Ali Öztürk etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Ali Öztürk etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

15 Aralık 2017 Cuma

Yazı Yazmak


Dostlarım bana sık sık; “Yazmaya ne zaman  başladın? - Nasıl yazıyorsun? Diye soruyorlar, onlara kısaca anlatıyorum. Şimdi de okurlarıma bu işin yıllar öncesine dayanan hikâyesini anlatmak istiyorum.

Henüz 14-15 yaşlarındayım, yıl 1964 veya 1965, Türkçe dersi öğretmenimiz Sayın Ali Öztürk (ışıklar içinde uyusun), sınıfımıza konu seçimi serbest ve bir sonraki derste okunacak olan bir kompozisyon ödevi vermişti. 

O gün geldi, öğretmenimiz sınıfa girdi, biz de ayağa kalkıp karşılıklı selamlaşmadan sonra oturduk. Bu ders süresince öğretmen istediği kişilere "ödevi" okutacak,  dinleyenler değerlendirme ve eleştiri için not alacaktı. Öyle de oldu.

İlk okumayı yapan arkadaşımı dinlerken, sıra bana gelecek diye yanaklarım alevlendi, avuçlarım terledi, kalp atışlarım hızlandı ve ter taneciklerinin sırtımdan kayarak yuvarlandıklarını hissetmeye başladım. Çünkü ödevin sadece başlığını yazmış ve başka bir hazırlık yapmamıştım. İşte ben tam bunları yaşarken, öğretmenim yüzüme bakıp “Emin sen oku!” demez mi?..

Öğretmen, masasına oturmuş dinliyor ve not alıyordu. Ben ise öğretmene üç sıra uzakta ve pencereli duvarın önündeki iki kişilik sıraların birinde oturuyordum.

Belki “yazmadım” deyip biraz azar işitebilirdim, fakat bunu göze alamadım. Hızlı kalp atışlarıma rağmen defterimin bomboş sayfasına kapandım ve akıcı olmasa da (ki  okumam şimdi de akıcı değil); virgül-nokta duraklamaları, soru-ünlem tonlamaları yapa yapa "hayali" okumaya başladım. Okudukça kendime güvenim artmış, kendimi beğenmeye başlamıştım. Nihayet yakalanmadan, kazasız olarak okumayı bitirmiştim.

Ama yine de hiç rahat değildim, bu sefer de yapılacak değerlendirmede nasıl eleştiriler alacağım düşüncesi ile heyecanlanmış, kalp atışlarım hızlanmıştı.

Değerlendirme olumlu geçti. Hem arkadaşlarım, hem de öğretmenimden güzel geribildirimler aldım. Ama o süre içinde duyduğum utanç mutlulu olmamı gölgelemişti... Öğlen yemeğinden hemen sonra, o boş sayfayı tekrar açtım ve bu kez okuduğum o “hayali” sözleri, hatırlayıp yazmaya başladım. Kendimce, yalanımın üstünü örtmüştüm!... 

                                         ***   
Ali, Zülfü, Hasan ve ben dört arkadaşız, yaz tatili için köylerimize gidiyoruz. Geçtiği yerleri kirli kömür dumanına boğan ve taşıdığı ağır yükün yorgunluğu ile dertli dertli düdük öttüren "kara tren" bizi, Erzurum’dan alıp, Erzincan-Sansa’ya getirmişti. Buradan patika dağ yollarını geçip ilçemiz Kiğı’ya, oradan da köylerimize gidecektik, yolumuz çoook yorucu ve uzundu...

Sahipli olarak kiraladığımız merkep küçücük sıska bir şey, ona acısak da ellerimizdeki tahta bavulları yükledik ve yola koyulduk. Saatlerce yol aldıktan sonra Hasan’ın köyüne vardık. Geceyi orada geçireceğiz…

Burası bir ağaya ait bir yarıcı (maraba) köyü,  yarıcılar burada barınma ve karın tokluğuna çalışıyorlar… Aslında böylesi köylerin olduğunu Yaşar Kemal ve Orhan Kemal'in romanlarından okumuş olsam da, burada gerçeğini görmüş olmam beni oldukça etkilemişti. 

Sonbaharda okulumuz açıldığında, bu köyde yaşananları ve duygularımı anlatan bir yazı yazmıştım. Ve yazı kabul görüp, okulun haftalık duvar gazetesinde çıkmıştı. Sanırım bu benim yazı yazmak için attığım ilk adımdı.
*
19 yaşında bir öğretmenken, TÖS’nın yayın organı “İmece Dergisi” bir yazımı yayımladı. Bu yazıda, köy öğretmeninin yaşamsal/mesleksel zorlukları ile istek ve özlemleri anlatılıyordu.
*
Rehber öğretmen olduğum Beykoz Ziya Ünsel Ortaokulu ve Kartal Lisesi’nde öğrencilere ve sınıf rehber öğretmenlerine; rehberlik anlayışı, öğrenci tanıma vb. konularda hazırladığım yazıları mumlu kâğıtlara yazar ve teksir makinası ile çoğaltarak verirdim. Bu yazılara, mesleki eserlerden alıntılar alır ayrıca kendi görüş ve önerilerimi de yazardım.
*
İnternette yazdığım ilk yazım ise, Şubat 2011’ta çıktı. Daha sonra; Milliyet Blog, Radikal Blog,  radikalyazar.com ve şu an karşınızda olan "Dostça" sayfamda… 

***

Eline bir kitap alıp; okumak, bazı sayfaları çizgilerle, ünlem ve soru işaretleri ile donatıp not almak, çok güzel bir iş. Bu notlar; yazarla/kahramanla iletişime kurmayı, yazılanlara  onay vermeyi ya da karşı çıkmayı da sağladığı gibi ayrıca insanda, haz, coşku, sevinç, üzüntü benzeri insani duyguları yaşatır, kişinin paylaşımcı ve üretici olmasını sağlar.

Son yıllarda internetin yaygınlaşması, yukarıda anlatılan "etkin kitap okumayı" azalttı, fakat ekranda okumaları yaygınlaştırdı. Hem de yazar olmayı kolay kıldı. Artık isteyen herkes kendisi için internette bir sayfa (blog) açarak, duygu ve düşüncelerini anlatabilir. Böylece her yazar (başka dile çevrilmese bile), aynı anda uluslararası ve kıtalararası okurlarına ulaşabilir Az şey mi?.

Okuldan arkadaşım Nuran (Özalp) Aşkan bir yazıma şu katkıda bulunmuştu: "Kalemine sağlık Emin. Ortaokulda sanırım  'bakmak ve görmek' başlıklı bir deneme vardı, onu anımsadım. Baktığını görmek bir de ifade edebilmek gerekiyor..."  

Bakmak; gözün görev olarak yaptığı, fark etmek veya tanık olma işidir. Görmek; tüm duyu organları, psiko-sosyal-politik duygu, düşünce ve kültürün birlikte oluşturduğu bir sentezdir. 
Yazmak ise; "bakmak ve görmek" sentezinin bireysel becerilerle üç boyut kazanması ve eser haline gelmesidir.

Başka tanımlamalarla:

Yazmak; Yoğurt, ekmek, bal, ipek gibi bir şey… Süte, hamura maya katılması, arının peteğini işlemesi, ipek böceğinin kozasını örmesi gibi emek ister bir süreçtir.

Yazmak; yaşadığını, duyduğunu, gördüğünü, dokunduğunu, düşündüğünü, inandığını, hoşlanmadığını, hayal ettiğini, sevinçlerini, üzüntülerini vb. durumları masaya yatırmaktır.

Yazmak; birilerinin yararı için değirmene su taşımamak, vicdanının içseslerine kayıtsız kalmamak, kendisi ile yüzleşebilmek, zalime karşı durmak, “ötekileri” anlamak, görebilmektir.  

Yazmak; sadece "kendi doğruları" ile yetinmeyip “neden-niçin” diye sorgulamak, sebep olan güçleri ortaya çıkarabilmek, “nasıl” diye çözümler aramaktır.

Yazmak; kendisini yargılamak, sorgulamak, yanlışlarını fark edip, bir daha tekrar etmemek için özeleştiride bulunabilmektir.

Yazma sürecinde asıl zorluk, "o sihirli anahtar cümleyi" bulup başlayabilmektir.



Yazarın diğer yazıları için tıklayınız