5 Ocak 2018 Cuma

Kurumları işlevsiz-plansız-denetimsiz Eğitim…

Diğer mesleklerde olduğu gibi biz öğretmenler de sokakta, misafirlikte, toplantılarda karşılaştığımızda, ortak yaşantı ve özlemi çağrıştıran “ah!, ah!” nidaları ile kucaklaşılarak sohbete ortam hazırlarız. Aslında geçmişi tüm yaşanmışlıklar (sevinç-üzüntü-başarı-başarısızlıkları) ile anımsamak kişiyi diri tutar ve herkese iyi gelir.

Sohbetin özel anılarından hemen sonra sıra daha genel mesleki anılara gelir. Böylece, bazen sevinç/özlem, bazen üzüntü içinde titrek dudaklar ve nemli gözlerle anımsanır tüm yaşanmışlıklar…

Eğer zaman varsa; günlük/haftalık/zümre/ünite/yıllık planlar, teftiş anıları, idari haksızlıklar, zümre (branş/dal) toplantıları da konuşulur. Ve böylece birbirini onaylayarak, tamamlayarak sürüp gider bu sohbetler.

Ayrıca "o" yılların ekonomik-sosyal-mesleki sorunları, günümüzle kıyaslanır. Sözcüklere vurgu yapa yapa; evet, o yıllarda da, yoksulluk, yolsuzluk, haksızlık, sürgün, tutuklama, işkence, katliam, sıkıyönetim ve 1402’likler vardı (denir, "ama" - "fakat" ile başlayan, (!) ünlem ve (?) soru ile sonlanan cümleler sıralanır.

Örneğin birisi şöyle diyebilir: “Ama/fakat o yıllarda bazı/bazen az da olsa; yargıçlar, savcılar, mahkemeler vicdanları ile karar verebiliyor, avukatlar savunabiliyor, Yargıtay, Danıştay, YSK denetleyebiliyor, vekiller parlamento kürsüsünde konuşabiliyor, radyo-TV-yazar-gazeteler gerçekleri anlatabiliyordu. Henüz tüm kurumlar tek kişiye bağlanmamış, tüm ülkede OHAL ilan edilip, parlamento yetkisiz ve etkisiz kılınmamış, sadece KHK’lerle yönetilmiyordu ki ülkemiz!…” 

Sohbette bulunan diğeri/diğerleri, bu sıralananları onaylar, hatta eklemelerle uzatabilir de… 

*** 

Bir meslek düşünün ki, onu geleceğe taşıyacak kurumları işlevsiz/kapatılmış, programları bilimsel, demokratik, laik değerlerden uzak,  çalışanları güvencesiz, özgüvensiz, sessiz, plansız, denetimsiz…

Hani ne yapacağı bilinmeyenleri anlatmak için “freni patlamış” derler ya tıpkı onun gibi olmuş, ülkemiz ve torunlarımızın geleceğine yön vermesi gereken eğitim ve eğitimcilik.  Meslekte 40 yıl çalışan biri olarak, şimdi "dışında" tutamıyorum kendimi.

Kuşkusuz tüm bu konular acısı ile tatlısıyla bizim mesleki ve insani sorunlarımız… Bugün sizinle bunlardan sadece ikisini konuşalım istedim.

Birinci konu: eğitimin yok edilen ve işlevsiz bırakılan kaynakları; köy enstitüleri, yüksek öğretmen okulları, öğretmen okulları/liseleri,  eğitim enstitüleri, anadolu liseleri, fen liseleri…

Ey, ülkenin bekası için nutuk atanlar!... Görün işte geleceğe vurulmuş en büyük darbe budur. Bu darbenin vurucu gücü de; 4+4+4, proje ve imam hatip okullarında yetişmekte olan dindar-kindar nesillerdir. Belki de haksızlık yaptım, elinde silahı olmayan, masum ve kurban seçilen bu çocuk/gençlere… Bu çocuk/gençler değil, onlara biat kültürü aşılayarak, cehaleti ülke geleceğine taşıyan failler ve onların dayattığı eğitimedir karşı duruşum. İşte bugünden bir örnek:

Devlet kurumu Diyanet'in fetvalarla, MEB'in böylesi davetlerle dayatmalarda bulunmaları, sizce, demokrasi, laiklik ve gelecek için en büyük tehdit, en tehlikeli silah değil mi?

İkinci konu: eğitimde planlar, teftiş ve denetim sistemi; Planlı olmak, sıradanlığı ortadan kaldıran ana güçtür. Planlı olmak, öğretmenin mesleğine, öğrencisine ve kendisine saygı gereğidir. 

Eğer gelişme ve kalkınmada en önemli alan AR-GE (araştırma geliştirme) ise, eğitimin de AR-GE’si  planlardır. Öğretmeni günceller, güçlendirir, güven verir, öğrenciye de ufuk kazandırır planlar. 

Meslek içinde planlı olmaya ve derse planlı girmeye sadece; her şeyi bildiğini sanan bazı öğretmenler karşı çıkar.  İşini sevmeyen, mesleki yetersizliği olan bu kişiler önce; “ders/konu/süre/amaç/imza...” gibi şekilci, içeriksiz ve işlevsiz bir hale getirdiler planları. Sonra da iktidar partisi içinde kendilerine benzer, eğitimci geçinen  politikacılardan  yardım alıp (popülistçe) yok ettiler planlı olmayı. Tıpkı beş yıllık kalkınma planlarına karşı olanların; “bize plan değil pilav lâzım…” dedikleri gibi...

Tüm hukuk sistemleri ve tüm yaşam alanlarında var olan denge denetim, ülkemiz eğitim sistemine resmi olarak 1826’da girmiştir. Bu teftiş ve denetimlerde amaç; eğitim odaklı etkili bir iletişim ile, öğretmeni işbaşında yetiştirmek, eğitime dinamizm kazandırmaktır.

AKP iktidarı, teftiş/denetim görevlisi olan müfettişleri, önce okullar ve dersliklerden uzaklaştırarak işlevsiz kıldı.  Sonra onları aynı işi yapıp farklı özlük haklarına sahip iki zıt gruba ayırmak için mülakat(!?) masaları kurdu... Oysa onlar denetim görevlisi bir müfettiş olmak için, nice sınavdan geçip gelmiş,  "liyakatlı" olduklarını kanıtlamışlardı. Tüm bu kazanımları yok sayıldı. (Şimdi onlara verilen iş, sadece ifade almak ve hoşa gidecek raporlar yazmak oldu.).

Peki, okullarda teftiş-denetim işini kimeler yapıyor?
- Okul imamı seçilen ehliyetsiz yöneticiler….  


***

Konumuz olan iki soruyu sorup, kısa bir cevap ile noktalayalım:

Eğitim kurumlar niçin kurulmuştu, nasıl işlevsiz kaldılar, neden kapatıldılar?

Eğitimde planlar, teftiş ve denetim sistemi niçin vardı, neden yok edildi?        

-Çünkü iktidar geleceği için;  düşünmeyen, soru/hesap sormayan, yorum yapmayan, planı olmayan, sadece biat edip, itaat eden dindar ve kindar nesiller istiyor.



Yazarın diğer yazıları için tıklayınız

1 yorum:

  1. İktidar ülkenin aydınlık geleceğini karartma pahasına kendi siyasi geleceğini güvence altına alma kaygısında. Oysa aydınlanmış toplumlarda eğitim iktidarlardan bağımsız o ülkenin gelişip değişen dünya koşullarına uygun, çağdaş gelişmelerden geri kalmamayı amaçlayan politikalarla kısa ve uzun vadeli hedefler gözeterek düzenlenir. Kısacası bizim ülke ile çağdaş gelişmiş ülkeler arasındaki fark budur.

    YanıtlaSil