalık “devre mülk”ü… Yaşayan bilir ya, bu “devre mülk” uygulaması; "saadet zinciri" benzeri bir şey…  

Şöyle ki; ödenen aidattan daha az bir tutarla burada (her mevsim) benzer yerleri kiralamak olası… Saadet zinciri de böyle bir şey değil mi? Sanırım bundandır ki, içimdeki "ben" in "mülkiyet tutkusu", burayı her satmaya yeltendiğimde bana: 
“Ama, buranın 14 günlük tapusu senin ya!.." deyiveriyor...

Neyse, konumuz bu değildi, şimdi konumuza dönelim:

***
Ter, kültürümüzde çok kullanılan bir sözcük, kimyası gibi, işlevleri de çok farklı...  Ter için söylenmiş çokça söz, pek çok deyim var, bunların kimi, emek, kimi dinlenmek rahatlamak, kimi sömürülen emekçi çoğunlukları, kimi de çokça pay alan mikro azınlıkları anlatır. 

Ter, vücudun; sevinçlere, sevgilere, özlemlere, acılara, öfkelere, endişelere, korkulara, yorgunluğa, sıcağa, kirli havaya karşı duygusal ya da fiziksel tepkisi… Bu duygu ve durumların yaşattığı yoğun basıncı/gerginliği dengeleyip karşı duruşudur. İnsanı her durumda rahatlatan, gerginliğini azaltan ter, bu işleviyle vücudun sigortasıdır... 

Kuşkusuz yukarıdaki duygu ve durumları herkes sıkça yaşar, çokça ter döker. Ben de şimdi sıcak su ve buharlı bir ortamı bırakıp, biraz ötedeki odada sırt üstü uzanmış, ter taneciklerinin vücudum üzerindeki hareket ve seslerini izliyor, dinliyor, terliyor ve terimi beslemek için bolca su içiyorum...
***
Sırt üstü yattığınızda; alın, boyun, ense, göğüs, kol, el, ayak, tüm eklemler, her yerden sanki binlerce pınar oluşur, pıtrak baloncuklar şeklinde çıkıveren damlacıklar, bir süre sonra birleşip dereciklere dönüşür... Kulak memesi ve arkasından, kol, bacak, enseden şıp, şıp akan damlalar, sünger gibi emen havluya kavuşur. Göğüs kafesimin üstünden fışkıran damlacıklar ise, uzaklara akacak kanal bulamadıkları için karın boşluğundaki küçük gölcükte buluşarak her yan yatışta, ilkbahar derecikleri gibi coşkuya kavuşur... 

Bunları düşünüp izlerken, tel tel içim geçiyor/çekiliyor, şimdi uykuya çok yakınım. İşte tam da bu sırada, birdenbire irkilip, sıçrıyorum. Kulağımın arkasından, enseme doğru peş peşe sıralanarak akan kocaman damlaların yuvarlanırken yaşattığı ürperti idi beni korku ile yarı uykumdan eden...

Sonra da bu yarı uyanık halim devam etti… Kapalı gözlerimin içinde sanki bir ekran  vardı ve oradan yaşamımın filmini  izliyordum. Ekrana yansıyan her bölüm, her kare ve her kişi benim için çok kıymetliydi… Eşimi, çocuklarımı, torunlarımı derken, birden bire kendi çocukluğumu, okullarımı, arkadaşlarımı, öğretmenlerimi, kardeşlerimi, annemi, babamı, devamlı evinin balkonunda oturan dedemi, son yıllarında gözleri az görmeye başlayan babaannemi, yatalak olan anneannemi, kayın pederimi ve kayın validemi anımsadım. Düşündüm, sevindim, üzüldüm, gözlerimin içi terlemeye başlayınca da, konuyu değiştirdim ve yeniden çocukluğuma döndüm.  
*
4-5 yaşlarında iken annemin beni leğen veya taş yunaka oturtup sabunlaması, yıkarken, maniler söylemesi, yıkama bitince ayağa kaldırıp birkaç tas su dökerek “Gur ji te nexê!..” (kurt seni yemesin!..) dileğinde bulunması…/ Mevsim kış, her yer kar-buz, çok ateşim var, annemin konuşup anlaştığı abi beni sırtında taşıyacak. Sıkı sıkı sarınmış o abinin sırtındayım, Peri suyunu geçmemiz gerek, oysa ne köprü, ne de "kelek" var. Paçaları yukarı sıyırıp, suyun sığ yerinden geçiş, üşüyerek, terleyerek, yokuş çıkarak Çan nahiyesine varış... Çığlık attıran "Penisilin" iğnesi sonrasında eve dönüşümüzü.../ Evde (anne ve babama "küs" olsa da bizi çok seven), İsmail amcamın bana sarılıp, çocuk gibi hıçkırıklarını.../ İstanbul'a babamın yanına giden annemden bir süre sonra okulda başımda bit bulunuşunu, annem döndüğünde (o üzüntü ve utancın etkisiyle olsa gerek), ona sarılarak hıçkıra hıçkıra ağlayışımı…/ 7-8 yaşında kuzu ve oğlaklara çoban oluşumu, onların  tatlı yaramazlıklarını.../ 10-12 yaşında tam bir emekçi olarak; iki abimle birlikte orakla buğday biçmemi, harmanda öküzlerin çektiği “gam” üzerinde sapı samana çevirmeye çalışmamı, hayvanlara kışlık yem olsun diye “kenger" biçme ve “yaprak" kesme işlerini...

Ve kızgın güneşin altında, dil-damak kururken döktüğüm terleri... Geçim derdi, babamız gurbette... Annemiz hiç yalnız bırakmazdı bizleri. En az bir buçuk saat uzakta olan yayla evimizdeki işlerden sonra, 4 küçük kardeşimizi orada bırakıp, yürüyerek ter içinde bize (üç büyük oğluna) sıcak yemek getirirdi. Biz kardeşler de; gelen yemekten çok onu görmenin sevincini yaşardık. O, biraz dinlendikten sonra, bu kez yokuş çıkarak yayla evine, küçük çocuklarına, hayvanlarına, işinin başına dönerdi… Biz ise gün batımına kadar çalışır, yorgun argın köydeki evimize... Akşam yemeğini yedikten sonra, içtiğimiz 2-3 bardak kıtlama çay döktürdüğü ter ile bizi rahatlatır uykumuzu getirirdi. 

Kim bilir beni 60 yıl öncesine götüren bu 20 dakikalık gündüz rüyası, daha başka nice kişinin yaşamıyla kesişti, yaptırdığı çağrışımlarla onları düşündürüp geçmişe taşıdı... 

Şimdiye gelecek olursak; artık ne oğlak, kuzu, ne buğday, ne saman, ne inek-öküz, ne de köylü kaldı!... Artık o buğday, arpa, nohut, fiğ, sebze meyve ekim-dikim yapılıp bolca ter dökülen yerler terk edildi, bomboş kaldı. Şimdi, oralarda sadece yaban domuzu sürüleri koşuşturuyor. Ülkemizin pek çok bölgesinde olduğu gibi...

Tabii ki, doğa yasası gereği tüm canlılar: doğar-büyür-yaşar-ölürler. Bunun için de pek çok sevdiğimiz ve büyüğümüz bire birer dünyamızı terk etti, edecekler... 

Peki, şimdi biraz düşünelim, acaba bizim; ülkemizde yaşayanlar ve gelecekte doğup yaşayacaklar için yaşanır bir çevre ve yaşam kaynakları bırakmamız gerekmiyor mu?!.. 

*
Benim gündüz düşüm bitti!.. Güne döndüm şimdi... Ülkede seçim var. Liderler eşitçe (eşitçe?!) yarışıyor!...: Kimi bağırıp, korkutmaya çalışıyor, kimi; "tutukluları tutun, hükümlüleri salın!... " çığlıkları atıyor... 

S.Demirtaş kitapları önünde, öyküler, kuvvetli mektup ve tweetler yazıyor (tabii ki, bir oy Demirtaş'a bir oy HDP'ye)...  

Bir de M. İnce meydanda halka; “yerli ve milli kuru fasulye” yemeğinin tarifini yapmıştı (alkışlamıştım)... Dinlemeyen, duymayan varsa mutlaka arayıp bulsun, dinlesin. Bu yazı konusuna da uygun olan tarif, tam da tarım(!) ülkesi Türkiye'nin masalımsı hikâyesi…


Yazarın diğer yazıları için tıklayınız