3 Temmuz 2016 Pazar

Kozyatağı’nda bir yer sofrası ve 4+4+4 söyleşisi



Muhtarlar toplantısının yeni bir versiyonu çıktı ortaya!.. Ramazan ayı boyunca, yurdun her yerinde saraylarda, köşklerde, konaklarda muhteşem sofralar kuruluyor. Yemekler yendikten sonra da “aynı düşünmeyen-kendi gibi olmayan-ötekilere…” hakaret ediliyor, (kendince) “dünyaya ayar veren” nutuklar atılıyor. Ve “zorunlu canlı yayın” bağlantıları ile dinletiliyor milyonlara…

Saray, köşk ve konaklarda yer bulamayan garibanlar da var. Ramazan ayı boyunca onlara da; parklarda-meydanlarda plastik masa-sandalyeler üstünde (yer bulamayanlara da yerde gazete kâğıdı üstünde) iftar yemekleri veriliyor.

Bu konuda sorulsa cevapsız kalacak pek çok soru var. Birkaçını soralım bakalım:

Acaba, saray sofralardaki emek ve malzemenin giderleri kimin cebinden çıkıyor?

Acaba, bu saray sofralarının içinde, hakaret edilenlerden alınan vergilerin de payı var mı?

Acaba, bir öğün yemek için (onuru, gururu ile boğuşarak), iftar açmaya saatler kala itiş-kakışla kuyruklara girenleri; Ramazan ayı bittikten sonraki on bir ayda (üç öğün) kim doyuracak? Muhtaç olan bu insanlar ne yapacak?
 
***
Haydi, biz yukarıdaki acaba’lara cevap bekleyedurup ve asıl konumuza gelelim.

Mahallemizin örnek kuruluşu olan “Kozyatağı Dayanışması” 25 Haziran akşamı Kriton Curi Parkı’nda mahalleliler birlikte iftar açsın diye bir “yer sofrası” düzenlemişti. Fakat bu sofra, yukarıdakilerden oldukça farklı, çünkü bu sofra, katılanların ortaklaşa katkıları ile hazırlanmıştı. Tıpkı Anadolu’nun uzun kış gecelerinde bir araya gelerek, her komşunun evindeki yemeklerle katıldığı sohbet amaçlı misafirlikler gibi.

İşte burada da böyle sohbetli “yer sofrası” hazırlanmıştı. İftar yemeğinin hemen sonrasında da, parktaki açık hava toplantı alanında değerli bir Toplumbilimci-yazar olan Prof. Dr. Tayfun Atay’ın 4+4+4 konusunda bir söyleşi olacaktı.

25 Haziran, her bölgede ormanlarımızın yandığı çok sıcak,  çok sıkıcı bir gündü…

Söyleşi konumuz olan 4+4+4’nin yaşattıkları da; çok önemli, çok sıcak ve çok can sıkıcıydı. İktidar sandıktan aldığı gücü abartarak, yasama, yargı ve insan haklarını hiçe sayarak eğitim alanına çok abanmış bir durumda… Bu gidişe dur demek için bilgilenip, birlik olmamız gerekti.

Çünkü 4+4+4, dede-nine, baba-anne, çocuk-torun ve de yaşadığımız dünyada (evet tüm dünyada) herkesin söz hakkı sahibi olduğu, geleceğimizin ortak bir sorunu...

Söyleşiyi yapacak olan kişi bir akademisyen-yazar, onun yazdıklarını beğenerek okuyor, pek çok görüşüne de katılıyorum. O halde bu toplantıyı kaçırmamalıyım.
Eşimle birlikte yer sofrasına katılmadık, toplanma alanına yürüdük, orada, henüz ses düzeni kontrolü yapan gönüllü görevliler dışında kimseler yoktu. Kendimize bir yer seçip oturduk. Yavaş yavaş gelmeye başlayan her yaş ve her anlayıştaki mahallelilerimizle birlikte söyleşinin başlamasını bekledik. 

Kuşkusuz böylesi toplantılara giderken herkesin belli beklentileri vardır. Bizler de:

  •  Neden 5 yıllık sınıf eğitiminin 4 yıla indirildiğini, 
  •  Niçin 5+3+4 dan vaz geçildiğini, 
  •  4+4+4’lü yaşlardaki çocukların hangi psiko-sosyal özelliklerinin olduğunu, 
  •  Neden bu iktidarca; bağımsız düşünemeyen, özgürce soru sormayan,         yorum yapmayan, özgüveni olmayan nesiller yetiştirmek istendiğini, 
  •  4+4+4’in ilk 4’ü ile İmam Hatip ilişkisinin ne olduğunu, 
  • Tüm okulların niçin İmam Hatip anlayışıyla düzenlendiğini, 
  •  Niçin borçlanarak çocukların resmi okul yerine özel okullara gönderildiğini, 
  •  Ülkenin geleceğine yön veren Anadolu Liselerinin neden yok edildiğini, 
  •  Hemen hemen tüm okul yöneticinin neden “Din Dersi” branşlısı olduğunu, 
  •  Diyanet İşleri Başkanlığı ve çeşitli vâkıfların MEB üzerindeki hâkimiyetini…
Yukarıdaki ve benzeri konuları öğrenip “ne yapalım” arayışı içinde olan kişilerdik. 

Ama söyleşide yukarıdaki sorun/sorulara doyurucu cevaplar alamadık. Sayın Atay da böyle düşünmüş olacak ki, iki gün sonraki yazısında: “Elbette eğitimci değilim ve işin “teknik” yanı üzerinde çok söz söyleyebilecek ehliyetim yok. Ben AKP’nin 14 yılda 6 bakan eşliğinde ha babam de babam yap-boza çevirdiği sistemde karşımıza çıkan rakam düzenlemelerine bir futbol takımının oyun taktiği gibi bakıyorum! O kadar yani: 4+4+4… 3+3+3+1…”  diye yazmıştı.

Oysa 4+4+4 anlayışının, Kemalizm ve ulus-devletçiliğe olan karşıtlığını, çok güzel anlatmıştı. Zaten söyleşide bulunanların amacı da; işin teknik yönünden çok, pratikte birey ile topluma yaşatılanları ve yaşatılacak olanları duymak, öğrenmek ve çözümler aramaktı.

Ayrıca aynı yazısında; “Elbette AKP, ne yapıyorsa Kemalizm’den intikam almak için yapıyor.” Diyerek kuşku yok ki onların gizli bir amacını açıklıyordu… Oysa AKP’nin asıl amacı: kendi iktidarlarını kalıcı kılmak...

Nedense iktidarın asıl amacı için; gelecekte (kendilerine), neden-niçin-nasıl diye soru sormayan, yorum yapmayan “ Baş üstüne, sen ne dersen o olur” anlayışına sahip dindar nesiller yetiştirmek olduğunu anlatmadı.

Nedense, çok yakın zamanda cehaleti kutsayan ve “cahil halkın iradesine güvenen” Prof. Dr. Bülent Arı ile Bakan Mehmet Özhaseki’nin söylediklerini de hatırlamadı veya hatırlatmak istemedi.

Ve bu sınırlılık içindeki söyleşi, cevapsız kalan iki soru ile sona erdi:
·         9-10 yaşındaki bir dinleyici çocuk: “Kemalizm ve Solcu nedir?” …
·         Kendisini Dersim mağduru olarak tanıtan 80’li yaşlardaki dertli kadın da (kısaca); Deniz, Mahir, İbrahim’lerin ülkelerini, halklarını sevdiklerini, bağımsızlık ve özgürlük istedikleri için de öldürüldüklerini, bu gün yurdumuzda yaşanan yakma-yıkma, acı ve ölümler karşısında neden suskun kalındığını?!...
Not: Tam bu yazıyı bitirmiştim ki, acılarımıza bir acı daha eklendi. Yine terör, yine katliam!.. Atatürk Havalimanımız kana bulandı. Suçsuz günahsız insanları hedef alan tüm katliamlar gibi bunu da lanetliyorum. “SOS”: Nutuk yerine çözüm!..


Bu yazı radikalyazar.com’da:
http://www.radikalyazar.com/kozyataginda-bir-yer-sofrasi-444-soylesisi/


Yazarın diğer yazıları için tıklayınız

19 Haziran 2016 Pazar

Bir yıl oldu!..



Takvim 7 Haziran 2015’i gösteriyordu. Başarılı bir seçim yapmıştık tüm engellemelere, barajlara rağmen. Seçim sonuçlarıyla; yeter artık böyle tek başına, başına buyruk olmaz! Uzlaşı içinde olmalı, ayrımcılık yapmadan birlik içinde yönetilmeli yurdumuz… Diyerek dur demiştik.

Saygı duymadı, mutsuz oldu bu sonuçtan birileri…

Ve saray, daha uzun ömürlü bir iktidar için savaşın başlangıcı olarak ilan etti  7 Haziran'ı…

İşte bu “dur” ve durmak yok sonuna kadar “savaş” deyişin üzerinden bir yıl geçti.

Seçim sonucunu beğenmeyen bir kişi veya bir grup çıkar ve gelecek kaygısı yaşadı. Bu kaygılarını gidermek için devletin imkan ve gücü desteğinde; milyonları yıkıma, felakete sürükleyen savaşın başlaması üzerinden bir yıl geçti.
Barış ve uzlaşı için kurulan masanın devrilmesi sonunda, ölümlerin, acıların artması ve zor günlerin başlaması üzerinden bir yıl geçti.

Ekranlarda, meydanlarda, saraylarda; “Sonuna kadar sonuna kadar!..” Hendekler mezar olacak! …” Diye bağırıp meydan okumalara başlamanın üzerinden bir yıl geçti.

Dışarıda dost ve komşuları kalmayan her gün yalnızlığa itilen, içeride gün geçtikçe insanlarda huzur ve yaşama sevinci bırakmayan bir ülke olmaya başlamanın üzerinden bir yıl geçti.

Bu istenmedik durum ve gidişten etkilendiğim için 2 Şubat 2016 günü duygularımı şöyle dillendirmişim:

Ey içe sinmiş öfke
Ey içe sinmiş kin
Biraz din.

Ey şaha kalkmış ego
Ey zirve yapmış kibir
Biraz dur.

Çarpışanlar adeta iki ergen güç, bir biri, bir diğeri vuruyor, öldürüp yok ediyor. Aklın kontrolünden çıkmış, öfkesi kine dönüşmüş vuruşan insanlar. Bu gençler sonunda öleceklerini bile bile niçin hendeklerin arkasında? Diye sormadan, onları burada tutan nedenleri ortadan kaldıracak ölümsüz çözümler arayıp bulmadan sadece savaştırmak…

Olaylar sonunda da sadece üzüntülerini  bildirmek ve verilen kayıplar için; “misliyle cevap verilecek” demeçleri…

Ölüm çetelesi tutup, adeta yaşanan acılar yarıştırılıyor. Vuranı da vurulanı da bu ülkenin insanı, iki tarafın da ana-baba-eşi-çocukları-kardeşleri-sevenleri… İki tarafta da niçin-neden vuruştuklarını bilmeyen, yoksul emekçi halkın çocukları…

Oysa iki tarafın da barış içinde birlikte yaşamaktadır gelecekleri…

***

Evet bu savaşın üzerinden bir yıl geçti, peki, ne oldu sonunda?!..  

Cumhurbaşkanı Erdoğan 17 Mart 2016 da (üç ay önce) sanki bu soruya cevap vererek demiş ki: "Geçtiğimiz temmuz ayından bu yana 300’ün üzerinde asker ve polisimizi şehit verdik (iki gün önce bu sayı 544 oldu). Ama ne kazandık biliyor musunuz? Bu toprakların vatanımız olduğunu dosta düşmana bir kez daha göstermiş olduk. Bu önemliydi. Bu kazanç öyle bir kazançtır ki ancak Çanakkale ile Kurtuluş Savaşı ile mukayese edebiliriz"

Çanakkale ve Kurtuluş Savaşı ayarında bir kazanç sağlanmış bu savaşla!..

Çanakkale ve Kurtuluş Savaşları emperyalizme karşı yapılmış, peki bu savaş?!..

-Kendi vatandaşı olan çocuk yaşta gençlerle!..

-Savaş alanları ise kent merkezleri…

(Oysa savaşlarda kural, sivilleri savaştan uzak tutup korumak, onları yaşatmak…)

Sonuna kadar gidildi mi, daha da sürecek mi bilinmez ama…

Bilinen şu ki; 
Bu savaşta hendekler; hendeklerin arkasındakilere, hendeklerin karşısındakilere ve de savaşta taraf olmayan, evlerinden çıkmayan, suçsuz, günahsız,  bebek, çocuk, yaşlı, kadın, erkeklerin oluşturduğu binlerce kişiye mezar oldu. Binlerce kişi sakat ve yaralı… Ölüler teşhir edildi, tomaların arkasına bağlanarak sürüklendi, nefret suçları işlendi (yeni çıkarılacak yasalarla bunları yapanlar korunacak ve yok sayılacak suçları). Sur, Cizre, Silopi, Nusaybin, Yüksekova, Silvan, İdil, Şırnak gibi savaş alanı seçilmiş mahalle ve şehirler yakıldı, yıkıldı ve tarihi doku yok oldu. Yaşam durdu.

Savaşın alıp götürdükleri;
Birlikte yaşama isteği, huzur, güven, sevgi, umut ve ülkenin devasa kaynakları…  
Savaşın geride bıraktıkları;
Tarihi ile birlikte enkaz olmuş onlarca mahalle-şehir, öksüz kalmış bir coğrafya… Acı, keder, üzüntü öfke ve torunlara miras bir kin…

Elbet bir gün tarih yazacak;
Elbet bir gün bu savaş sonucu olan yıkımları, ölümleri, acıları, harabeleri ve tüm yaşanmışlıkları…

Elbet bir gün tüm bu acıların yaşanmasında sorumlu olduğu halde kendini sorumlu tutmayan hatta bu olanları büyük bir zafer olarak ilan edip, gurur duyanları…

Elbet bir gün tarih yazacak tüm gerçekleri…

Elbet bir gün bitecek bu yalan, yolsuzluk, zalimlik, hukuksuzluk üzerine kurulu düzenleri.

Ve elbet bir gün barış yerine savaş isteyenler, öldürüp, yok etmek dışında çözüm aramayanlar lanetlenecek…

Ama yaşanmışlar, yaşanmış olacak…

Gelecek nesil de öfke ve kin mirasından payını alacak.

Yazık olacak…


Bu yazı radikalyazar.com’da:
http://www.radikalyazar.com/bir-yil-oldu/


Yazarın diğer yazıları için tıklayınız

13 Haziran 2016 Pazartesi

Özgün ve özgür düşünceye savaş açanlar




Özgürlük, insanın yaşayarak, düşünerek, tadarak bulmuş olduğu onurlu bir yaşamın anahtarıdır. İnsanlık tarihi savaşların tarihidir, bu savaş, gasp edilen özgürlüklerini isteyen ezilenler ile özgürlükleri gasp eden, nüfuzlu, güçlü, kudretli, zalim olan veya (kısaca) erk arasında geçer.

Farklı düşündükleri için yaşarken hapis yatmış, yurdundan uzaklaşmış, çok çile çekmiş, idam edilmiş çokça bilge, çokça önder var dünyamızda. Asırlar geçmesine rağmen onlar halen saygı ile anılıyor ve yaşatılıyor. Oysa onlara çile çektiren nice krallar, nice tiranlar ya unutulup gitti veya nefretle anılmakta…
Hallâc-ı Mansûr (858-922 farklı düşündüğü için sürgün yaşamış yobazlarca vücudu lime lime edilerek idam edilmiş). Şöyle der:

"Ötekini anlamak için, ötekini kendine katmak değil, ona gitmek gerekir."

Voltaire (1694-1778 yazdığı eserler, eleştiri ve hicivleri ile Kilise ve egemenleri kızdırdığı için defalarca hapis yatmış, ülkesi Fransa’yı terk edip İngiltere ve İsviçre’ye gitmek zorunda kalmış) Şöyle der:

“Düşüncelerine katılmıyorum ama senin düşüncelerini savunma hakkını sonuna kadar destekleyeceğim”

Hallâc-ı Mansûr 1100, Voltaire ise 270 yıl önce demokrasiyi böyle tanımlamış.
Bu gün yurdumuzda yaşananları yaşayıp, görüp, düşündükçe, olup-bitenlerde en etkili nedeninin yukarıdaki sözlere uygun bir demokrasi anlayışı ve uygulamasının olmayışı olaraku söyleyebiliriz.  Nasıl üzülmez insan?!..

“Öteki”  ilan edilenlerin onurları, özelleri yok sayılmış ve siz yoksunuz denmiş. Onlar ise “biz de varız, dilimiz de var…” deyip direndikçe, asimile olmuş, şiddet ve baskı görmüşler. Tüm bu zalimliği yapanların tek amaçları varmış, onların onur ve özellerini yok edip kendine katmak”…

Sonuç 1: Ölümler, ev-bark yıkımları, işsizlik, haksızlık, açlık, nefret söylemleri…

Sonuç 2: Olanları kabul etmeyip kınama bildirisi yayınlayan akademisyenlerin başına gelenler…

Sonuç 3: Milyonların oyları ile seçilmiş bazı vekillerin, vekili oldukları insanlara sahip çıkma ve sorunlarını dile getirmeyi suç saydılar. Böylece, demokrasinin ön koşulu olan özgür düşünme ve düşündüğünü söylemeyi oylayarak(!) seçilmiş vekillerin bu ‘İnsan Hakkı’nı yok etmeye çalıştılar/çalışıyorlar.

Sizce bu üç sonucun hangisi daha az önemli ve hangi sonuca katlanıla bilinir?

Şimdi size zor bir soru:

Oylanarak insan hakları yok edilebilir mi? (Dili, dini, ırkı, inancı, düşüncesi…)
***

Doğru haber vermek için alın teri döken, baskıya direnen bir günlük gazeteyi (sayıları çok az da kaldı ama) alalım elimize; manşetlere, yazarlara, çizerlere, spor ve ilan sayfalarına kadar her köşesine bakalım.

İşte birkaç haber:

Ana Muhalefet Partisi Başkanı ve 20 kadar kafadaşı, Anayasaya aykırı olduğunu ilan ettiği bir yasa olan “dokunulmazlıkların kaldırılması” yasasının çıkması için iktidara destek vererek, anayasal haklarını ihlal etti…

Şimdi de “Anayasaya aykırı” olana niçin destek olduğuna bahaneler arayışında. Niçin?!

Her gün taraf olduğunu ilan edip, karşı tarafa ağır sözler söyleyip benzetmeler yapan ve “anayasaya uymayacağını” açıklayan, %52 oy alan Cumhurbaşkanımız, toplantılarına yüksek yargı başkanlarını da (bunlar da benden yana dercesine) almaya başladı… Başkanlar da sadece onun “kız öğrenci yurdu” için olan sözlerini alkışlamışlarmış, bu da mesleki etik ilkelere hiç aykırı değilmiş… Hukuk’un ve hukukçunun asıl görevi ezileni, haksızlığa uğrayanı, malı canı yok edileni erk karşısında korumak, yasa dışına çıkanı cezalandırmak… Ama Hukuk etik ilkelerini unutmuş, taraf olmuş alkış tutuyor güçlüye…

Hakları gasp edilen ve haksızlığa uğrayanlar bu gösteriden sonra neylesin, nereye başvursun?!..

Cumhurbaşkanımız, yüzlerce sivil ölümün olduğu, evlerin eşyaları ile birlikte yıkılıp yakıldığı, sokaklarda sadece toma ve tankların dolaşabildiği, okulların kapatıldığı, aylar süren sokağa çıkma yasağının uygulandığı ve tarihi dokusunun yok edildiği yerlerden biri olan Diyarbakır’a toplu açılış töreni için gitmişti. Burada da Partili Cumhurbaşkanlığını ilan edercesine partisinden olmayanlara yine kızmış, yine bağırmış… Yine "Bunlar ateist, Zerdüşt….” Nutukları çekmiş. Ve nihayet sivil ölümlerini de kabul etmiş…

Kentleri toplu mezara dönüşmüş, canı malı yok olmuş olanlar, ne yapsın toplu açılışları?
***

Yazılı ve görsel medya:

Yazılı ve görsel medyanın asıl görevi yurdunuzda ve dünyada olup bitenleri tarafsız bir şekilde okurlarına/izleyicilerine yazmak/anlatmaktır.

Doğru mu? …

- Evet, doğru fakat yurdumuzdaki uygulama oldukça farklı:
  • Bazı kurumlar mesleğin etik kurallarını çiğneyip, sadece patronlarının ve yandaşlarının çıkarlarına uygun çalışıyor…
  • Havuz medyasının görevi belli, yapay gündemler yaratıp, hedef şaşırtmak iktidar yanlısı algılar oluşturmak...
  • Peki, bizden alınan vergilerle kurulup, maaş alıp beslenmekte olan bir kamu kurumu var, adı da TRT, o ne yapıyor?
Seçimler yapıldığında TRT’nin iktidar yanlısı olduğu, tarafsız kalmadığı; saat-dakika-saniyelerle yazılarak grafikler çizilerek belgelendi. Aynı taraflılığına devam ediyor.

  • Sayıları çok az da olsa görevini yapmaya çalışan tek tük yazılı ve görsel medyamız da var.
Onların da, bazı yazar ve çizerleri hapishanelerde, önemli bir kısmı da adliye koridorlarında yargıç karşısına çıkma sırasını bekliyor.
  • Diğer yazılı ve görsel medya kuruluşları da iktidarın emrindeki birer resmi kurum gibi, haberler hazırlıyor, oturumlar düzenliyor ama bu işlerin hepsi izne tabi.
Kim hangi konuda ne konuşacak, kim ne yazacak, kim hangi oturumu hazırlayacak, kimler konuşmacı olacak, kimin işine son verilip, kime köşe hazırlanacak… Her şey izne tabi, her şey kontrol altında…  

Peki bu isteklere uyulmazsa, ya da direnip karşı çıkarlarsa ne olur?!..

-Müfettişler, denetimler, ihaleler, dosyalar, ilişkiler, kapıya kilitler ve kayyımlar…


Bu yazı radikalyazar.com’da: 
http://www.radikalyazar.com/ozgun-ozgur-dusunceye-savas-acanlar/


Yazarın diğer yazıları için tıklayınız