albüm etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
albüm etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

19 Şubat 2021 Cuma

Birsen Öğretmen (7)


Karabasanları olmayan çok sayıda güzel rüyaların olduğu huzurlu bir gece geçirmişti. Tatlı tatlı esneyerek gerindi ve bir o yana bir bu yana dönüp sevinç içinde gözlerini araladı. 

Biraz ter koktuğunu anladı ve içinden: "Biraz sonra duş alırım" -dedi. Bugün yatak onu içine çekmek istiyor, bırakmak istemiyordu. Hem, zaten dün bahçede çok çalışmış, bugüne iş bırakmamıştı. İyi geçen gecesini hatırlamak, biraz da sabah keyfi yapmak isteğiyle yataktan çıkmayı erteledi. Yarı uykulu, yarı uyanık uzunca bir zaman daldan dala düşüncelerle oyalanıp durdu. Sonra ani bir kararla; "Önce banyo, sonra kahvaltı"-diyerek hızlıca kalktı. 

Banyo, kahvaltı, bulaşık işleri çok uzun sürmedi. Kitaplığın önüne varıp orta çekmeceyi açtı, oradaki üç albümü göz ve elleriyle okşadıktan sonra, üçüncüsünü aldı ve onu, iki eliyle göğsüne bastırıp pencerenin önündeki kolçaklı koltuğa oturdu. 

Kırlangıç çığlıklarını duyunca hemen pencereyi açtı, kırlangıçları çok severdi. Bugünler onların en hareketli günleriydi, çünkü saçak altında onlara ait mimari harikası birkaç yuva ve içinde de ağzını açıp bekleyen yavruları vardı. Kırlangıçların kimi yuvasına dalıp gagasına sıkıştırdığı yemleri bir ona bir diğerine sırasıyla veriyor, kimi bu işi bitirmiş ki, sevinç çığlıkları ve taklalar ata ata yeni yemler bulmaya gidiyordu. Birkaç dakika onları sevgiyle izledi izledi ve yeniden koltuğuna geri döndü. 

Ve albümün yapışkanlı şeffaf jelatinle korunan sayfalarını bir bir çevirmeye başladı. Orta sayfaların birinde gördüğü bir fotoğraf ilgisini çekti. Ona uzun zaman baktı sonra da yapışkanlı koruyucuyu hızlıca kaldırıp onu eline aldı: Bu; ilkokulların 5, ortaokulların ise 3 yıl olduğu 80'li yıllardan bir bayram töreni... Her sınıf 3' er şube ve öğretmenleri de yanlarında, böylece peş peşe 3'erli sıralanmış 5 uzun kuyruk oluşmuş. Birsen, 3/A sınıfıyla ortada ve en ön sırada.

Babasından kalan büyüteci eline alıp öğrencilerini tek tek görüntüledi, onları bakışlarıyla okşadı, sevdi, bazılarının ismini unutmuş olduğu için de üzüldü. Sonra da büyüteç elde fotoğraf karesindeki öğrenci, öğretmen, yönetici, velileri de bazı duraksamalar ve dönüşler yapa, yapa dolaştı. Sararmaya başlamış olan bu siyah-beyaz fotoğraf karesi, çokça yaşantıyı çağrıştırıp anımsatırken, onu, kâh sevindirdi, kâh üzdü. 

Ve içindeki kendisi dile geldi: "Yaşam sürekli gelişerek, değişerek evrimleşiyor. Bunun için her canlı genleriyle; yaşam direncini ve pek çok özelini milyarlarca yüzyıl ötesine taşıyor. Peki, nasıl olur da bir insan, onlarca yılı kısacık bir 'an' içine sığdırıyor? O halde zaman, iki tik tak arasındaki sonsuzluktur! Eğer öyle olmasaydı, duygu ve düşünceleriyle yola çıkan insan, geçmişteki onlarca yılı birkaç saniye içinde yaşayabilir miydi hiç?"  -diye sorular sordu kendine.

Şimdi ne uyuyor ne de düş görüyordu: Ortada; okulunu, öğrencilerini, öğretmen arkadaşlarını, velilerini ve onlara dair yaşanmışlıkları anlatan bir fotoğraf vardı. Fotoğrafın her noktasını detaylıca inceledi, fakat iki konuya odaklandı onları daha yoğun düşünmeye başladı. Tabii ki önceliği sınıfına, öğrencilerine ve onların içindeki en çok horlananlara verdi. 

* 

1. OKULU ve 3/A SINIFI:

Okulumuzun bulunduğu ilçe; verimli tarla ve bahçeleri ile ünlenmiş ve böylece mevsimlik çalışan yoksullar için bir 'ekmek teknesi' olmuştu. Burada ekim, dikim, kaldırma (hasat) işlerini mevsimlik işçiler yapardı. Bazı mevsimlik işçiler ailece yoksul mahallelere yerleşip kalıcı olurken, bazıları ise işlerin başladığı aylarda çocuklarıyla birlikte gelir, işler bitince de memleketlerine geri dönerlerdi. 

Bir tepenin eteklerinde, daha çok yoksul ve orta halli insanların barındığı bir mahallenin orta yerindeydi okulumuz. İlçenin pek çok toprak zengini olsa da onların çocukları, bizim okula değil, daha çok ilçe merkezi ve ovaya doğru olan okullara giderlerdi. Okulumuzun ferah derslikleri, geniş bahçesi, yeterli tören ve etkinlik alanları vardı. Sınıflarda ortalama 35-40 öğrenci olurdu, fakat bu sayının yaklaşık dörtte birini mevsimlik işçi çocukları oluşturduğu için onların gidiş-dönüşlerine göre sınıfların mevcudu azalır veya çoğalırdı.

Burada da öğretmenliğin ilk iki yılında, Toroslardaki mezralardan okula gelen 'Yörük' çocuk ve velilerinin yaşadığı sorunların benzeri yaşanıyordu. (Ki, o günleri ve öğrencilerini her hatırlayışında, sanki içinde bir fırtına başlar, karla karışık yağmurlar yağardı). Orada; kendilerini elit sayan 'köylüler', bu insanları 'Yörük' diye, burada da mevsimlik işçi çocuklarını 'Köylü-Kürt' olarak ötekileştiriyorlardı. Bu ayrımcı bakışa çocuklardan çok anne-babalar sahipti. Bu da öğrenciler arasında ayrım yapmamaya özen gösteren Birsen'i çok çok üzüyordu.  

Kara-kuru-çelimsiz-soluk benizli, yaşından daha yaşlı görünen çocukların herkes gibi siyah önlük-beyaz yakaları vardı. Belki önlük onların yamalı giysilerini biraz olsun saklardı, fakat ürkek bakışları, tarazlı saçları, arpa ekmeği gibi çatlak-patlak elleri ve çamurlu lastik çizmeleri herkese onların yoksulluklarını fısıldardı. 

Boyunlarına asılı çantanın içinde; gazeteye sarılmış azık, kitap-defter bir de özenle koruyup, kaybolunca ağladıkları 2-3 santimlik kurşunkalemleri olurdu. Bunlar, daha çok ders yılı başlangıcında sınıfta-bahçede-çevrede yadırganırlar, sonra zamanla kabul görürlerdi. Hele de bazılarının değişik gırtlak sesleriyle türküler, ezgiler söylemesi sınıfa renk ve neşe katardı. Fakat bazı arkadaşlarının şivesi nedeniyle kıkırdaması ve alay etmesi onları çok üzerdi. Bunun için ders anlatırken veya bir parçayı sesli sesli okurlarken hep gergin, ürkek ve güvensiz olurlardı. 

Bu çocukların, kendilerine benzer ürkek, çocuk yüzlü, anne ve babaları vardı ve bunların çoğu da Türkçe bilmez, Kürtçe konuşurdu. Yoksullukları bitsin diye, okula giden çocukları dahil, tüm aile fertleri fırsat buldukça çalışırdı. Herkes becerisine uygun işler bulur; kimi evlerde temizlik ve bakıcılık, kimi eskicilik, kimi seyyar satıcılık, kimi amelelik, kimi ayakkabı boyacılığı ve kimileri de tarla ve bahçelerde çalışırdı. Fakat her nedense, bu yoğun çalışmalar bile onların yoksulluklarını yok etmiyordu.

Anne-babalar, veli toplantıları ve çocukları için görüşme amacıyla okula pek gelmezlerdi. Bazıları izin alamaz, bazıları gerek duymaz, bazıları da gelmek istemezdi. Gelmek istemeyenlerin gerekçeleri; yoksullukları ve anadilleri nedeniyle ayrımcı bakışlar ve 'Köylü'-'Kürt' gibi alaycı sözlerle karşılaşmak ve çocuklarına üzüntü yaşatmak istemedikleri içindi. Sanki kimlikleri onlar için bir eziklik ve 'utanç(!)' konusu olmuştu. Birsen bu durumu bildiği için fırsat buldukça kendisi giderdi o velilerin evlerine. Bu ev ziyaretleri yapıldığında hem veliler hem de çocuklar çok mutlu olurdu. 

Çocuklar ilk günlerde sınıfta yadırgansalar da sonraları kabul görürlerdi.  Kimi gırtlak farklılığı ile türkü ve ezgiler söyler, kimi sportif etkinliklerde başarı sağlar, kimi becerileriyle, kimisi de ders başarıları ile sınıfa renk katardı. Bu çocuklar beslenme saatlerinde de ki yaşanırdı. O gün eğer çantalarında azıkları varsa onu sessizce çıkarır, çaktırmadan da "Bakalım onlar neler getirmiş" bakışları atıp, imrenerek arkadaşlarına bakarlardı. 

*

2. HAYDAR ÖĞRETMEN:

Tören sırasında çekilen fotoğrafta; 3/A sınıfının yanında, 4/A sınıfı ve sınıf öğretmeni Haydar Bey vardı. İçi ürperdi! Birsen ile aynı yaş ve meslek kıdemi olan Haydar öğretmenin albümde iki fotoğrafı vardı. Birisi şimdi elinde tuttuğu, diğer de öğretmenler odasında çekilmiş olandı. Hemen onu da bulup çıkardı, önündeki sehpanın üstüne koydu ve sonra da bir ona, bir diğerine bakarak düşündü ve hatırlamaya çalıştı.

Haydar Bey’le, kısa bir süre birlikte çalıştığı halde, ona duyduğu saygı ve sevgi yüzünden onu unutmamıştı. Aniden ayrılışına da çok üzülmüştü. Şimdi de onu bir fotoğraf karesinde görmenin duygusallığını yaşayarak o günleri düşünmeye başlamıştı: 

Ülkede yine, yeni bir "sin-sus-sis" iklimini egemen kılan bir sıkıyönetim vardı. Sıkıyönetim çokça ve sıkça ilanı edildiği için hangi yıl olduğunu tam olarak hatırlamıyordu. İşte o yıllardan biriydi. 

Haydar öğretmen, o yıl komşu bir ilden 'sürgün' gelmişti. Kendisine, o yıl il merkezine atanan bir öğretmenin 4/A sınıfını vermişlerdi. 

Haydar, çocukları, velileri, öğretmenleri kısaca 'insan sever', kolayca dostluklar kurabilen değişik birisi idi. Kısa zamanda okulda ve çevrede çokça seveni, birkaç da sevmeyeni olmuştu. Onunla bazen öğretmenler odasında, bazen de okul bahçesinde karşılaştıklarında sohbet ederdi. Onun, yalın, doğru, hilesiz, samimi bakışları vardı. Dinleyenlerini daha çok gözleriyle, onların derinlerine işleyerek yankı yaratan bakışlarıyla etkilerdi. 

Haydar'ın bu etkili iletişim gücü; 'Çok seçicidir, çok zor beğenir' denilen Birsen'den bile çokça 'artı' almıştı. Arkadaş olmaları böylesi duygularla başlamış ve sürüp gidiyordu. Bir gün okula, Haydar'ın evine sabaha karşı baskın yapılarak gözaltına alındığı haberi gelmişti. Bu haber; öğrencileri, öğretmenleri, velileri hatta okul yönetimini bile çok üzmüş, bir şok etkisi yaşatmıştı. Sonraki günlerde de Haydar'ın tutuklandığı, okulla ilişkisinin kesildiği ve uzak bir cezaevine gönderildiği haberi gelmişti... 

Birsen, nemli gözler ve özlem duygusuyla bu anları anımsadı ve her iki fotoğraf karesindeki Haydar'ı sevgiyle okşadı. Sonra birdenbire: "Belki sosyal medyada Haydar'ı bulabilirim!.." -dedi. 

Kalp atışları hızlandı, gözleri ışıldadı...  

(Devam edecek)


Diğer yazılarım için: tıklayınız


 

12 Şubat 2021 Cuma

Birsen Öğretmen (6)

Dün, gün boyu aralıklı olarak gök gürültüsü ve şırıltılar eşliğinde yaz yağmuru yağarken kızgın toprak, damlacıkları aç kalmışın iştahıyla tıs tıs sesleri çıkararak emiyor ve dışarıya sigara içmiş gibi buhar üflüyordu. 

Bugün yağmur yok, hava çok sıcaktı. Bu hava gün yarısından sonra daha çok yorardı insanı. Eğer bir işiniz için siz o saatlerde dışarı çıktıysanız, demek ki çok zordasınız. Havada uçuşan mor, kırmızı, yeşil, sarı her renkteki alev topları ve alazların saldırısıyla nefessiz kalır, kavrulup yanarsınız. Sizi bu yangından ancak bir bahçe, bir gölge korur. Fakat bahçe de sizin gibi canlı bir organizma, o da her gün her mevsime göre değişen bakımı için emek ister. 

Birsen, bahçedeki budama ve ekim işlerini işin ehli ustalara yaptırır, ayrık otlarını ayıklama, gübreleme, çapalama, sulama işlerini kendisi yapardı. Bu işleri rahat yapabilmek için mahallenin 'Terzi Teyze'sine gidip kendisi için dallı güllü bir şalvar diktirmişti. 

Eğer bahçenin işleri bitmişse, çardakta oturur, canı isterse çayını demler ve kitabını alıp okumaya başlardı. Bazen de "Huuu!... Biricik Hanım!" -diye seslenerek gelen komşuları ile birlikte içerlerdi çaylarını.  

Komşu hanımlardan çok onların genç kızlarıyla çardakta oturup sohbet etmek hoşuna gidiyordu. Onlar henüz iğneleyen, eşeleyen dedikodu yapmayı bilmiyorlardı. Onların diliyle konuşmak, anlaşmak, onlardan yeni bi'şeyler öğrenmek istiyordu. Onlarla her buluşmasında yeniden 'öğrenci' oluyor çok şeyler öğreniyor, bundan büyük bir haz alıyordu. Yanıla-öğrene çalışmalar sonunda, sosyal medyada bazı dost gruplara girmiş, kendisi için iki hesap açmıştı. Böylece; eski öğretmenleri, sınıf arkadaşları, meslektaşları, öğrencileri ve velilerin bazılarına ulaşmıştı. Yıllar sonra bu yitiklerle karşılaşmak, onların sanal ortamda ki beğeni paylaşım ve fotoğraflarını görmek çok sevindiriciydi.

Artık dostunuzun postaya verdiği mektubu günlerce beklemiyor, istediğiniz an, sesli, görüntülü, yazarak ona ulaşabiliyorsunuz. Artık, dünyada olup bitenleri kısa sürede öğrenebiliyorsunuz... Sanki dev bir dünyayı küçücük bir cihaza sığdırmışlar.

Böylece birçok 'yasak' etkisiz kalmış, çoğu zalimin zalimliği açığa çıkmış! Ve sosyal medya özgür korkusuz bir iklim başlatıcısı olmuştu...

Ne güzel bir buluştu bu, ne güzel! 

Birsen, o gün bahçede çok çalışmış, çardakta misafir ağırlamış, içi de yorgun ve karmaşık duygular içinde eve gelmişti. TV’den bazı iç karartan haberler dinledikten sonra, pencerenin önüne geçti, gözlerini ufka, ta uzaklara dikip uzun uzun baktı. Sarı sıcak günden eser kalmamıştı, şimdi uzaklarda ürküten bir karanlık vardı. Bu karanlığı, yoksullar mahallesinin yanıp sönen ölgün ışıkları bile biraz olsun azaltmıyordu. Bakanlar, sanki, o mahallenin yüzbinlerce ateşböceğinin işgali altında olduğu duygusunu yaşar ve düşünürdü. 

Sonra da kırpışan kirpiklerinin ucundaki bakışları usul usul kendi içine yöneldi ve bu kez de oraları eşelemeye başladı. Fakat orada da tek başınaydı ve 'yalnızlık' duyguları ortaya çıkmak için fırsat kolluyordu. 

 "Eyvah!" -diyerek irkildi ve o sıcak odada birdenbire üşümeye başladı. Yalnızlığa da onun ardılı olan depreşme ve çığlıklara izin vermemeliydi. Onlara dur deyip değişmeliydi...

Sanki uyur-uyanık gibiydi. Ardın ardın gitti fakat kitaplığa toslamaması için ayakları durdurdu onu. Dönüp kitaplığa baktı, böylesi darda ve zorda kaldığı zamanlarda hep kitaplığa başvururdu. Orada, sorunlarına çözüm bulabilen çok önemli iki kaynağı vardı onun.  

Kaynakların: birincisi, kitapları, ikincisi, fotoğraf albümleriydi.

Kitaplığı pencereleri yapan ustaya yaptırmışlardı. Birsen de onun üstüne 'Kütahya Çinisi' karanfil-lale motifli bir çini vazo, onun iki yanına da aynı çini ustasının eseri iki tabak alıp asmıştı.

Budaklı çamdan yapılan ve dokuları görünsün diye mat vernikle cilalanan bu kitaplığın, öne açılan kanatlarında üç milimlik camları, alt tarafında da çekmeceleri vardı. Kitaplığın raflarında: Fransız, Rus klasikleri, bizden öykü-romanlar ve ayrıca eğitimle ilgili kitapları vardı. Her kitabın girişine de kurşunkalemle; alınışı, okumaya başlama ve bitirme tarihleri yazılmış, bazı sayfalardaki kimi satırlar çizilmiş, kimi boşluklarda da bazı kısa görüş notları, anımsatan-uyaran soru ve ünlemler bulunurdu. 

Üç albüm, kitaplığın orta çekmecesindeydi. Birinde; çocukluk ve öğrencilik yıllarına ait siyah-beyaz, diğer ikisinde de öğrencilik sonrasından bugüne varan çoğu renkli fotoğrafları vardı. Sanki, bu günlere kolaylık sağlasın düşüncesiyle, her fotoğrafın arka yüzünde de 'Kim kiminle, nerede, ne zaman' notları yazılmıştı. 

Birsen, ne zaman kitaplığa yönelecek olsa gözleri en önce: Georges Politzer'in 'Felsefenin Başlangıç İlkeleri' ve 'Felsefenin Temel İlkeleri' isimli, birbirinin devamı sayılan iki kitabı görürdü. Bu iki kitabı odak yapan bazı haklı nedenleri vardı.  Tabii ki, her seferinde de bu nedenleri bir bir hatırlamaya başlardı:

*

Öğretmen okulundaki meslek dersleri öğretmeni, haftada 40 dakika da 'Serbest Çalışma' dersine de girerdi. Öğretmen adaylarını köy gerçekleri ile tanıştırmak için derste Fakir Baykurt'un 'Yılanların Öcü' romanını, diksiyonu iyi olanlara okuturdu. Tüm öğrenciler bundan çok etkilenir ve o dersin bir hafta sonraki saatini sabırsızlıkla beklerdi (Birsen'in, kitap okuma tutkusu işte o günlerde başlamıştı). 

Son sınıf öğrencilerine; köyü, okulu, öğrenci ve çevreyi tanıtmak ve uyum sağlamak için 2 ay süreli bir "staj" yaptırırdı. Öğrenciler de belli bir sırayla sınıflarda ders verir, ders bitiminde o sınıfın öğretmen ve stajyer arkadaşları tarafında eleştirilirdi. Ayrıca; yazışma kuralları, kayıt, devam-takip işleri, köy ve çevre sorunları ve okul yönetimi konuları konuşulur, tartışılır, çözüm için izlenecek yol-yöntemler dile getirilirdi. 

On kişilik 'öğretmen adayı' arkadaşı ile birlikte 2 ay kalacakları bir köyde, 'öğretmenlik stajı' yapmaya başlamışlardı. Birsen 4. sınıfa ders veriyordu. Öğrenciler arasına dağılmış dinleyiciler arasında; rehberlik yapmak için gelen meslek dersleri öğretmeni, 4. sınıfın öğretmeni ve 3 'stajyer' arkadaşı vardı. Ders bitiminde toplanmış 'Değerlendirme' yapıyorlardı. En son değerlendirmeyi de meslek dersleri öğretmeni yapmış ve kısaca: "Birsen'in, bireysel farklılıkları önemseyen sınıf yönetimi, planlaması, ses tonu, zamanı kullanması çok iyi." -deyip, çok olumlu tespitlerde bulunmuştu. Sonra da yalnız kaldıklarında öğretmeni ona: "Kızım, dünyada olup bitenleri anlayıp, yorumlamak için felsefeyi bilmek gerekir. Bunun için de Georges Politzer'in: Felsefenin Başlangıç İlkeleri ve Felsefenin Temel İlkeleri kitaplarını mutlaka alıp okumalısın." -demişti. Birsen de hemen o kitapların isimlerini defterine yazmıştı. 

Hani, göreve başladığı gün gaz lambası ışığında, tahta bavulu boşaltıp, yerleştirdiğinde duygu seli yaşayıp ağlamıştı ya, işte o eşyalar arasında bugün kitaplığın odağında olan bu "iki kitap" da vardı. 

Ve o tek odalı evinde, yalnız kaldığında bazen günışığında, bazen gaz lambası ışığında okumaya başlamıştı bu kitapları. Roman ve öykü benzeri bir akıcılıkları olmadığı için de bazen bir cümleyi, ya da paragrafı anlamak için tekrar tekrar okuyup kendisiyle tartışırdı. Ayrıca bu kitaplar, okunup rafa kaldırılacak türden de değildi. Bazı günler bir paragrafı veya bir bölümü açıp yeniden yeniden okuyordu.

O iki kitap'sebep-sonuç yasası' (ya da karşıtlar yasası) gereği; doğada ve yaşamımızda sürekli bir dönüşüm, gelişim, başkalaşım olduğunu. Var olan tüm durumların da birer sonuç... İnsanlığın bu nesnel sonuçlardan, korkuya dayalı teslimiyetçi, kaderci ve bağımlı kılan anlayışlarla değil, o gerçekleri kabul edip, onlardan korunmak-kurtulmak amacıyla; soran, araştıran, sorgulayan, düşündüren özgür bilimlerin kontrollü çalışmaları ile kurtulabileceğini... O zaman bilinmezin daha bilinir, karanlıkların daha aydınlık olacağı, böylelikle daha iyiye, güzele, gerekliye ulaşılacağını... Emeğin en yüce değer olduğunu... Korku ve zorlukların, ancak birlik gücüyle yok olacağını, eşit haklarla yaşamın daha dengeli ve yaşanır olacağını da... Öğretmişti.    

Birsen, yaşamda olup bitenleri; bu kitabı okuyup düşündükçe, sınayıp denedikçe daha iyi anlamıştı: 

Artık, doğa kaynaklı sorun ve felaketlerin, koruyucu önlemler alarak daha az zarar vereceklerini, sosyal ve psikolojik sorunların da demokratik, dayanışmacı, eşitlikçi anlayışlarla giderilebileceğini anlamış-öğrenmiş ve bu yöntemle düşünüp sorgulayan, değişen bir öğretmen olmaya başlamıştı.    

Yaşanmışlarla buluşmayı bunlar sağlıyor ve bu da ona çok iyi geliyordu. O kaynaklardaki öyküleri anımsayıp; onları biraz eşeler, o özne, nesne, içerikler, olgular ve sonuçları olan sevinç-üzüntü dolu anları yeniden yaşar, güler, ağlardı. Kitapların en önemli kazanımı; düşünerek, sorarak, araştırıp, yorumlayarak yol alacak yöntemler öğretmesiydi. Ancak bu yolla bazı psiko-sosyal yaşam zorluklarını aşmıştı. Onun için kitaplarla konuşmak ona çok iyi geliyordu. 

Bazı günler, bir ses, bir dize, bir ezgi, bir görüntü, bir çığlık, bir coşku, bir gezi, bir dost grubu kısaca 'eski' çekip alır onu içine. O bir insandı, onun da sezdirmek istemediği baskılanmış cinsel güdüleri, duyguları, düşleri vardı, bir başına kalınca onlar alevlenirdi. Hele de ergen olduğundan beri hiç kimseyle paylaşmadığı yatağına uzanıp gözlerini yumunca; öğretmen arkadaşları, yöneticileri, öğrencileri, velileri sıralanırdı. Kimini; "Acaba ne oldu?" -diye merak eder, kimiyle kendini kıyaslar, kimini ise özlerdi. O anlarda yaşanmışlıkları hızla yansırdı içindeki ekrana. Seçtiği bazı özne, içerik ve çağrıştırdıklarıyla baş başa kalınca engel olmadığı duyguları öne çıkar kendiyle fısıltılar, iç çekişler, iniltiler eşliğinde sevişir ve uyurdu. 

Öyle yaptı ve uyudu. 

(Devam edecek)


Diğer yazılarım için: tıklayınız