Emin TOPRAK -Dostça-

23 Mart 2025 Pazar

Dayanışma Sandığı'na Giderken


Haksız, hukuksuz ve zalimce yapılan çıkar savaşları herkesi yaralıyor... 

Birileri de çıkmış: 'Halkımız niçin bu kadar kaderci, çaresiz, suskun!"  diye yakınıyor. Oysa bu durumu hiç yadırgamamak gerekir. 

Çünkü, 23 yıllık iktidarın yönetiminde:
  1. Hakları, özgürlükleri korumak ve adaleti sağlamakla görevli: Yasama-Yürütme-Yargı güçleri denetimsiz olarak tek elde toplanmış.
  2. Karara imza atacak olan bürokratları 'gelecek' korkusu sarmış…
  3. Çare bulsunlar diye seçilmiş vekiller ile meclisleri işsiz, işlevsiz kalmış…
  4. Güvenliği sağlamakla görevli asker-polisler; hakkını arayan ana-baba-kardeşleri bariyerle engellerken, gaz ve su sıkıp, cop kullanır olmuş…
  5. Emek karşılığını bulmamış, yoksulluk ve hukuksuzluk zirve yapmış...
Bu sıralamayı daha da uzatacaktım fakat hemen herkesin bildiği diyaloğu anımsayınca durdurdum. 

*
Derler ki:  
{Napolyon yenilmez bir komutan iken yenilir ve sorumlu komutana: 
"Niçin yenildik? diye sorar. 
Komutan: “Efendim beş (5) nedeni var.” der ve hemen saymaya başlar: 
"1. Barut bitti... 2. .." 
Napolyon: “Ötekileri sıralamaya gerek yok!” deyip komutanı susturur.}

*
{ Ve eğer Napolyon engeli olmasaydı daha size:

Yargıçların gelecek korkusu içinde; hukuka, vicdana uygun karar yerine, otosansür ve fısıltıların belirlediği kararlar verdiklerini... Tüm gazeteci, yazar, sanatkar, akademisyen, işçi, memur, öğretmen, öğrencilerin korku içinde olduklarını... Dünyanın en büyük şehirlerinden İstanbul'un milyon oylarla Belediye Başkanı seçilmiş Ekrem İmamoğlu'nun 'gizli tanık' ifadeleriyle gözaltında tutulduğunu... Halkın seçtiği birçok il ve ilçenin  belediye başkanları görevden alınıp, yerine kayyumlar atanmasıyla halk iradesinin yok sayıldığı... Böylesi hukuksuz keyfi kararlar ve "İmamoğlu Depremi" yüzünden; çöküş noktasına varmak üzere olan ekonomiye ve küçük yatırımcılara çok büyük zarar verdiğini... Ayrıca bu 23 yıllık iktidar; nice can ve mal kaybı yaşatan yüzyıllık Kürt sorununa henüz demokratik bir çözüm bulamamışken... Şimdi de bir vasi edasıyla; Suriye Kürtlerini de yok sayacak bir 'çözümsüzlük' istemekte bu amaçla ülke kaynaklarını heba etmekte... Yurdumuz çoraklaştığı için; bilim, kültür, sanat, eğitim, ekonomi gelişmiyor, sığ düşünce, polemik, hakaret, tehdit, küfür dili ise  zenginleşiyor... Zaten pranga dolu bu iklimde; hangi duygu, düşünce, fırça, kalem, mızrap özgürce, konuşur, tartışır yazar, çizer ki!.. Tabii ki, özgür ve özgün düşünme olmazsa : başarı-verim de olmaz! da diyecektim.}

Aslında, Napolyon yöntemi uyarınca; sadece yukarıdaki (5) maddeden (1.) bile yeterliydi. Ancak; 'söz uçar yazı kalır!...   

*** 
  
Yazdıklarımı okuyunca sizler de haklı olarak: Peki; 23 yıllık iktidar, bunları bir bir yaparken acaba muhalefet ne yapıyordu? diyebilirsiniz.

Anlatayım:

Muhalefet 2002 yılında yaşadığı büyük seçim şoku nedeniyle uzun süre derlenip, toplanıp uyanmadı.   

Çünkü, 2002 genel seçiminde AKP yüzde 34,3 gibi düşük oranda oy alsa da:363 milletvekili kazanmış ve tek başına güçlü bir iktidar olmuştu. 

Fakat bu sürpriz iktidarın bir de gizli ortağı vardı. İktidar bu yere göğe sığdıramadığı 'karanlık' ortağı: "Hizmet Hareketi" diye tanıtıp kendileri için 'kılavuz' saydı. 14 yıl kol kola girerek; makam, çıkar paylaşa paylaşa birlikte çokça yol aldılar. Yurdumuz ve dünyaya yayılan bir eğitim ağı kurdular. 

Bu mutlu yoldaşlık; dershane krizi, tapeler, Rıza Sarraf hediyeleri, alo babacığım paracıkları, delil-belge sayılmayan saat-çanta-kutu-çekimler... ortaya 'foş' olunca, karşılıklı kılıçlar çekildi ve ortaklık darbe girişimi ile son buldu. 

Ve en yetkili kişi ekranlara çıkıp: "Rabbimize hem de milletimize verecek hesabımız olduğunu biliyorum. Rabbim de milletim de bizi affetsin." dedi. Allah'ın affetmesini beklemeyen, mahcup munis muhalefet 'Yenikapı'da Kürtler olmaksızın bu 'mağdur' iktidarla sarmaş dolaş oldu...  

{Erdoğan'ın geçmişte "Fetö suç örgütü" ile kurduğu bu ilişkiden dolayı bir  hesabı olduğu itirafı idi ve hiç sorgulanmadı. CHP  ciddi olarak bu itirafın sorgulanmasının takipçisi olmadı. Bugün de onlar 'gizli tanık' ifadeleriyle yargılanıyorlar.}   

CHP demokratik muhalif olacağına, yıllarca olup biten hukuksuzluklar için çokça; "belki, ama, fakat, lakin…” üretti. Sınır ötesi operasyonlar yapılsın dedi. Dokunulmazlık kaldırma isteğini Anayasaya aykırı buldu, fakat  'evet' kalksın dedi. Kayyum atamalarına sıra kendilerine gelinceye kadar göz yumdu. Altılı masa başarısızlığı nedeniyle de genel seçimi kaybetti... 

Fakat CHP 2023 yerel seçimlerinin birincisi olsa da zafer sarhoşu olmadı. İktidara uzlaşı elini uzattı. Kimileri bu barışçı girişimi eleştirse de bence bu doğru bir adımdı. Fakat iktidar ne uzlaşı ne barış ne de demokrasi istiyor. Ayrıca, yönetemediklerini ve gelecek seçimde de kaybedeceklerini bildikleri için de çok korkuyorlar. 

Bu nedenle barışmayı, uzlaşmayı istemiyorlar, öfke ve kinle gözdağı veriyor, kayyum atamaları, toplu tutuklamalar, 30 yıl öncesi diploma iptal etmeleri...

Özetle; yargı sopa, muhalefet ise hedef olmuş ve etik olmayan, haksız, hukuksuz, provokasyon dolu günleri başlatmıştır.  

Ve tam gazla gidiyor, gitmekte olan!  

Bu kez CHP dik durdu. Hiç ikircik yaşamadan soğuk meydanlarda halkla buluşup kucaklaştı ve sıcak ilişkiler kuruldu. Halka doğru adım atmanın karşılığı olarak da yurdumuzun her noktasından muhteşem görüntüler izledik. 

Halkın gücüne bir kez daha inandım. Ve bu halkçı adımın devamını dileyerek alkışladım.  
*

Bugün demokrasi-barış isteyenin bayramı!  Önseçim 'Dayanışma Sandığı'na giderken iç çığlığım: 'Ya hep beraber ya hiçbirimiz!' oldu. 

Ve Ekrem İmamoğlu için tutuklama kararı verildi…


Emin Toprak - DOSTÇA
 


8 Mart 2025 Cumartesi

'Barış ve Demokratik Toplum Çağrısı'


Nedense, ‘müesses nizam’, iktidar ile muhalefet, Kürt siyasi hareketi ile taraftarlarını pek sevmez ve istemezler. 

Müesses nizamın emri, iktidarın bilgisi, muhalefetin suskunluğunda; Kürtler listelenip katledilmiş, nice seçilmiş kişi tuzak ve sanal gerekçeyle tutuklu-yasaklı olmuş, pek çok parti ve demokratik oluşum kapatılmıştır. 

Fakat onlar haklı olduklarını biliyor, halk da onlara inanıyor-güveniyordu. Yıllarca süren mücadelede hiç yıkılıp pes etmediler. Yeni partiler kurup, yeni kişiler seçtiler ve her seçimde çoğalarak var olmaya devam ettiler.

Birkaç ay öncesine kadar iktidar ve bazı muhalif görünümlüler; meydan meydan kanal kanal dolaşıp Halkların Eşitlik ve Demokrasi Partisi (DEM)'i etkisiz-desteksiz bırakmak için yalan üretiyor, onları ve selamlaştıklarını terörist sayıyor, “birlikte demleniyorlar” diye alay konusu yapıyorlardı.

Devlet Bahçeli ki, ayrımcılığın önde gelen bir lideridir.

Yıllar önce meydanda Erdoğan’a bir urgan fırlatmış: "Oğluna gemi alacak kadar paran var Apoyu asacak kadar mı bulamadın. Al sana ip as da görelim" demişti.

Aynı Bahçeli, 1 Ekim 2024 günü mecliste, her gün 'terörist' dediği DEM grubunun yanına gidip elini uzatmış ve "Abdullah Öcalan gelsin mecliste konuşsun!” çağrısında bulunmuştu (bir yazımda bu çağrıyı 'kıymetli' bulmuştum ve görüşüm değişmedi).

Bahçeli'nin bu çağrısıyla ülke gündemi değişti. Hızlı tur ve görüşmelerle bu 'isimsiz' süreç devam ediyor.

Gelişmeleri özetlersek:

DEM Parti heyeti, PKK lideri Abdullah Öcalan ile 27 Şubat 2025 günü 3.  görüşmeye gitmiş ve Öcalan, el yazısıyla yazdığı "Barış ve Demokratik Toplum Çağrısı"nı onlara sunmuştu. 

Heyetin aynı gün Beyoğlu'nda düzenlediği basın toplantısında, bu çağrı Kürtçe ve Türkçe okundu. Öcalan bu çağrısında; yaşanan süreç için yapılan eleştirileri belirtip özeleştirisini yapıyor... Ve güvenli bir toplum için barışın şart olduğunu önemle vurguluyordu. 

Öcalan, çağrısının son iki cümlesi bir 'özet' sayılabilir. İşte o cümleler:

"Varlığı zorla sona erdirilmemiş her çağdaş cemiyet ve partinin gönüllü olarak yapacağı gibi devlet ve toplumla bütünleşme için kongrenizi toplayın ve karar alın; tüm gruplar silah bırakmalı ve PKK kendini feshetmelidir.

Sayın Devlet Bahçeli'nin yaptığı çağrı, Sayın Cumhurbaşkanın ortaya koyduğu iradeyle diğer siyasi partilerin malum çağrıya dönük olumlu yaklaşımlarıyla oluşan bu iklimde silah bırakma çağrısında bulunuyor ve bu çağrının tarihi sorumluluğunu üstleniyorum."
 diyordu.

"PKK kendini feshetmelidir" çağrısı dünyada  Yurdumuzda:

MHP lideri Bahçeli; Hasta yatağında uzattığı elin karşılık bulmasından çok memnun olmuş ve daha önce ismini anmadığı Demirtaş'a telefon edip el uzatmış ve X hesabına şunları yazmıştı: 

“Ne mutlu bizlere ki, sahte ayrımcılıkların, yapay anlaşmazlıkların, cepheleşme ve yanlış anlamaların milli hayatımızdan tamamıyla sökülüp atılacağı kutlu bir dönemin eşiğindeyiz” 

*
Cumhurbaşkanı ve AKP Genel Başkanı Erdoğan ise, Şehit Aileleri ve Gazilerle İftar Programı'nda 40 yıldır yurdumuz insanlarına büyük acılar yaşatan alışılmış tehdit söylemlerini tekrarlıyordu:

"Verilen sözler tutulmazsa günah bizden gider. … Hala devam eden operasyonlarımızı, gerekiyorsa taş üstünde taş, omuz üstünde baş bırakmadan son teröristi bertaraf edene kadar sürdürürüz." diyordu.

CHP Genel Başkanı Özgür Özel:

“Toplumsal mutabakat sağlanacaksa, Meclis’te oturup bunu konuşmalıyız. Konuşacaksak ilk toplantıda da şehit aileleri ve gaziler gelmeli, düşüncelerini söylemeli. Son toplantıda da gelip varılan noktaya rızaları var mı, yok mu söylemeliler. ‘Onların razı olmadığı hiçbir şeye ben razı olmayacağım" diyerek 'barış' için 'ön-şart' koşuyordu.  

(Demek ki, Cumhurbaşkanı ve AKP Genel Başkanı Erdoğan ile CHP Genel Başkanı Özgür Özel henüz bu süreci benimsememişler.) 

*
DEM Parti TİP ve demokratik STK'lar zaten sürekli barış istiyorlar...

DEM Parti, “8 Mart Dünya Kadınlar Günü” için mecliste bir toplantı yapmış konukları da: 1990'larda Güneydoğuda çocuklarını yitiren "Barış Anneleri Derneği" üyeleri… (Lütfen dikkat ediniz, bu acılı annelerin kuruluş amaçları: ‘BARIŞ’! ..).

Barış Annelerinden Tenzile Baydar'ın konuşmasını, Sn. Erdoğan ile Sn. Ö. Özel de duysunlar isterdim. Kısaca diyordu ki:

"Sayın Öcalan'a söz veriyoruz. Barış Anneleri elini bu taşın altına koyacak, her zamanki gibi. Barış için varız. Sayın Erdoğan ve Bahçeli de elini uzattı. Onlara da teşekkür ediyorum. Bizim beklentilerimiz çok büyük. Artık bir anne olarak evlatlarımızı torbalara, kartonlara koyup kucağımıza almak istemiyoruz. Asker annelerine de sesleniyoruz; biz hepimiz anneyiz, gerilla annesi annedir, asker annesi annedir, polis annesi annedir, acı çeken annedir...
 Bizim çocuklarımız öldü, asker anneleri taziye kurdu ama biz taziye bile kuramadık... Gelsinler bizim elimizi tutsunlar. Omuz omuza biz bu süreci yürütelim..." 

*
İYİ Parti ve Zafer Partisi: 'istemezük' nidalarıyla Turan'a doğru tam yol...

***
Şimdi de yukarıda belirttiğim CHP'nin ön-şartına değinmek istiyorum.  

Tabii ki, kurulması gereken bir uzlaşı-barış masasında: 'Şehit Aileleri' ile 'Gaziler' bulunmalı.

Tabii ki, büyük acılar yaşamış, kan ve gözyaşı dökmüş bu anneler ve mağdurlarla empati yapılmalı. 

Peki, bu anneler gibi büyük acılar yaşamış: 'Barış Anneleri', 'Cumartesi Anneleri ... vb. yok mu? 

Neden-niçin, bu acılı anneler, anılmamış ve yok sayılmış? 

Bu ayrımcılık değil mi?

Empati, bilimsel bir yöntem olarak karşılıklı saygıyı esas alır. İnsana; kendisiyle yüzleşmeyi, çevresiyle barışçı ilişkiler kurmasını sağlar ve farkındalık yaratır... 

Empati; insanının düşünüp araştırarak sorun çözücü yol-yöntemler  aramasını sağlar. Böyle kişiler çoğaldıkça toplumsal yaşam daha güvenli-sağlıklı-yaşanır olur.  

Fakat empati, acısı-yarası olana bakarak; yakınmak, üzülmek ve ağlamak değildir. Popülizm denen çıkarcı yöntem; kapanmaya başlamış yaraları kaşır-kanatır, böylece geçmişin öfke-kin ve acılarını geleceğe taşır. 

Politikacılar, çıkarları için sık sık kullandıkları popülist yöntemin; sorun çözmediğini, aksine düşmanlık duygularını beslediğini ve toplumsal barışı engellediğini görmeli ve kullanmamalı.


Emin Toprak - DOSTÇA


22 Şubat 2025 Cumartesi

SOSYAL PSİKOLOJİ



8 Şubat 2025 Cumartesi

“Ya hep beraber ya hiçbirimiz!”


Bizim kuşağa '68'liler deseler de kendimi daha çok '78'li olarak düşünürüm. 


O yıllarda gençler demokratik-bağımsız bir ülke istiyor ve çok fazla kitap okuyordu. 


O yıllarda da şimdiki gibi solcu-demokrat-yurtseverler için: “Ya hep beraber ya hiçbirimiz" ortak slogandı.


Ve o yılların devlet politikasına göre: 'komünizm' en büyük tehlike veya hastalık sayılıyordu. 1950'de "Komünizmle Mücadele Derneği" adlı bu paramiliter oluşum devlet gözetiminde ülke çapında örgütlenir. Dernek; yurdumuzun tüm demokrat-yurtsever-sol-komünist ile azınlık halkları ve Alevileri düşman sayarak sayısız kanlı saldırılar yapmıştır. 


Ve o zamanın Başbakanı Demirel: “Bana sağcılar ve milliyetçiler cinayet işliyor dedirtemezsiniz!", İçişleri Bakanı Faruk Sükan ise; 'Solcuların nefeslerini bile kontrol ediyoruz, hepsini 24 saatte toplarız!' demişlerdi.


12 Mart 1971-12 Eylül 1980 arası 9 yılda; iki faşist darbe, 11 hükümet değişmiş, ilan edilen sıkıyönetim ve olağanüstü haller süresince halkımız çok ağır bedeller ödemişti


1987'de kurulan illegal faşist JİTEM, Kürtleri hedef alan nefret dili, işkenceleri, "faili meçhul" katliamları ve hapishaneleriyle yurdumuzda bir korku iklimi yaratmış... Sonuç olarak: nice kasaba-köy yanmış, yıkılmış, sağ kurtulan insanları ise göç etmişti.

O zamanlarda da şimdiki gibi bilirkişiler vardı fakat onlar pek gizlenmez bilinirdi. Ve bu bilirkişiler de 141-142 maddeler için av peşindeydi. Bu amaçla: yurdumuzda yayınlanan; yerli-yabancı eserler, parti, sendika, dernek, kişi demeç-konuşma-bildirileri, olası bir komünist propagandası için satır satır incelenirdi. Uzun yıllar süren yargılama, tutukluluk ve sansürler olurdu. 


Bugünlerimizi soracak olursanız: bu günler de o günleri hiç aratmıyor!


Şimdilerde sadece, komünist yerine hain/terörist sıfatları kullanılır oldu.


***

 

Size yukarıda anlatmaya çalıştıklarım, sadece Türkiye'ye özgü olgular değildir, İnsanlık, ilk çağlardan beridir bunları yaşamakta... 

 

Hikayesi de kısaca şöyledir: İnsanlar, yaşamsal önemi olan beslenme, barınma ve güvenlik zorlukları karşısında kendilerini yetersiz-güçsüz bulmuşlardır. Deneyip yaşadıkça da bu zorlukları ancak dayanışma ve birliktelikle çözebileceklerini öğrenip-anlamışlar. 


Özetlersek; insanların yenilgi ve acılı yaşanmışlıkları devletlerin, ya da toplumsal barışı ve güvenliği sağlayacak gücün oluşturulması için gerekçe olmuştur.

Ve demek ki, dünyadaki tüm devletlerin amacı; kamu güvenliğini sağlayan ve herkesin hakkını koruyan bir düzen kurmaktır.

İşte, herkesi kucaklayan bu yüce amaç yüzünden; 'devlet' her yerde ve her çağda kutsanmıştır.

Peki acaba, dünyada bu yüce amacı güderek “halk” için hizmet üreten kaç devlet vardır?

Ve acaba dünyada, "halka" hizmet için kurulmuş, fakat sadece bir azınlığa, bir gruba, bir partiye hizmet eden kaç devlet vardır. 

Bu iki soruya da eğer önyargılardan uzak bilimsel yöntemlerle cevaplar ararsak, ne yazık ki dünyada hiçbir “halk devleti” olmadığını görürüz...

*
Burada biraz durmak isterim; Hani "denk geldi" derler ya, şimdi benim için de öyle oldu. Çünkü, yazılarımı sürekli okuyan bazı dostlarım bana: "Sen devlet karşıtı mısın?" sorusunu soruyorlar. 

Şimdi "denk geldi" ve ben de o dostlara soruyorum: 
Peki sevgili dostlarım; siz kuruluş amacına uygun çalışmayan böylesi devletlerin taraftarı mısınız?    
*

Çünkü dünyamızdaki hemen hemen tüm devlet yönetimlerde çokça egoist-zalimler var! Bunlar; deprem, yangın, savaş gibi felaketleri bile fırsata çevirirler. Fakat, bu zalimler de kendilerinden daha güçlü olan zalimlerden emir alır, onların piyonu olur, hatta bazen de zulüm görürler. 

Günümüz dünyasını otokratlar yönetiyor. Otokratlar, kendi ülkelerinde güçler birliğini ele geçiren halkı sömüren-ezen zalimlerdir. Düzenlerini sürdürmek için her yol ve yöntemi mubah sayarlar. Muhalifler onlar için birer düşman olduğu için yok olmalı veya etkisiz kalmalıdır. Bu amaçları için de her yol-yöntemi kullanarak ülkede güvensiz-korku dolu bir kaos ortamı yaratırlar. 

Korku-kötülük dolu bir iklimi yaratarak ömür süren: tüm hükümdar, kral, komutan, vali, kayyum, bilirkişi, din istismarcısı ve onların tetikçileri halkın kanı-emeği ile beslenip var olan bir çıkar zincirdir. 

Bu dokunulmaz küçük zincir, muhalifler için yalan ve algıya dayalı her tür tuzağı-kötülüğü planlar ve uygularlar. 

Bu zalimleri: "sen/siz hukuk dışına çıktınız" diye ayıplamak ve kınamak da hiç etkili olmaz!

Çünkü onlar güçlerini; hukuktan değil, hukuk dışı güçler ve odaklardan alırlar. 

Fakat bu insanlık düşmanlarının tek korkusu var o da: halkın birlik olup artık 'YETER!' demesidir.

Şimdi dünya vatandaşı/insanlık dostu iki ozanın dizelerine bakalım. 

Metin ELOĞLU, milyarlarca insanın haykırışını duymuş olacak ki:

"Yaşamak istiyorum 
Yaşamak istiyorsun 
Yaşamak istiyor 

Böyle şiir olmaz, diyeceksin; biliyorum. 
Ama böyle dünya olur mu? 
Böyle barış olur mu? 
Böyle hürriyet olur mu? 
Böyle kardeşlik olur mu? 
Biliyorum ki, katlanıver, diyeceksin; 
Ama böyle yaşamak olur mu!" Diyor. 
 
Bertolt BECHT de bu çığlığı cevaplarcasına: 

"Kim mi kurtaracak seni, köle?

Görecekler seni, kardeş.

yuvarlananlar uçuruma,

duyacaklar çığlıklarını:

Seni köleler kurtaracak kurtaracaksa!

 

Ya hep beraber ya da hiç birimiz.

Kurtulmak yok tek başına

yumruktan ve zincirden.

Ya hep beraber ya da hiç birimiz..." Diyor.  


Evet: 
“Bıbın yek!”
"Kurtulmak yok tek başına!"