köylü etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
köylü etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

19 Şubat 2021 Cuma

Birsen Öğretmen (7)


Karabasanları olmayan çok sayıda güzel rüyaların olduğu huzurlu bir gece geçirmişti. Tatlı tatlı esneyerek gerindi ve bir o yana bir bu yana dönüp sevinç içinde gözlerini araladı. 

Biraz ter koktuğunu anladı ve içinden: "Biraz sonra duş alırım" -dedi. Bugün yatak onu içine çekmek istiyor, bırakmak istemiyordu. Hem, zaten dün bahçede çok çalışmış, bugüne iş bırakmamıştı. İyi geçen gecesini hatırlamak, biraz da sabah keyfi yapmak isteğiyle yataktan çıkmayı erteledi. Yarı uykulu, yarı uyanık uzunca bir zaman daldan dala düşüncelerle oyalanıp durdu. Sonra ani bir kararla; "Önce banyo, sonra kahvaltı"-diyerek hızlıca kalktı. 

Banyo, kahvaltı, bulaşık işleri çok uzun sürmedi. Kitaplığın önüne varıp orta çekmeceyi açtı, oradaki üç albümü göz ve elleriyle okşadıktan sonra, üçüncüsünü aldı ve onu, iki eliyle göğsüne bastırıp pencerenin önündeki kolçaklı koltuğa oturdu. 

Kırlangıç çığlıklarını duyunca hemen pencereyi açtı, kırlangıçları çok severdi. Bugünler onların en hareketli günleriydi, çünkü saçak altında onlara ait mimari harikası birkaç yuva ve içinde de ağzını açıp bekleyen yavruları vardı. Kırlangıçların kimi yuvasına dalıp gagasına sıkıştırdığı yemleri bir ona bir diğerine sırasıyla veriyor, kimi bu işi bitirmiş ki, sevinç çığlıkları ve taklalar ata ata yeni yemler bulmaya gidiyordu. Birkaç dakika onları sevgiyle izledi izledi ve yeniden koltuğuna geri döndü. 

Ve albümün yapışkanlı şeffaf jelatinle korunan sayfalarını bir bir çevirmeye başladı. Orta sayfaların birinde gördüğü bir fotoğraf ilgisini çekti. Ona uzun zaman baktı sonra da yapışkanlı koruyucuyu hızlıca kaldırıp onu eline aldı: Bu; ilkokulların 5, ortaokulların ise 3 yıl olduğu 80'li yıllardan bir bayram töreni... Her sınıf 3' er şube ve öğretmenleri de yanlarında, böylece peş peşe 3'erli sıralanmış 5 uzun kuyruk oluşmuş. Birsen, 3/A sınıfıyla ortada ve en ön sırada.

Babasından kalan büyüteci eline alıp öğrencilerini tek tek görüntüledi, onları bakışlarıyla okşadı, sevdi, bazılarının ismini unutmuş olduğu için de üzüldü. Sonra da büyüteç elde fotoğraf karesindeki öğrenci, öğretmen, yönetici, velileri de bazı duraksamalar ve dönüşler yapa, yapa dolaştı. Sararmaya başlamış olan bu siyah-beyaz fotoğraf karesi, çokça yaşantıyı çağrıştırıp anımsatırken, onu, kâh sevindirdi, kâh üzdü. 

Ve içindeki kendisi dile geldi: "Yaşam sürekli gelişerek, değişerek evrimleşiyor. Bunun için her canlı genleriyle; yaşam direncini ve pek çok özelini milyarlarca yüzyıl ötesine taşıyor. Peki, nasıl olur da bir insan, onlarca yılı kısacık bir 'an' içine sığdırıyor? O halde zaman, iki tik tak arasındaki sonsuzluktur! Eğer öyle olmasaydı, duygu ve düşünceleriyle yola çıkan insan, geçmişteki onlarca yılı birkaç saniye içinde yaşayabilir miydi hiç?"  -diye sorular sordu kendine.

Şimdi ne uyuyor ne de düş görüyordu: Ortada; okulunu, öğrencilerini, öğretmen arkadaşlarını, velilerini ve onlara dair yaşanmışlıkları anlatan bir fotoğraf vardı. Fotoğrafın her noktasını detaylıca inceledi, fakat iki konuya odaklandı onları daha yoğun düşünmeye başladı. Tabii ki önceliği sınıfına, öğrencilerine ve onların içindeki en çok horlananlara verdi. 

* 

1. OKULU ve 3/A SINIFI:

Okulumuzun bulunduğu ilçe; verimli tarla ve bahçeleri ile ünlenmiş ve böylece mevsimlik çalışan yoksullar için bir 'ekmek teknesi' olmuştu. Burada ekim, dikim, kaldırma (hasat) işlerini mevsimlik işçiler yapardı. Bazı mevsimlik işçiler ailece yoksul mahallelere yerleşip kalıcı olurken, bazıları ise işlerin başladığı aylarda çocuklarıyla birlikte gelir, işler bitince de memleketlerine geri dönerlerdi. 

Bir tepenin eteklerinde, daha çok yoksul ve orta halli insanların barındığı bir mahallenin orta yerindeydi okulumuz. İlçenin pek çok toprak zengini olsa da onların çocukları, bizim okula değil, daha çok ilçe merkezi ve ovaya doğru olan okullara giderlerdi. Okulumuzun ferah derslikleri, geniş bahçesi, yeterli tören ve etkinlik alanları vardı. Sınıflarda ortalama 35-40 öğrenci olurdu, fakat bu sayının yaklaşık dörtte birini mevsimlik işçi çocukları oluşturduğu için onların gidiş-dönüşlerine göre sınıfların mevcudu azalır veya çoğalırdı.

Burada da öğretmenliğin ilk iki yılında, Toroslardaki mezralardan okula gelen 'Yörük' çocuk ve velilerinin yaşadığı sorunların benzeri yaşanıyordu. (Ki, o günleri ve öğrencilerini her hatırlayışında, sanki içinde bir fırtına başlar, karla karışık yağmurlar yağardı). Orada; kendilerini elit sayan 'köylüler', bu insanları 'Yörük' diye, burada da mevsimlik işçi çocuklarını 'Köylü-Kürt' olarak ötekileştiriyorlardı. Bu ayrımcı bakışa çocuklardan çok anne-babalar sahipti. Bu da öğrenciler arasında ayrım yapmamaya özen gösteren Birsen'i çok çok üzüyordu.  

Kara-kuru-çelimsiz-soluk benizli, yaşından daha yaşlı görünen çocukların herkes gibi siyah önlük-beyaz yakaları vardı. Belki önlük onların yamalı giysilerini biraz olsun saklardı, fakat ürkek bakışları, tarazlı saçları, arpa ekmeği gibi çatlak-patlak elleri ve çamurlu lastik çizmeleri herkese onların yoksulluklarını fısıldardı. 

Boyunlarına asılı çantanın içinde; gazeteye sarılmış azık, kitap-defter bir de özenle koruyup, kaybolunca ağladıkları 2-3 santimlik kurşunkalemleri olurdu. Bunlar, daha çok ders yılı başlangıcında sınıfta-bahçede-çevrede yadırganırlar, sonra zamanla kabul görürlerdi. Hele de bazılarının değişik gırtlak sesleriyle türküler, ezgiler söylemesi sınıfa renk ve neşe katardı. Fakat bazı arkadaşlarının şivesi nedeniyle kıkırdaması ve alay etmesi onları çok üzerdi. Bunun için ders anlatırken veya bir parçayı sesli sesli okurlarken hep gergin, ürkek ve güvensiz olurlardı. 

Bu çocukların, kendilerine benzer ürkek, çocuk yüzlü, anne ve babaları vardı ve bunların çoğu da Türkçe bilmez, Kürtçe konuşurdu. Yoksullukları bitsin diye, okula giden çocukları dahil, tüm aile fertleri fırsat buldukça çalışırdı. Herkes becerisine uygun işler bulur; kimi evlerde temizlik ve bakıcılık, kimi eskicilik, kimi seyyar satıcılık, kimi amelelik, kimi ayakkabı boyacılığı ve kimileri de tarla ve bahçelerde çalışırdı. Fakat her nedense, bu yoğun çalışmalar bile onların yoksulluklarını yok etmiyordu.

Anne-babalar, veli toplantıları ve çocukları için görüşme amacıyla okula pek gelmezlerdi. Bazıları izin alamaz, bazıları gerek duymaz, bazıları da gelmek istemezdi. Gelmek istemeyenlerin gerekçeleri; yoksullukları ve anadilleri nedeniyle ayrımcı bakışlar ve 'Köylü'-'Kürt' gibi alaycı sözlerle karşılaşmak ve çocuklarına üzüntü yaşatmak istemedikleri içindi. Sanki kimlikleri onlar için bir eziklik ve 'utanç(!)' konusu olmuştu. Birsen bu durumu bildiği için fırsat buldukça kendisi giderdi o velilerin evlerine. Bu ev ziyaretleri yapıldığında hem veliler hem de çocuklar çok mutlu olurdu. 

Çocuklar ilk günlerde sınıfta yadırgansalar da sonraları kabul görürlerdi.  Kimi gırtlak farklılığı ile türkü ve ezgiler söyler, kimi sportif etkinliklerde başarı sağlar, kimi becerileriyle, kimisi de ders başarıları ile sınıfa renk katardı. Bu çocuklar beslenme saatlerinde de ki yaşanırdı. O gün eğer çantalarında azıkları varsa onu sessizce çıkarır, çaktırmadan da "Bakalım onlar neler getirmiş" bakışları atıp, imrenerek arkadaşlarına bakarlardı. 

*

2. HAYDAR ÖĞRETMEN:

Tören sırasında çekilen fotoğrafta; 3/A sınıfının yanında, 4/A sınıfı ve sınıf öğretmeni Haydar Bey vardı. İçi ürperdi! Birsen ile aynı yaş ve meslek kıdemi olan Haydar öğretmenin albümde iki fotoğrafı vardı. Birisi şimdi elinde tuttuğu, diğer de öğretmenler odasında çekilmiş olandı. Hemen onu da bulup çıkardı, önündeki sehpanın üstüne koydu ve sonra da bir ona, bir diğerine bakarak düşündü ve hatırlamaya çalıştı.

Haydar Bey’le, kısa bir süre birlikte çalıştığı halde, ona duyduğu saygı ve sevgi yüzünden onu unutmamıştı. Aniden ayrılışına da çok üzülmüştü. Şimdi de onu bir fotoğraf karesinde görmenin duygusallığını yaşayarak o günleri düşünmeye başlamıştı: 

Ülkede yine, yeni bir "sin-sus-sis" iklimini egemen kılan bir sıkıyönetim vardı. Sıkıyönetim çokça ve sıkça ilanı edildiği için hangi yıl olduğunu tam olarak hatırlamıyordu. İşte o yıllardan biriydi. 

Haydar öğretmen, o yıl komşu bir ilden 'sürgün' gelmişti. Kendisine, o yıl il merkezine atanan bir öğretmenin 4/A sınıfını vermişlerdi. 

Haydar, çocukları, velileri, öğretmenleri kısaca 'insan sever', kolayca dostluklar kurabilen değişik birisi idi. Kısa zamanda okulda ve çevrede çokça seveni, birkaç da sevmeyeni olmuştu. Onunla bazen öğretmenler odasında, bazen de okul bahçesinde karşılaştıklarında sohbet ederdi. Onun, yalın, doğru, hilesiz, samimi bakışları vardı. Dinleyenlerini daha çok gözleriyle, onların derinlerine işleyerek yankı yaratan bakışlarıyla etkilerdi. 

Haydar'ın bu etkili iletişim gücü; 'Çok seçicidir, çok zor beğenir' denilen Birsen'den bile çokça 'artı' almıştı. Arkadaş olmaları böylesi duygularla başlamış ve sürüp gidiyordu. Bir gün okula, Haydar'ın evine sabaha karşı baskın yapılarak gözaltına alındığı haberi gelmişti. Bu haber; öğrencileri, öğretmenleri, velileri hatta okul yönetimini bile çok üzmüş, bir şok etkisi yaşatmıştı. Sonraki günlerde de Haydar'ın tutuklandığı, okulla ilişkisinin kesildiği ve uzak bir cezaevine gönderildiği haberi gelmişti... 

Birsen, nemli gözler ve özlem duygusuyla bu anları anımsadı ve her iki fotoğraf karesindeki Haydar'ı sevgiyle okşadı. Sonra birdenbire: "Belki sosyal medyada Haydar'ı bulabilirim!.." -dedi. 

Kalp atışları hızlandı, gözleri ışıldadı...  

(Devam edecek)


Diğer yazılarım için: tıklayınız


 

5 Şubat 2021 Cuma

Birsen Öğretmen (5)

Bir başına kalmışın, ya da bir sese bir nefese özlem duyanların; karanlığı ve karabasanı bol, bitmek tükenmek bilmez geceleri olur. Buna 'yalnızlık' diyebiliriz, ayrıca bunu 'acımasız gece' olarak da tanımlayabiliriz. İşte, Birsen'in yalnızlığı tam da böyleydi. O, emekli olunca belki; öğrencisiz, arkadaşsız kalmış, ancak bu boşluğu annesi, komşuları, bahçe işleri ve kitap okumayla doldurmaya çalışmış, kısmen de başarmıştı. Fakat, yedi ay önce can yoldaşı annesini kaybettiğinde; emzirmekte olduğu bebeğini kaybetmiş bir annenin acı, sızılarını yaşamış, bu ağır-yoğun yük onu dipsiz bir boşluğa düşürmüştü. Orada çırpınıyordu hem de tek başına... 

Onu gün içinde bazen öğretmen arkadaşları, eski öğrenci velileri arar, komşuları evine, bahçesine gelir, bazen de kendisi misafirliğe giderdi. Böylece gününü dolduracak, avunacak, oyalayacak uğraşları olurdu. Ama, tüm bunlar gündüzde kalıyordu.

Fakat son günlerde gece olup da yatağına girdiğinde ister sırtüstü ister virgül şeklinde, isterse de yastığa sıkıca sarılıp yüzükoyun, nasıl yatarsa yatsın, bir süre sonra karabasanlara yakalanıyor ve bitmek bilmez boşluklara, dehlizlere sürükleniyordu. Karabasanın baskısından kurtulmak istiyor buna gücü yetmiyor, yardım istemek istiyor sesi çıkmıyordu. Sonra bazen, sıçrayarak, bazen çığlıkla, ürkerek, titreyerek, dili zımpara olmuş durumda fırlardı yataktan. Ve o gecenin artçı dalgaları, sonrası günün hafakanları olurdu. Çok zalimdi geceler...

Bir gerçeği daha vardı Birsen'in, o, lafın lafı açtığı, "Kim ne dedi ne yaptı..." türü eşeleyen, dedikodu yapan sohbetleri hiç sevmezdi. Bu tür konuşmalar yerine, gerçeklere dayanan, soran sorgulayan, yorum yapan, ufuk açan özgün sohbetleri sever ve isterdi. Fakat komşuları, hatta meslektaşlarının çoğu da bu tür konuşmayı bilmiyor ya da istemiyordu. 

İşte bu gerçekler ve iç çelişkileri yüzünden kendisine gösterilmek istenen ilgi ve sevgi ile yetinmiyor, bu yüzden de yalnız ve kimsesiz kalıyordu. 

Artık onun bu acımasız yalnızlık duygusunu yok edip, kendini hayata bağlayacak yeni adımlar atması, yepyeni bir yaşam başlatması zorunlu olmuştu.

Birdenbire öğretmenlikteki ilk iki yılını anımsadı. 

*

Henüz 18 yaşında iken öğretmen olarak atanmıştı bir köye. O köyde, yaşamına kazınarak iz bırakan pek çok olgu, sezgi, acı ve sevinç vardı. Onlar kronolojik sırayı izlemeden bir bir sıralandı içindeki ekranda:  

Bu köy, Torosların doruklarından derin Göksu vadisine kadar inen eğimli bölgeye yerleşmiş bir 'Orman Köyü' idi. Köy halkı, yetiştirdiği sebze-meyve, hayvan ve orman ürünlerini satar, ormandan çıkma tarlalarda da kendilerine yeter tahıllar eker, biçerdi. Köyün ünlü ürünleri, yaylalarda nohut ve Göksu vadisinde de susamdı. Buranın insanları 'Jandarma'  korkusundan çok 'Ormancı' korkusu ile yaşardı. Onlar, en yetkili ve en büyük makamın ormancıya ait olduğuna inanırdı. Hatta Anadolu'nun buraya benzer yerler için üretilen fıkramsı bir yakıştırma ile: "Vali Bey, biraz daha okuyup, 'Ormancı' olsaydın ya!" -dedikleri söylenirdi.

Köy okulunun 3'ü erkek 2'si kadın olan 5 genç öğretmeni vardı. Birsen ve okul müdürü bekar, iki öğretmen birbiriyle, birisi de komşu köyden biriyle evliydi. Ders yılının başlamasına 10 gün vardı, okula yeni atanmış olan 'stajyer öğretmen' yani Birsen'in o gün göreve başlayacağı duyulunca her öğretmen o gün evinde olan yemeklerden birazını alarak tanışmak için gelmişti. Yörenin bu güzel misafirlik geleneğine uygun yapılan tanışma ve sohbet eşliğinde öğlen yemeği yendi. Okul Müdürü Celal, Birsen'e doğru bakarak: "Öğretmenim, siz buraya gelmeden önce haberiniz gelmişti, biz de ataması çıkan öğretmenin 4. sınıfını size vermeyi konuşmuş, hem de o öğretmenin oturduğu ev için 'söz' almıştık." -dedi. 

Birsen'i, daha buraya gelmeden önce düşünülmüş olması, samimice karşılanması ve her evden yemek getirme geleneği çok sevindirmişti. Bu sevincini de güler yüzüyle, saygılı söz ve davranışlarıyla sezdirmişti. Bu samimi tanışma sohbeti: "Haydi yeni eve bakmaya gidelim." -diye son buldu.   

Sonra da iki erkek öğretmen, Birsen'in iki tahta bavulunu almış ve hep birlikte sözü alınan eve gitmişlerdi. Ev sahibi hemen bitişikteki büyükçe evde oturuyordu. Burası her şeyi bir odaya sığdırılmış bir evcikti aslında. Yaklaşık olarak 30 metrekare olan bu tek odalı evciğin iki penceresinden biri, köyün merkezine bakardı. Diğer pencereden kuşbakışı baktığınızda ise; çam, kayısı, elma, armut, ceviz, badem ve daha birçok ağacın süslediği Göksu vadisini görürdünüz.

O sırada herkes iki duvarın önündeki sedire oturmuş, sohbet edip ev sahibesince hazırlanan akşamüstü çayını içiyor ve sanki Birsen öğretmenin kararını bekliyordu. İçsesi Birsen'e: "Senin başka bir seçeneğin yok ki! Burayı beğenmek zorundasın" -diye fısıldıyordu. Ve o da "Hepinize çok teşekkür ederim evi beğendim." -dedi. Ve böylece yeni evi kutlama sohbeti bir-iki saat devam etti.  

Öğretmenler ve ev sahipleri: "Hayırlı olsun, güle güle otur" -deyip gittikten sonra, Birsen o küçük evcik içinde bir başına kalmıştı. Evde demirbaş olarak; sac soba, gazocağı, gaz lambası ve sedirin üstüne sarılı duran bir yün yatak ve yorgan vardı. İki tahta bavulun içinde; tencere, tava, tabak, kaşık vs. vardı. Bunlar şimdilik yeterliydi, çıkacak başka ihtiyaçları da zamanla alırım diye düşünüyordu. 

Bavulları açtı ve çıkanları uygun yerlere yerleştirmeye başladı. Hava yavaş yavaş kararmaya başlayınca, yuvarlak aynası metal bir telle zümrüt yeşili haznesine bağlanmış, üstüne de zarif şeffaf bir cam kondurulan gaz lambasını yakıp, titrek alevini ayarladı. İşte tam o anda Birsen bir duygu seline kapıldı ve gözlerinden peş peşe iri yağmur damlası yaşlar boşaldı.   

Fakat çok geçmeden sorunlarla başa çıkmış ve kurtulmuştu o çaresiz bırakan yalnızlıktan. Okulun açılış törenine de o dingin haliyle katılmış ve 22 sevgili öğrencisiyle tek tek konuşup, tanışmıştı. 

Bu köyde iki tür iklim olduğunu insanlar ancak kış aylarında anlar, bunun en büyük çilesini de çocuklar çekerdi. Kış gelince bu köyün doruklarında yer alan birkaç mezrasındaki çocuklar önce karlı-fırtınalı hava ile boğuşur, biraz sonra da daha çok yağmurun yağdığı köy içindeki okullarına gelirdi. Okul kapısından girdiklerinde; yamalı giysileri sırılsıklam, çizmeleri vıcık vıcık ses çıkaran suyla dolu, sapı boyunlarına takılan keçi kılından yapılan torbada; ıslanmasın diye muşambaya sarılmış bazlama ekmek, gününe göre yumurta, peynir, zeytin, reçel türü azıklar, defter-kitapları ve diğer koltuk altına da sıkıştırılmış birkaç odun parçası olurdu (sınıfları bu odunlarla ısınırdı). Çocuklar ellerini ovuşturup sobaya yaklaşır, utanarak, kıpkırmızı olmuş çorapsız ayaklarını çizmelerinden çıkarıp ovarak ısıtmak isterlerdi. Bir süre sonra da çocukların içi ısınır ve gözleri ışırdı. Birsen, bu iç acıtan görüntülere tanık olduktan sonra, her sabah erken kalkar ve acele bir kahvaltıdan sonra okula gelerek sobayı yakar veya yakanlara yardım eder olmuştu.

Bu yörede; 'Köylü'-'Yörük' çatışması olduğunu, köylülerin kendilerini Yörüklerden üstün görüp ayrımcılık yapıp, aşağıladıkların, onlardan kız aldıkları halde, onlara kız vermediklerini duymuş, birkaç olaya da tanık olmuştu. Tabii ki bu durum köyde bazı sosyal ve psikolojik sorunların yaşanmasına neden oluyordu. 

Birsen'in bir başka üzüntüsü de çocuk gelinlerdi: "Bunlar; baharları henüz başlamış alevli çocuklar! Peki, yaşlarının 3-4 misli yaşta, sonbaharı bitti bitecek olanlarla neler paylaşır, neler konuşur, nasıl sevişir..."  -diye düşünürdü. Gençlik duyguları 'günahtır' diye engellenip, bastırılan çocuk yaştaki bu ergenler, fiziki şiddet görür, aşağılanırdı. İnsan hakları gasp edilen bu kimsesi kalmayan çaresizler; değersizlik duygusuyla yenik düşüp yaşama küserler ve iç çatışmaları onları intihara sürüklerdi. 

İkinci ders yılının yarısında bir bahar günü 5. sınıf olarak; Göksu vadisindeki bir çayırda piknik ve çevre incelemesi yapma kararı almışlardı. Gezinin yapılmasından iki gün önce, teneffüs zili çalmış, çocuklar bahçeye çıkmış, nöbetçi öğrenci pencereyi açmıştı. Hazırladığı gezi planını alıp 9 metrekarelik müdür odasına girdi. Müdür sigarasını yakmış ağır kokulu havasız odasında oturuyor ve sigara dumanları boğum boğum yükseliyorken, bahçeden çocukların koşuşup bağrışmaları duyuluyordu. Birsen elindeki planı uzatarak:  

"Müdür Bey, cuma günü sınıfça geziye gitmek istiyoruz."-dedi. Müdür, plana baktı baktı ve imzalayıp geri vermek için uzattığında başını kaldırdı, göz göze geldiler. Birsen kan oturmuş gözleri görünce, ürperdi: "Kim bilir belki yine gündüz gündüz içmiştir."-dedi içinden. (Her gece içtiğini, içki bulamayınca ispirto bile içtiğini, bu yüzden de yaşlı annesi ile kavga ettiklerini söylerlerdi.). İmzaladığı gezi planını vermeye çalışırken birden Birsen Öğretmenin bileğinden tutup onu kendine doğru çekmeye çalıştı ve duyulur duyulmaz titrek bir sesle: "Seni çok seviyorum Birsen"-demiş fakat devamını getirememişti. Çünkü Birsen "Ne yapıyorsunuz!" -diyerek bileğini kurtarmış ve duyan, gören olmadan, öfke içinde odayı terk etmişti. Sonuçsuz kalan bu çok kaba ve hadsiz girişim, Birsen'i çok incitmiş ve 'Yaşar' aldatmasından sonra yaşadığı en yaralayıcı darbe olmuştu...  

*

Kendi sevinç ve yüklerine başkalarına ait yüklerin de eklendiği o iki yıl...

Evet, o iki yılda da tıpkı bugünkü gibi bazen bir başına, yapayalnız kalmış çok kötü anlar yaşamış, fakat daha sonraları çok güzel günler de yaşamıştı. Zaten felsefeciler ne derler: "Asıl sorun, sorunsuz kalmaktır."-(eğer dememişlerse bile desinler).  

İşte bu günlerde de Birsen'in yalnızlığı ile yüzleşmesi, kendisine dinginlik getirecek bir iklim yakalayıp, özgünlüğünü ortaya çıkaracak etkinliklere katılması gerekiyordu. Bunlarında ancak öğretmence; neden-sonuç ilişkileri kurarak, sorup, sorgulayıp, düşünüp, yorumlayıp ve yakından-uzağa çözüm adımları atarak yapabilirdi... 

(Devam edecek)

Diğer yazılarım için: tıklayınız