Emin TOPRAK -Dostça-

30 Aralık 2025 Salı

"Gazozcu Çığırtkanlar!"


Bir yıl daha geçip, gidiyor hayatımızdan. 
 

İnsanlar her zaman kolay yolu seçerek; gün, ay, yıllara fatura eder tüm acı, zorluk, üzüntülerini. 

Sanki herkesin yıllarla sorunları var!

Olgulara ayna tutmayı, sorgulamayı, empati yapmayı bilmediğimiz için sadece 'bahane' arıyoruz olup bitenlere. 

Eğer; yaşanmışlıklara neden anlayışları, failleri, kendi duruş ve katkımızı sorgulamış olsaydık, bu denli kaderci olmazdık.

Bu nedenle her yeni yılı; umutla, daha daha artan dileklerle karşılarız.  

Söz ve müziği Mahsuni Şerif ile Edip Akbayram'a ait “YILLAR” türküsü:

“Yıllar ömrümü çaldınız / Yıllar baharımı aldınız / Yıllar sebebim oldunuz...” 

Nakaratı ile sürüp gider.

Evet, her ömrü 
var eden, bahar yaşatan ve tüketen saat-gün-ay-yıl gibi ölçüm birimleri vardır. 

Bu nedenle de bu türküyü dinleyen herkes kendisini, çaresiz kalmış bir özne sayar. Dinledikçe kimi ailesi kimi halkı kimi de dünya için farklı anlam ve düşünceler üretir.

Düşünmek serbest olduğuna göre isteyen yeni yıla 
istediği gözle bakıp farklı anlamlar yüklesin dursun.

***

D
eğişmez olan tek şey dünyadaki 'diyalektik' değişim-dönüşümdür. Bu çelişkiler süreciyle ile başlayıp yol alır: tez-antitez-sentez ve sonsuz yaşamın değişim dönüşümü. 

Yüzyıldan beridir: Kürtler; onların tarihi, coğrafyası, dili, kültürü yoktur diyen inkarcı faşist anlayış türedi.

Fakat bu anlayış yaşanan değişim dönüşüm sonucu olarak bugünlerde: "Türkiye'de “Kürt halkı” diye ayrı bir siyasal özne yoktur. Türkiye’de Kürt kökenli vatandaşlarımız vardır." noktasına geldiler.

Bu inkarcı anlayış, sportif karşılaşmalarda bile kitle psikolojisi kullanarak taraftarları ele geçiriyor. Ve oluşan coşku havası da taraftarın: neden-niçin sorgulama ve düşünme fırsatı bulamadığı bir süreci başlatıyor. 

Ve aklın-mantığın dip, duyguların zirve yaptığı anlar başlar... 

Bursaspor-Somaspor karşılaşması da aklın-mantığın dip, duyguların zirve yaptığı bir maç olmuştu.   

Tahrik edilen taraftarlar da şuursuzca; o maçla ya da futbolla hiç ilgisi olmayan bir kadına yönelik ırkçı-cinsiyetçi bir nefret suçu işliyor.

Hedef alınan kadın ise; Kürtlerin dili, kültürü, insan hakları için özgürlük savunucusu olmuş, bu uğurda ailece bedel ödemiş Leyla Zana...  

Halkımızı oldukça sarsan bu olayın hemen peşi sıra da bu tuzağın hazır asıl failleri de "suçlu psikolojisi" ile ortaya çıkıverdiler. Bunlar, politik çıkarları, karanlık hedefleri örtüşenler olarak sıralanan: Ümit Özdağ, Ümit Dikbayır, Cemal Enginyurt vs. gibi arkaik düşüncelilerdi.

Hani bir zamanlar Yeşilçam'da çokça senaryo alavere dalavere ve tuzaklarla dolu olgular “gazoz muhabbeti” üzerine kurgulanıyordu ya... 

İşte bu aşağılık eylemler şimdi de ırkçıların günlük siyaseti için bir araç oldu.

Eline cetvel alıp ekranlara çıkan milliyetçi geçinen ırkçılar çoğaldı. Şimdi de Kürt sorunu yoktur! Kürtler bölücülük yaparak sorun çıkarıyor diyorlar. Ertesi gün de kendi yalanlarına inanıyorlar. Ne yazık ki bu oluşturulan bu yalan ve algılara inanlar da çoğalıyor. 

Bu anlayış da demokratik bir barışı yaşam birlikteliğini zorlaştırıyor.

Bölücü kim? 

- Bölücü olan, bütünleşmeye engel olandır!

Bütünleşme; karşısındaki ile empati yapma, onu anlama, onu farklı değil eşit-saygın görme gibi eylem ve duygularla oluşur.  

Bir arada yaşayan farklı kimlikler ancak; 
vatandaşlık görevlerini bilerek ve sosyal yaşamın acı-sevinçlerini ortaklaşıp paylaştıkça bütünleşme sağlanabilir. 

Türkiye Cumhuriyeti nüfusu içinde Kürtler önemli bir yer tutmaktadır. 

Fakat yüz yıllardan beri 'milliyetçi' bir politika ve uygulamalarıyla Kürtler Türkleştirmeye çalışılıyor. 

Ama olmadı, olmuyor genetik birliktelik sağlanmıyor!  

Kürtler, Türkleşmedi ve Kürt kalacaklar! 

Şimdi de Kürtlere "Kürt" demek yerine: "Kürt kökenli" demek moda oldu. Bu da Kürtleri yok saymak, inkar etmek için uydurulmuş samimiyetsiz  iki yüzlü bir tanımlamadır.
 
İnsanları barış içinde mutlu yaşatacak: sevgi-saygı-dostluk-komşuluk-hak-hukuk-adalet-demokrasi-eşitlik ... gibi çokça "insani değeri" var.  

Bu değerlerle yaşamak varken, birer güzellik olan farklılıkları yok saymak, "tek kimlik" altına toplamak neyin nesidir!

Yeter artık bu etnikçi ısrarı bırakınız! 

Bırakınız ki, her farklılık kendi değeri ile ortak insani değerlerle buluşup insanca yaşasın!  

Yeni yıla girerken sizlerle dertleşmek için yurdumuzdaki egemen iklimin özetini yapmakla, bu iklimin ‘insanca’ bir yaşam sağlamadığını anlatmak istedim. 

Bize insanca yaşam sağlamayan bu tekçi anlayış, şimdi de iklimini Arap, Kürt, Alevi, Dürzi, Türkmen halkların yaşadığı komşumuz Suriye’de de tekrarlamak istiyor!

***

Prf. Dr. Doğu Ergil'in Türkiye Odalar ve Borsalar Birliği adına 1995'te  'Doğu Raporu' hazırlamıştı. 

Bu rapor, kamuoyunda çokça tartışıldı. 2009 yılında da: Kürt Raporu "Güvenlik Politikalarından Kimlik Siyasetine" olarak yayımlandı. 

Sn. Doğu Ergil, 27.12.2025 günü de Diyarbakır Ticaret ve Sanayi Odası ile (DTSO) Diyarbakır Tanıtma Kültür ve Yardımlaşma Vakfı (DİTAV)'ın  düzenlediği: "30. Yılında Doğu Raporu'ndan Bugüne" panelin konuğu olarak konuşmuş.

Konuşmayı dinlemedim, Sn. Ruşen Çakır konuşmayı: "Sahi nedir bu Kürt sorunu?" diye 16 dakikada özetlemiş. Ben de o özeti dinleyip, kısa bir alıntı yaptım.  

Sn. Doğu Ergil diyor ki:

"Kürt sorunu için harcanan 400-500 milyar dolarlık bir kayıptan söz ediliyor. Sırf Kürtleri Türkleştirmek ve rıza göstermeyenlere de zorla kabul ettirmek için harcanan bu miktar, eğer ülkenin kalkınmasına harcansaydı bugün Türkiye bambaşka bir yerde olurdu..."

NOKTA.

20 Aralık 2025 Cumartesi

"Peri Vadisi Günlükleri"


Bilirsiniz, 19-25 Aralık 1978 tarihleri arasında Maraş'ta Alevi, Kürt ve solcuların evleri işaretlenmiş ve nefret suçlarıyla dolu bir katliam yaşanmıştı. Suçluların çoğu cezasız kalmış, bir kısmı milletvekili bile olmuştu. 
Sonra benzer katliamlar, Çorum ve Malatya'da da oldu.

Tam da bu acıları yaşadığım günlerde, o günleri anımsatan bir kitap geçti elime. Bu kitap, akıcı bir anlatımla yazılan 5 öyküsünü 87 sayfada toplayan, Şerefnaz Altınsoy'un ilk kitabı: "Peri Vadisi Günlükleri" idi. 

Şerefnaz, bu kitabı: "Abim ve Yengeme..." diye imzalayıp verince gurur duymuş ve sevinmiştim. Sonraki gün o bilindik okuma koltuğuma oturup okumaya başladım. 

Okuduğum her öykü ile göz pınarlarım dolup taşınca sarsılmış ve şu sözleri fısıldamıştım kendime:

"Coğrafyamızda bu öykülerin benzerleri değişik zamanlarda sıkça yaşanmış, dile gelmiş ve nice yuva yıkmış derin yaralar açmıştır. 
Sarsılmak, ağlamak, üzülmek... ayıp değil ki! İnsani duyguları olmayanları ayıplamak gerekir!" 

Sarsıntı molaları hariç, ara vermeden kitabı birkaç saat içinde okudum.   

Yaşadığım sarsıntıların artçıları, saatlerce hatta günlerce devam etti. Ve daha bitmedi devam edecek gibi.  

Bu coğrafyada yaşamayan ve olup bitenleri bilmeyenler, eğer, 11-12 yaşlarındaki Şerfnaz'ın yaşamı ve tanıklıklarını empati yaparak anlamaya çalışırlarsa bence onlar da sarsılır. 

Şerefnaz, baba tarafından akrabamız, anne tarafından da kirvemizdir.

O, benim dayılarımdan biri olan 'Almancı Yusuf Dayı' ile Güneş'in kızı... 

Annemin hiç erkek kardeşi yoktu, ben ve kardeşlerim de anne tarafından akrabam olan tüm erkeklere dayı derdik. Bu nedenle bizim çok sayıda ‘dayımız’ vardır. 
 
Şerefnaz ile akraba olsak da onu ile kendisi gibi yazar olan eşini, onlar evlenip çocuk sahibi olduktan sonraki yıllarda tanıdım. Akraba buluşturan etkinlikler, hasta ziyaretleri ve sosyal medya ortamı da bizi daha çok konuşan, ortak noktaları çoğalan kardeş dostlar yapmıştı. 

Şerfnaz'a ait bazı bilgileri de "Peri Vadisi Günlükleri"ni okuyunca öğrendim. Meğer ben çok uzaklarda iki yıllık öğretmenken doğmuş bu kardeşim. 

Şerfnaz'ın yaşam hikayesi bizce normal, fakat coğrafyamızı bilmeyenler için oldukça ilginçtir. 

İlkokulu doğduğu Haftariç köyünde tamamlamış, 12 Eylül darbesi döneminde okulların kapanması, yaşamın zorlaşması nedeniyle ailece İstanbul'a göç etmişler. Orada gündüz çalışarak, gece okuyarak: ortaokul ve lise öğrenimini tamamlamış. 

Daha sonra Marmara Üniversitesinde: Halkla ve İlişkiler, İstanbul Üniversitesinde de Sosyoloji eğitimi almış. Halen birçok sivil toplum kuruluşlarında görev yapmaya devam ediyor... 

"Peri Vadisi Günlükleri"; kadını odak yapmış, kadının koruyan anaç duygu ve bakışıyla bir coğrafyayı ile oradaki sosyolojiyi özetleyen kocaman bir eser yapmıştır. 


Şerefnaz da benim gibi "Peri Suyu Vadisi" tutkunu imiş. Onun da çocukluğu, ilkokul yaşamı burada geçmiş. Darbeler, depremler, zalimliklerden benden daha çok pay almış. O coğrafya ile sosyoloji için önemli bir "açık tanık" olmuş.  


Coğrafya koşulları ve sosyal dokudan kaynaklı bazı yaşanmışlıklar; her bebek-çocuk-genç-yetişkin kişinin kimliğine, psikolojisine derin-karmaşık izler bırakır. Bunlar zamanla birikir ağır bir yük ve hafızaya dönüşür.

 

Kimileri bu yükleri: 'kader' sayıp şükreder, sabır diler, taşır ve susar. 

Şerefnaz ile onun gibi düşünenler ise; insani olmayan bu 'yükler' ile  yüzleşir, çatışır, savaşır, onları sorgular. Ve bu yükler geleceğe de yük olmasınlar diye arayışta bulunur, yazar, çizer, konuşur.  


***

Bir zamanlar Peri Suyu; çevredeki çokça vadiyi dolana dolana gelen yavru dere-ırmaklarla beslenir güç alırdı. Doğanın coşkulu olduğu aylar gelince Peri Suyu da gürleşen coşan hızlı bir taşıyıcı olurdu. 

İnilti-homurtu-uğultu çıkara çıkara, öfkeli çığlıklar ata ata, köpükler saça saça, özgürce akardı.

O zaman ve öncesinde de bu vadilerin tepelerinde yaylalar, derinlerdeki ova-tarla-bahçeler olurdu. 
Ezidi-Alevi-Sünni-Hristiyan gibi farklı inanç sahibi Ermeni ve Kürt halkları, hayvan besler, aş kazandıran işleri yapardı. Yani farklı ırk, inanç, diller karşılıklı hoşgörü-sevgi-saygı-barış ve gökkuşağı uyumu içinde komşu olmuş bir arada yaşardı.

Peri Suyu'nun, o uğultu-iniltili hafıza içinde: bu topraklarda doğup gelişen: börtü-böcek-nebat- hayvan-insan tüm canlıların: meleyişi-klamı-govendi, sevinci-acıları-çığlıkları-masumiyeti, sınama-yanılma-öğrenme anları, darbe-deprem yaraları, direnişleri-yenilgileri gibi gibi tüm yaşam kavgaları, dirençleri ile bunlara dair tanıklıkları vardı.


Ve o zamanlarda Peri Suyu tüm bunları alarak Mezopotamya'yı aşar çok uzaklara okyanuslara taşırdı.  


Bizleri de o vadinin; iklimi, havası, suyu, artıları, eksileri besledi, bezedi, büyüttü. Böylece oluştu sesimiz, bakışımız, direnciniz, duyarlılıklarımız. Ortak geçmişler, insanlar arasında görünmez ama son derece güçlü bağlar kurar. 


"Peri Suyu Vadisi"; sadece bir yer adı değil, bir sosyolojinin de adı ve semboldür.

Kayıpları, acıları, çok az da olsa sevinç yaşayan masum halkı; diri tutan irade ve direncin sembolü…

Toprak, su, nebat ve havanın bize dair hafızası vardır. Dokunup, yüzleştikçe gün görür, dile gelir bu hafıza.

Kürtleri-Alevileri hedef alan “karanlık-planlı-ayıplı işler”e dair belgeler, zırhlı karanlıklarda saklı olsa da. Canlı kalabilmiş canlarımız ortaya çıkarır, herbiri kirli-karanlık insanlık/nefret suçu olan:

Jitemi, kontrgerillayı, beyaz torosları, faili meçhulleri, asit kuyularını, yeşili, 
köy yıkma-yakma-boşaltmaları,.. gibi gibi vahşetleri...

Bazen de Susurluk gibi tesadüfi kazalarla ortaya çıkar şer işleri ve pislikleri...

  

Egemen güç ve işbirlikçileri çıkarları için sürekli ırk ve inanca dayalı algı ve yalanlarla halkları 'düşman-kafir-öteki' saydırıp çatıştırmış.

Böylece bu topraklarda uyumlu ve barış içinde yaşam son bulmuş, bencillik, düşmanlık artmış. İnsanlara: 'Tanrı bile yoktu' dedirten yaşanmışlıklar çoğalmıştır.

Nice karmaşa ve travmalar yaşansa da egemen güç onları sürekli; asker yapıp vergi almış... Bu vadinin iniltilerini, çığlıklarını hiç duymamıştır...

Son söz: 


Sevgili öğretmen arkadaşım Kemal Seven, "Peri Vadisi Günlükleri" için çok güzel bir "önsöz" yazmış. İşte onun bir cümlesi: 


“Bir solukta okuduğum öyküler arasında sonu sevinçle biten bir anlatıyı gözlerim boşuna aradı... ” 


Bence siz de okuyunca aynı duyguyu yaşayıp: 'Kemal Seven haklıymış!"  Diyeceksiniz. Ve peşi sıra da bu normal dışı yaşanmışlıkların nedenlerini bir bir sayıvereceksiniz. 


Hepinize iyi okumalar dilerim.  


Sevgili Şerefnaz kardeşim, yolun açık olsun...



Emin Toprak-DOSTÇA



22 Ekim 2025 Çarşamba

Demokrasi ve Barış Düşmanları Durmuyor!


TBMM açılışında: Cumhurbaşkanı Erdoğan ile DEM yöneticilerinin birlikte olduğu birkaç görseli günlerdir sosyal medyada dolaşıma soktular. O karelerden cımbızlanan jest ve mimikler konusunda yorumlar devam ediyor.

Bu konuda ben de çokça yazı ve yorum okudum, dinledim, görsel izledim.

Sustum.

Ve sonunda bi’şeyler yazmaya karar verdim.

Bildiğiniz ve gördüğünüz gibi insanlar, bilimsel bulguları insancıl ve bencil şekilde yani birbirine zıt iki amaçla kullanırlar.

İnsancıl anlayış; Psikoloji, Sosyal Psikoloji ve bütün iletişim tekniklerini, insanların barış içinde yaşaması için kullanır...

Bencil çıkarcı anlayışlar ise; “sadece benim olsun” diyerek hakları gasp edip sömürür…

İkinci anlayışın egemenliği yurdumuzda yaşamı bize dar etmiş durumda.

Her ne olduysa aklın-mantığın yolunu anımsandı, belki de ‘nedamet’ getirdiler. 

Ve yaşanan haksız hukuksuzluklar bitsin diye isimsiz bir süreç başlattılar (Halkımızca: "Uzlaşı-Barış Süreci")...

Böylesi süreçlerde, zıtlar yani insancıl ve benciller bir araya gelir (çünkü onlar çatışıyor).

Uzlaşma; ben seni tanıyorum ve anlıyorum demektir.

Uzlaşı masasında sadece melekler olmaz ki!

Oturanlardan biri, diğerine: “Ben seni tanımıyorum ve anlamıyorum” derse o masadan bir uzlaşı çıkar mı?

"Niçin ordalar!" diye eleştirilenler DEM partili… Yıllardır onların insan hakları gasp ediliyor! Ve şimdi de DEM: demokrasi-adalet-barış olsun diye el uzatıyor!

Uzlaşı istiyorlar uzlaşı!

Peki, ne isteyeceklerdi?

***

Bir eğitim emekçisiyim ve isterim ki herkes bu konuya “empati” yaparak baksın. Ve varsaysın ki bir sürecin; bir tarafında MEB, diğer tarafta da  devrimci demokrat öğretmenler var. 

Peki, o masada yumruklar sıkılı mı olacak?

O halde: "Evrensel hukuk, bağımsız yargı, demokrasi, özgürlük, laiklik ve barışı isteriz…” diyenlere soruyorum:

Diyelim ki; masanın karşı tarafında Derneğinize/Sendikanıza el uzatmış ve “gelin konuşalım” diyen bir MEB’in Bakanı var.

O bakan da uygulamalarıyla: evrensel hukuk, bağımsız yargı, demokrasi ve özgürlükler, laiklik, barış ve emek … gibi değerleri tanımayan biridir.

Siz bu “nedamet” gösteren bakanla görüşmek istemez misiniz?

Süregelen bu haksızlık, uzlaşmazlık ve çatışmaların durmasını, tarafların karşılıklı saygı ile barış içinde yaşamasını istemez misiniz?


SONUÇ OLARAK:

Bu buluşma siyaseten çok doğrudur “demokrasi ve barış” için devam etmelidir.

Ancak; buluşmadaki kişilerin görsellere yansımış jest ve mimikleri iktidar için birer “algı” haline gelmiştir.

Bu kirli politikanın durması için yetkililerin, kamuoyuna ve partilerine bilgi verip özeleştiri yapmaları da bir zorunluluk olmuştur.


03.10.2025
Emin TOPRAK

15 Eylül 2025 Pazartesi

Okullar açıldı...


Sevgi, saygı ve esenlikleriniz bol olsun. 

Hoşça kalınız.    




1 Eylül 2025 Pazartesi

“Bi’ şey yapmalı”



Emin Toprak-DOSTÇA

14 Haziran 2025 Cumartesi

İKLİMLER


Bitkiler ile bazı canlı türleri, yaşamları için uygun olmayan bir iklimde yaşayamaz. Fakat en direngen ve mücadeleci canlı türü olan insanlar, doğduğu veya vardığı yerde: “Bu iklim yaşamımız için uygun değildir!” diyerek pes etmezler. O iklimi yaşanır kılmak için dirençle mücadele ederler. İşte bu özellikleri de insanları diğer canlılardan farklı kılar. 

Ekvator ve kutuplara yakın yerleşimlere hiç gitmedim. Fakat, oralardaki yaşam koşulları ile kültürleri anlatan kitaplar okudum, belgeseller, filimler izledim. Hem de düşler kurdum oralarda doğmak ve yaşamak üstüne. 

Ekvator, dünyayı enlemesine iki yarım küreye ayıran hayali bir enlem çizgisine verilen addır. Bu çizginin üstünde ve altındaki coğrafyalarda çok çok farklı iklimler vardır.  
  
Ekvator iklimi büyük bir coğrafyada etkilidir.  Bu coğrafyanın küçük bir bölümünde: 'dört mevsim iklimi'... Büyük bölümü ortalama 25-30°C olduğu 'tek iklim', yani sürekli 'yaz'... Gece ile gündüz 12 saatle eşit, sürekli sıcak ve yağışlı olurmuş.  
 
Kutup iklimi coğrafyasında; 'iki mevsim', yani yaz-kış iklimi, ayrıca pek çok farklılık var: Yılda: beş (5) ay gündüz, bir (1) ay alacakaranlık / beş (5) ay gece, bir (1) ay alacakaranlık... Gece ile gündüzler yaklaşık 24 saat sürer... Yazın güneş batmaz, kışın güneş doğmaz... Ortalama sıcaklık yaz aylarında -20°C'dir fakat güneyden fırtınalar estiğinde -70°C'ye kadar düşebilir...

Özetle sıralarsak:

Ekvator iklimi hep 'sıcak' olduğundan, orada yaşam sürenler kar-soğuk nedir bilmez, fakat ılık esen bir rüzgara hasret olurlar.

Kutuplarda iklim hep 'soğuk' olduğundan denizler-nehirler buz tutar, orada yaşam sürenler ise sıcaklığa-güneşe hasret olurlar.

Bizim gibi 'dört mevsim' iklimine alışmış olanlar için; ekvator iklimi: 'çok sıcak', kutup iklimleri 'çok soğuk' ve ömür boyu oralarda yaşamak da çok zordur.

İklim; yaşam tarzını belirleyen en önemli faktördür.

Canlıların zorluklarla kazandığı zafere 'yaşam' denir.

Dört mevsimli iklimlerde en fazla zorluk 'kış' aylarında yaşanır.

'Kış' olunca; canlılar üşüyerek, uyuyarak, baharı bekler.

'Bahar' olunca; doğa şahlanarak uyanır, hayvanlar yavrularla çoğalır. 

'Yaz' olunca; ağaç-tarla-bağ-bahçeden ürünler toplanır.

'Sonbahar' olunca emekle kazanılan ürünler kışa sunulur.

Ve bu yaşam döngüsünde; kış odak, üç mevsim de 'tedarikçi' olur. 

*

Yukarıdaki sıralamayı yaparken içsesim dile gelip bana dedi ki: 

Tek mevsim az seçenekli olduğu için insanları; sınırlar-robotlaştırır ve böylece canlıların yaşam alanı daralarak zorlaşır. 

Dört mevsimli yaşamda ise fiziksel-sosyal-duygusal pek çok zıtlık vardır. Acı-tatlı yaşamın nedeni olan bu çelişki ile zıtlıklar; daha direngen, daha etkin kılar canlıları. 

***
  
Farkındaysanız yukarıya yazdıklarım daha çok coğrafyayı ve iklimi odak almış gibi. Empati yapmadan insana dokunmadan, yaşama kuşbakışı bir açıdan bakıyor. 

Oysa insan toplumsal bir varlıktır. İnsanı anlatan bir yazı eğer, toplum (sosyoloji) bilimine, etik değer-duygu-hak-özgürlüklere dokunmuyorsa  eksik kalmıştır, tamamlanması gerekir. 

O zaman yurdumuzun, coğrafyası, sosyolojisi ve değerlerinden biraz söz etmemiz gerekir. 

Türkiye farklı iklim tiplerinin dört mevsim yaşattığı şanslı ülkelerdendir. Üç tarafı denizlerle çevrili, verimli ovaları, platoları, dağları, nehirleri ve derin vadileri... Fakat, nedense pek çok sosyal-ekonomik-siyasal sorunu da çözümsüz kalmış yoksul-dertli bir ülke!  

"Bir dokun bin ah işit !" dedikleri insanlarla doldu yurdumuz.  

Birden, 25 Mayıs 2025 günü kaybettiğimiz ünlü sanatçımız İlhan Şeşen'i: "Neler oluyor bize yine neler oluyor gülüm" diye sürüp giden o muhteşem nakaratı ile anımsayıp saygıyla andım. 

Bugünlerde sanki o nakarat dizesinden esin alanlar çoğaldı. Bulundukları her yerden herkes solo-koro: "Yurdumuzda neler oluyor!" çığlıkları atıyor.

Evet, Türkiye'de neler oluyor?

Uluslararası kuruluşlar; her yıl dünya ülkelerini kıyaslayıp sıralayan pek çok araştırma yapar.

Türkiye'de hemen her yıl; Hak, Hukuk, Adalet ihlalleri, Ekonomi ve Eğitim sıralamalarının en sonlarında bir yer alır.

Bu yüzden de yıllardır yurdumuzda; iklim kurak, yaşam zor, insanlar mutsuzdur!

İşte dünyadaki yerimiz gösteren bir belge:

IMF'nin 190 ülkeden topladığı Ocak 2025 enflasyon verilerine göre:185 ülkenin enflasyonu Türkiye'den daha düşükmüş. Böylece enflasyon konusunda dünyanın en kötü 6. ülkesi olmuşuz!

Yurdumuzun geleceği ve güvenliğini düşündüren iki sayısal haber de şöyle:
  • YÖK açıklamasına göre; 21-22 Haziran (bir hafta sonra) günü yapılacak Yükseköğretim Kurumları Sınavına 2 milyon 560 bin 640 başvuru olmuş. Bu sayı başvuruların; 2024 yılına göre 560 bin 230 kişi, 2023’e yılına göre de 1 milyon kadar azaldığını göstermektedir.
(Demek ki, geleceğimizin güvencesi olacak gençler; olup bitenleri göre-izleye-yaşaya; özgüvenlerini ve geleceğe dair hayallerini kaybetmiş! Bu yurdumuz ve halkı için çok büyük bir tehlike değil midir?)

  • Türkiye'nin 299.924 kapasiteli 396 cezaevlerinde 409 bin 617 hükümlü ve tutuklu varmış. Bu bilgiye göre bizdeki hükümlü ve tutuklu sayısı dünyadaki 59 ülkenin nüfusundan daha fazlaymış!
(Bu haberi de lütfen siz yorumlayınız.)

*
"Neler oluyor bize yine neler oluyor gülüm?"

Niçin yurdumuz sosyal-ekonomik-siyasi sisli puslu bir iklimde?

Dünya sıralamasının en sonlarından ne zaman-nasıl kurtuluruz?

*

Sevgili Okurlarım;

Her yıl yaz gelince yazı yazma isteğim azalıyor. Bu yaz da böyle olacak gibi. Ayrıca bu durum benim için bir alışkanlığa dönüşmüş olacak ki: "Yaz boyu hem dinlenir hem de daha çok okurum." diye bir de bahane bulmuşum kendime!...

Eylül ayında barışçı-demokratik ve yaşanır bir iklimde buluşmak üzere hepinize sevgiler saygılar...

31 Mayıs 2025 Cumartesi

ULUSALCI DOSTLARA


Bugün egosu yüksek ve çok konuşan ulusalcı 'dostlar' için yazıyorum. 

Niçin mi 'dostlar' dedim? 

-“Niçin bu deniz yıldızlarını denize atıyorsunuz?” metaforunda olduğu gibi. Belki birileri önyargılarını sorgular, demokrasiye inanır umuduyla ve insan sever olduğum için 'dostlar' dedim. 
 
'EGO', kişinin dış dünya ile ilişkilerini sağlayan zihinsel ve psikolojik işlevlerin genel adıdır. 

Normal bir ego kişiyi uyumlu, fazlası ise egoist yapar. 

Egoist kişiler (egoizm); kendisine hayran oldukları için söze 'ben' diye başlarlar. Onlara göre, en bilen, en önemli ve en öncelikli kendileridir. Ayrıca bu gruptakiler kibirli, öfkeli kindar olurlar. Psikoloji bu tür aşırılıkları: 'kişilik bozukluğu' olarak tanımlar. 

'Ulusalcı' anlayışlar; yüksek egolu ve çok çeşitlidir: Antiemperyalist, demokrat, sosyal demokrat, emekten yana, solcu, sosyalist... Bir de: milliyetçi, dindar, muhafazakarlar... (Aslında ulusalcı ile milliyetçi sözcükleri de eşanlamlıdır).

Ulusalcılar; ülke-dil-inanç-gelenek-görenek-kültür-tarih-sanat ... gibi toplumsal değerlerini dünyanın en iyi, en, güzel, en üstünü sayarlar.  Başka kimlikler ve değerleri; ya önemsiz, değersiz, gereksiz, tehlikeli kabul ederek, yok sayar, yasaklar, bazen de yok etmek isterler. 

Bugünlerde de ulusalcılar çok öfkeli ve çok konuşuyorlar!

Bulmuşlar birkaç sicilli militaristi, onların paranoyası olan senaryolarla habire Kürtlere ve DEM partiye saldırıyor...

Özgür Özel ile Ekrem İmamoğlu’na bile engel olmak istiyorlar! 

*

Ulusalcılar şimdi yazacaklarımı bilir ya, yine de hatırlatmak isterim.

ULUSALCI DOSTLARA; 

Birinci dünya savaşı sonrası yıllarda emperyalizm azgınlaşmış dünyayı yakıp yıkan faşist bir iklim vardı. Emek-sermaye çatışmasının yerine 'ulusalcı' anlayış geçmiştir.

Almanya’da  da A. Hitler'in 1933 yılında kurduğu "Nasyonal Sosyalist Alman İşçi Partisi" (Nazi Partisi) iktidar olmuştu. 

  • Peki, Avrupa’nın en güçlü sanayisi, proletaryası ile sol partilerine sahip bir ülkede nasıl olmuş da Nazi Partisi iktidar olmuş? 
  • Nasıl olmuş da herkesin Rusya'dan da önce Sosyalist Devrim beklediği Almanya faşizmin pençesine düşmüş?

Acaba bu iki soruyu hiç düşündünüz mü?

-Çünkü; ırkçı-ulusalcı duygulara hitap eden Hitler, emekçileri kandırmış ve Nazi Partisi saflarına geçmiş! 

-Ve böylece emekçi proleterler, SA ile SS sürüleri içinde birer Yahudi düşmanı 'ulusalcı' olmuştu!

İşte belgesi:

Martin Niemöller;1933'de Adolf Hitler'in kurucusu olduğu "Nasyonal Sosyalist Almanya Partisi" üyesi, komünizm karşıtı, antisemitist (Yahudi düşmanı), Protestan bir papazdır. 

"Nazi" uygulamalarını görüp-yaşadıkça üzülür ve karşı çıkar. Bu nedenle de 1937 yılında 'Gestapo' tutuklusu olur. Nazizm'in toplumsal suskunluk sağlayarak yaptıklarını da şöyle özetler: 

"Önce sosyalistler için geldiler, sustum—çünkü sosyalist değildim.
Sonra sendikacılar için geldiler, sustum—çünkü sendikacı değildim.
Daha sonra Yahudiler için geldiler, sustum—çünkü Yahudi değildim.
Sonra benim için geldiler—benim için konuşabilecek hiç kimse kalmamıştı!.."
***

İkinci Dünya Savaşı sonrası yıllarda: 

İtalya'da Benito Mussolini, Almanya'da A. Hitler, İspanya'da F. Franco, Portekiz'de Salazar… vb. dünyada pek çok faşist diktatör türemişti. 

Onların başlattığı emperyalist-sömürgeci-ırkçı savaşlar: on milyonlarca insan ile canlı yok etmiş, halklar çok büyük acılar yaşamış, kaynaklar talan edilmiş, dünyayı kanlı-karanlık bir korku iklimi sarmıştı. 

O yıllarda biraz da yurdumuzda olup bitenlere bakalım:

Birçok kimliği barındıran Osmanlı İmparatorluğu emperyalistlere karşı yedi bölgede savaşsa da yenilmiş ve toprakları işgal edilip paylaşılmıştır.

Bu paylaşımı ve işgali kabul etmeyen yoksul ve birçok kimlikli Türkiye halkı da anlaşıp uzlaşmış. Analar kağnılarla cephane taşımış, cephede büyük zorluklar yaşanmış, kayıplar verilmiş.... Sonunda "kurtuluş savaşı" kazanılmıştı. Tüm bunları duymuş, okumuş, bilirsiniz.

Sanırım bir de duyduğunuz, bildiğiniz fakat unutmak istedikleriniz var! Onlardan bazılarını ben şöyle sıraladım:  

19 Mayıs 1919'dan sonra Kürtlere yapılan çağrıları ve mektupları...

Amasya’da hazırlanan fakat yıllarca gizli tutulanlar tutanakları... 

Erzurum kongresi delegelerinin çoğunun Kürt olduğunu... 

Kurtuluş savaşından birkaç yıl sonra, dünyaya yayılan "ırkçı iklimin" Türkiye'ye de ulaştığını... 

Irkçı iklim nedeniyle, kurtuluş savaşı öncesinde halklara verilen 'sözlerin' unutulduğunu... 

Çoğulculuğu esas alan, Kürtleri kurucu öznelerden biri sayan ve yerinden yönetimi esas alan demokratik 1921 anayasasının değiştirildiğini...

1924 Anayasasının da Türk ve Sünni İslam olmayan farklı kimlik ve inançların (Örneğin: Kürt kimliği ile Alevi inancının yok sayan) tekçi bir anlayışla hazırlandığını...    

1930'lu yıllara doğru da Türkiye; sadece Türk-Sünni-İslam ve Türkçe konuşanların yurdu sayılmış. Uydurma "Güneş-Dil Teorisi" ile: dünya dillerindeki birçok kelimenin Türkçeden türediği, Türkçenin dünya dillerinin kökeni olduğunun (bile) iddia edildiği…

Farklı kimliklerin dil-kültür-inançlar yok ve yasaklı sayılınca da yurdun birçok yerinde kimlik çatışmaları ve isyanlar başladığını... 

Söyleyebilirim.

Şimdi biraz da günümüz dünyasına bakalım isterim:

Aradan yüzyıl (bir asır) geçmiş. Savaşların yakıp yıktığı pek çok ülke tüm sosyal-ekonomik yaralarını sarmış, iyileşmiş, ilerlemiş ve gelişmiş. Örneğin; yerle bir olan Almanya yeni baştan yapılmış ve bugün dünyanın en uygar ülkeleri arasında en ön sırasında yer almış!

Peki Türkiye? 

-Türkiye henüz demokrasi ile 'Kürt' sorununu bile çözememiş!

O, Kürt sorunu ki; 50-60 bin gencimizi yok etmiş, halkımıza büyük acılar yaşatmış, yakmış, yıkmış, kaynakları tüketmiş.

Yüzyıldan beridir bitti-bitecek deniyor, ne bitiyor, ne de çözüm buluyor...

Ve günün son dakika haberi: 
'Türkiye Yüzyılı', "5. Dalga Belediyeler Operasyonu" büyük bir hızla devam ediyor!

*

Evet ulusalcı 'dostlar'!

Ben size özel bir seçki yaparak, bazı anımsatmalar yapmak istedim.

Siz de lütfen bunların detaylarına, kaynak taraması yaparak ulaşınız.

Sonra da bu istenmez olguların oluşumunda, sizin veya anlayışınızın bir katkısı olup olmadığını düşünün ve vicdanınızla hesaplaşın istedim.

Belki o zaman gerçekleri daha iyi anlar ve o akıcı-etkili dilinizle hamaset yapmadan daha güzel konuşur-anlatırsınız.

İyilik dileyiniz, iyilik bulunuz...